Köstümlü aydın müsveddesi

|

Köstümlü aydın müsveddesi A Köstümlü aydın müsveddesi

GÜLŞAH KARADAĞ

İnternette geziniyorum. Bir gazetenin muhalif köşeyazarından muhalif bir sitenin yazarına, oradan muhalif bir twittercıya. Hamaset, riya, ezber... Üçlemenin tamamlanması 15 dakika sürmüyor. Bir tutam bıçkın söz, göz dolduran üç beş betimleme, bir mesnetsiz mücadele daveti... Sözlerine manevi fiyatlar biçerek yazıyorlar, biliyorum, 'aydınlar katı'nda kariyer yarıştırıyorlar. Dillerinde bizim doğrularımız, ne kadar da yalancılar. Acı çekiyorum. Bu insanları takip ediyoruz, sevdiklerimizin arasına sızıyorlar, kostümlerini kuşanıp kalabalığımıza katılıyorlar, köşeler veriyoruz onlara, seminerler düzenliyoruz. Suya dokunmaksızın sudakine suyu anlatmaya soyunuyorlar.

***
 
Peşpeşe dizilmiş dört mevsimde dört 'aşkı' tüketmiş bir yazar, usundaki sevgiliye itidal yüklü bir güzelleme yazıyor, beşinci mevsimine düşeyazarken ilk cemre... Dört maşuk hak bilip üstüne alınıyor. Ahengi kusursuz cümlelerin melodisi, içeriğin boş cızırtısında kayboluyor. Yazının hissi, anlamı yok; açtıkça içinden paket üstüne paket çıkan kötü hediye şakaları gibi, albenili ambalajlar bitince elinde bir taşla kalakalıyorsun. Gülüp geçecekken alttaki yüzlerce beğeni mesajına takılıyor gözüm... İç sıkıntısından canım tatlı istiyor, yazarın ilhamına kapılıveriyorum:

"Kırık bir sütlaç kasesi gibiyiz seninle. Tatlısı tükenip bulaşığa dönmüş bedenlere inat, tezgahtan kayıp düşmeyi seçmişiz. İki yakanın vapurunun dumanıyız, geceyi yırtan martı çığlıklarının peşi sıra güne karışır soluğumuz, birleşir maviliklerde. Çatısız Haydarpaşa'nın utangaç heybetiyiz, dalları kırık çınarın köküyüz, gövdesi inceldikçe tınısı kuvvetlenen sazız... Sen orada, ben burada sevgilim, kavuşması mutlak bir tarihe narinlikle kök salmışız."

Ah ne romantiğim! Böyle basit işte, riyası kendinden menkul bir saçmalık böylece dizilir dakikalar içinde... İnsan bir tek kendini kandırır ya, yazar bir tek kendini kandırmaz!
 
***
 
Bir başka yazıya geçiyorum. Muhalif köşeci durmaksızın mücadeleye çağırıyor. Çağırsın elbette, çağırsın da, yazılarına bakıyorum, ilk gençliğimin ne kadar kötü slogan şarkısı varsa karşıma çıkıyor. Cümleler arasında bağ bile yok. Hasbel kader 'muhalif ünlüler' kervanına katılmış, köşesi hazırlanıvermiş gazete sütunlarında. Sözümüzün kıymetini böyle böyle yitirdik; müziği, sanatı böyle böyle... İşte ondan da ilham alıyorum, diziliyor kelimeler:

"Acıların kentinde yürüyorum, yitirdiklerimin öfkesiyle attığım adımlar kazınıyor sokaklara. Gözaltılar, tutuklamalar avukatlarımıza kadar ulaştı, ülkem bir cezaevi. İş güvenliği dedikçe cinayet işliyorlar; barış dedikçe lince soyunuyorlar. Bir başınalığıma küfürler savurarak yürüyorum. Derken başka adımların izlerini seçmeye başlıyor gözlerim... Benimki gibi öfkeli adımlar... 'Bir ufka vardık ki artık yalnız değiliz' diyor usta, sözleri sol yanımda çınlıyor. Yalnız değilim. Karanlıklar aydınlığa dönecek bir gün, kızıl karanfillerden örülmüş bir şafağa uyanacağız. Dirence durmuş çiçeklerin bahçesinden kovacağız celladı. Sokaklar bizim!"

Ah ne mücadeleciyim, ne acı doluyum! İyi de nasıl kovacağız? Cellat kim? Bu varacağımız ufkun yolu nereden geçer? Avukatlarımızı nasıl savunacağız? İş cinayetlerini nasıl bitireceğiz? Barışı nasıl getireceğiz? Bizim olan sokaklarda bir ileri bir geri yürüyen bu cesur kalabalık nasıl çoğalacak? Nasıl? Ne önemi var! Okunmuyor zaten meselenin aslına kafa yoranlar!

***

Ve sıra twittercıya geliyor. Mealen şunları okuyorum sayfasında: "CHPlilerle yanyana yürümek altıokun üstüne oturmaya benzer." "Onun bunun arkadaşı gazetecilerle mi gelecek basın özgürlüğü?" "Ünlü avukatlar içeri girene kadar tutuklamalara ses çıkaran yoktu." "Tanrı beni takipçi sayısı artsın diye o duruşmadan bu duruşmaya giden güruhtan korusun." "Hrant'ın arkadaşları önce liberal angajmanlarından sıyrılsınlar." "İçimizdeki Ergenekonculara bakalım." "İstiklal Caddesi muhalefeti uslanmadı." "Kürtler sokaklara inmeden hakkı olanı alamayacak." Gidiyor böyle. Sağa sola saldırdıkça takipçi sayısını, RT'lerini kontrol ediyor. Esasen hiç içinde olmadığı kavgaların eleştirmenliğine soyunuyor. Film sanıyor çünkü olanı biteni. Kalabalıklara ayar veriyor. Ne katıyor hayata? Bu yıkıcılıkla kime niye saldırıyor? Hedefi ne?

***

Söz gümüş, sükut altın. Ve seslenmek elmas... İlk ikisini yanlış anladık, üçüncüsünü hiç bilemedik. Bizim geleneğimizde, seslenmenin kıymeti vardı. 'Bilgi sahibi olmadan fikir sahipliğine' soyunulmazdı. Mücadeleye ancak içinde olan yön verebilirdi. Aşkı ancak sevdasına sahip çıkan bilirdi. Gerisi laf-ı güzaftı. Sözümüz ondan güçlüydü, sanatımız, felsefemiz, edebiyatımız, siyasetimiz ondan... Şimdilerde meselelere 'aklı erdiğince' kafa yoran sadece muktedirler. Bizim taraflarda yarım saat içinde yazılan müsveddelere alkışlar tutuluyor.

Oysa müsveddenin yeri çöptür. Bu tahribata 'iyiniyetle' katılan müsveddeler olmaz mı, elbette vardır, onlar için de geri dönüşüm mümkündür!