"Milli refleks" işbaşında

|

"Milli refleks" işbaşında A "Milli refleks" işbaşında

GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN*

Barış emek isteyen bir süreç, barış uğruna çabalamak ise insan olma onuruna yakışır erdemli bir davranış, bir eyleme biçimi. Barışın tesisini ancak her sorun çözüldüğünde ulaşılabilecek bir durak şeklinde tanımlayan otoriter anlayış, demokratik özgürlüklerin olduğu gibi barışın da önündeki en büyük engellerden biri. Zira sosyo-politik sorunların üstesinden özgürlükleri ve barışı erteleyerek, baskılayarak değil ancak onlardan taviz vermeden gelinebilir. Barış süreci sadece muktedirlerin kontrol edeceği, araçsallaştırılabilecek, konuşulmadan, tartışılmadan hazır bir yemekmişcesine servis edilecek bir dayatmaya konu olamaz. Beğenilsin ya da beğenilmesin Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Kürt sorunu etrafında çözüm için müzakereyi ve barışın olanaklarını anlatmak üzere Karadeniz’den başlayarak cesur bir yolculuğa çıkmaya karar verdi. Ancak önce Sinop’ta sonra Samsun’da Türk milliyetçiliği şemsiyesi altında toplanan güruhun linç teşebbüslerine maruz kaldı ve gerginliğin daha da tırmanmaması için Karadeniz gezisini iptal etti. Barış ve çözüm gündemi ile bölgeye giden HDK heyetine yönelen bu korkunç saldırının ipuçları aslında daha heyet yola çıkmadan önce ayan beyan ortadaydı. Yıllardır ulusal basının milliyetçi kalemşorları gibi, yerel basının aynı işi daha da kör gözüne parmağına yapanları, ayrımcı ve dışlayıcı diskurları ile barışa en büyük zararı vermeye devam etti; ediyor. Yerel basın günlerdir kışkırtılmaya hazır bölge halkının bazı unsurlarını bir linç kampanyasına adeta teşvik etti. Milliyetçi yerel basının ve politik aktörlerin bir süredir izlediği siyasetin ürettiği şablon şöyle: PKK yıllardır Karadeniz’e ‘sızmaya’ çalışıyor ve bunun için binbir farklı oyunu deniyordu; ama Karadenizliler uyanıktı, PKK’ye geçit vermedi şimdi barış adına heyetle bölgeye geliyorlardı ve bunlara gözdağı verilmesi şarttı vs’. Bahsi geçen şablonun aynısının yıllar önce sol-sosyalist politik aktörleri hedef alarak kullanıldığını da hatırlamakta fayda var.

TEKRARLANAN MİLLİYETÇİ KALIP

Önce Sinop’taki linç girişimi ve 9 saatlik abluka sonra Samsun’da Halkevleri, TKP, 78’liler ve Yeşillerin olduğu binaya yapılan saldırı, Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yaşamında örneğini çokça gördüğümüz devlet destekli kolektif milliyetçi ataklar ve linç eylemleriyle birebir benzerlik arz ediyor. Sadece kendini ‘vatanın öz evladı’ kimliğiyle tanımlama, diğerlerini düşmanlaştırma ve onları imha etmenin haklılığına iman, şiddeti yönelttiği özneye karşı ahlaki/yasal sorumluluk hissetmeme gibi ortak noktalar faşizan zihniyetin köşelerini oluşturan unsurlar. Saldırıların mekaniği de benzer. Önce ulusal/yerelbasının provokasyonu, eşanlı olarak örgütlü milliyetçi odakların göz göre göre yaptığı hazırlıkları, hem öncesinde hem de olaylar sırasında gereken önlemi almayan hatta faillere sempati ile yaklaşan mülki amirler ve kolluk kuvvetleri, her şey olup bittikten sonra iktidar kanadından gelen ‘üzüntü’ mesajları ve siyasi muhaliflerini itham etme alışkanlığı. 6-7 Eylül de böyledir, Kanlı Pazar da, Maraş katliamı da, Sivas Madımak olayları da, 2000’lerin ilk on senesinde sıkça örneğini gördüğümüz ve daha çok Kürtleri ve sosyalistleri hedef alan linç girişimleri…Bu eksende Türkiye’de değişen pek bir şeyin olmadığını söylemek mümkün. Tecrübelerden hareketle projeksiyon yaparsak, linç teşebbüsünün faillerinin de önce soruşturulur gibi yapılacaklarını sonra da herhangi bir ceza almadan kendilerini kurtaracaklarını ve hatta orta vadede taltif edileceklerini söyleyebiliriz. Ne de olsa ‘milli refleks’ işbaşında!

HDK heyetini linç etmek isteyen ve Samsun’da da sol örgütlere saldıran güruh, hem barış sürecinde Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmasına ve BDP heyetinin rolüne öfke duyan milliyetçi/ulusalcı-Türk vasatından hem de sol/muhalif örgüt ve aktörlere gözdağı vermeyi muktedirlerce halkın ‘haklı tepkisi’ olarak onayan tecrübelerden güç alıyor. Kendini ‘vatan haini’ olarak yaftaladığını yok etmek üzerinden onayan, varlığını ancak böyle tescilleyen, daha çok ergenlerden ve gençlerden oluşan böyle bir topluluğun polise ‘siz bitiremiyorsanız biz bitiririz’ demesi aslında özgüven problemi yaşayan milliyetçilerin fail olma hevesini, doğrudan kendini vazifelendirme istidadını ve buradan kendi kimliğini kanıtlama çabasını gösteriyor. Sinop’ta ve Samsun’da saldırıya geçenler kadar ekran başında ‘ne işi var HDK’nın Karadeniz’de’; linççi güruh için de ‘aferin çocuklara’ diyen bir kitlenin varlığını da es geçmemek gerekiyor. Milliyetçi-militarist propagandanın etkisiyle silahlı çatışmanın bitmesinin yolunu müzakereden değil de karşı tarafın topyekun imhasından geçtiğini düşünenleri ikna etmek meşakkatli bir uğraş.

HDK heyetine yönelen örgütlü şiddet, AKP’nin samimiyetinin test edileceği bir zamanda gerçekleşti ve iktidar bu sınavda başarısız oldu. Olanları kınamak, iş işten geçtikten sonra mülki amirlere emir vermek, bu kadar ‘geliyorum’ diyen ve sembolik önemi yüksek olan bir olayda inandırıcılıktan uzak. AKP’nin taraftarları şimdi bunun ardında da iktidarlarına yönelik bir komplo arayacak; ‘derin devlet’ imaları yapılacak. Provokasyon belliydi HDK heyeti gitmeseydi denilecek. Hâlbuki AKP bu tertibin ne kadar içinde tartışmasının ötesinde, hükümet barış sürecine nasıl yaklaşıyor sorusunu sormak daha anlamlı. Erdoğan ve AKP, hem kendi iktidarını konsolide etmek hem de ‘güçlü devlet’ tutkusunu gerçekleştirmek için barış sürecini araçsallaştırıyor ve sırf kendi denetiminde tutmak istiyor. Barış için her teşebbüsü yalnızca kendi inisiyatifi olarak göstererek aslında mevcut çabaların imkânını daraltıyor. MHP’nin durumu belli ama aynı doğrultuda CHP’yi de eleştirmek gerek. Partinin ulusalcı isimlerinin beyanatlarının yanı sıra Kılıçdaroğlu’nun milliyetçiliği yurtseverlikle eş değer kılan çıkışı böyle bir zamanda tam bir fiyasko.
 
BARIŞ İÇİN SOKAĞA

HDK’nın Karadeniz turunda yaşananlardan hem makro hem mikro ölçekte ders çıkarmamız gerekiyor. Türkiye’de çok uzun zamandır özlenen toplumsal barışı inşa etmek için kendi günahlarımızla ve önyargılarımızla yüzleşmeye ihtiyacımız var. Barış dediğimiz şey öyle bir anda gerçekleşebilecek, hazırda bekleyen bir sonuç değil; barış için sahici bir irade sergilemek, barışa emek vermek önceliğimiz olmalı. Gerçek bir barış için hem toplumsal rehabilitasyona hem de sistematik olarak mağdur bırakılan Kürtlerin taleplerine öncelik vermek şart. Barış için yeni ağlar kurmak, hem kurumsal düzlemde hem de pratik yaşamın içinde çok yönlü çaba sarf etmekten korkmamak gerek. Barış için linççilere, milliyetçilere inat hep beraber, tüm renklerimiz, tüm kimliklerimizle sokağa çıkmalıyız. Sürecin elbette kapalı kapılar ardında süren mekanik bir yönü olur ancak asıl toplumsal barış, meydanlarda, alanlarda kol kola barış isteğimizi göstererek inşa edilebilir.

*: İstanbul Siyasal Bilgiler, Yard. Doç.