Sesini Kaybeden Şehir

|

Sesini Kaybeden Şehir A Sesini Kaybeden Şehir

80’lerin başında hayat, askeri darbenin kurallarıyla şekilleniyordu. Sokağa çıkma yasağı da bunlardan biriydi.

Geç kalıp yasağa yakalanma korkusuyla kimse geceleri evinden çıkmak istemiyor, karanlık bastırır bastırmaz sokaklar birdenbire ıssızlaşıyordu. Belli bir saatten sonra balkondan baktığınızda sımsıkı kapatılmış perdelerden sızan ölü ışıklarıyla hepsi birbirine benzeyen apartman dairelerinden başka pek bir şey görmüyordunuz.

Bizim ev de onlardan biriydi. Akşam gezmesine gitmek bile başlı başına bir mesele haline gelmişti. Sessiz sedasız sofraya oturuyor, yemek yerken televizyonda Kenan Evren’in “Hemşerilerim!” diye başlayan konuşmalarını dinliyor, sonra da erkenden yatıp uyuyorduk. Hayatımızın neşesi kaçmıştı.

Darbenin üzerinden bir sene kadar geçmişken, bizim eve bir misafir geldi. Bir elinde gitarı, öbür elinde küçük el çantası ile kapıda beliren incecik dal gibi bir adam.

Yeni biri geldiğinde her zaman yaptığımız gibi salonda toplaştık. Bu genç adama hayretle baktık. Tanıdığımız hiç kimseye benzemiyordu. O zaman “afro” denen kıvırcık saçları, renkli gömleği ve bol paça pantolonu ile bambaşka bir dünyadan geliyormuş gibi görünüyordu.

Annem “gözünüzü dikmeyin” anlamına gelecek kaş göz işaretlerini yapmaya başlayana kadar bakmayı sürdürdük. Ama genç adam sempatik biriydi. Meraklı bakışlarımız onu rahatsız etmedi. Hatta onunla ilgilendiğimizi görünce bizi yanına çağırdı. Ardından da gitarını çıkarıp daha önce hiç duymadığımız şarkılar söylemeye başladı.

Bu genç adam babamın kuzenlerinden biriydi. Babamın çok kuzeni vardı. Her birinin adını, kardeşlerini, ailenin hangi kanadından olduğunu akılda tutmak zordu. Ama bu kuzeni o günden sonra hiç unutmadık. Çünkü yalnızca şarkı söylemiyor, sözcüklere birer birer can veriyordu. Onları birer birer vurgulayışında çok heyecan verici bir hâl vardı. O gün uzun uzun çalıp söyledi bize.

Nâzım değil mi bu?” dedi annem. “Bırak devam etsin,” dedi babam.

Büyülenmiştik. Sonuna kadar ses çıkarmadan dinledik. Yorulup gitarı bir kenara bıraktığında, biz çocuklar şarkıların bazılarını ezberlemiştik bile.

Sonra ortaya çıktı ki, İzmir’e konser vermek için gelmişti. O dönemde, Nâzım şiirlerinden oluşan bir repertuarla konser vermeye kalkmasının ne anlama geldiğini bilecek yaşta değildim. Bunu ancak şimdi kavrayabiliyorum. Cesaret isteyen bir işti herhâlde.

Belki de bu nedenle bizde pek uzun kalmadı. Konserini verdikten sonra İstanbul’a geri döndü. Ama darbenin ağırlığı ile sessizleşmiş evimizde müziğini bıraktı. Gitarının etrafında toplandığımız o gecenin sıcaklığını uzun süre taşıdık. O gittikten seneler sonra bile şarkılarını söylemeye devam ettik.

O şarkılardan birini hâlâ hatırlıyorum: Sesini Kaybeden Şehir. Nâzım’ın en etkileyici şiirlerinden biridir. Bir sabah tamamen sessizliğe uyanan büyük bir şehri anlatır. Bütün makinalar durmuş, sokaklar ıssızlaşmıştır. Rüzgârın uğultusundan ve kaldırımda savrulan renkli bir ilân kâğıdının hışırtısından başka bir ses duyulmaz.

1 Mayıs sabahı evden çıktığımda durum pek farklı değildi. Şehir tamamen susmuştu. Ne trafik gürültüsü, ne inşaattan gelen takırtılar, ne insan sesleri. Hiçbiri yok. Dükkânlar kapalı, kepenkler indirilmiş, yollar bomboş.

Caddeden aşağıya doğru yürüdüm. Bizim sokağın girişinde barikatlar, polisler yolların başını tutmuş. Onların önünde zırhlı araçlar, bütün çıkışlar kapatılmış. Telsiz sesleri dışında pek bir şey duyulmuyor.

Bu şehir böyle mi susacaktı diye düşündüm acı acı.

Ne bir motor uğultusu
ne dönen bir tekerlek var…

Sokağa çıkma yasağı mı koymuşlar?” diye sormuştu kardeşim “Sesini Kaybeden Şehir”i ilk duyduğumuzda. Haklıydı. Gündemimizde o vardı çünkü. Kuzen ise gülerek “Hayır, genel grev olmuş,” demişti, “Bak, asfaltı getiremezsiniz dile diyor, yani işçiler istemezse bu şehir konuşmaz diyor.”

1 Mayıs günü öğleye doğru, şehrin sessizliğinin yanıltıcı olduğunu anladık. Gün ilerledikçe İstanbul’un bu kadar kolay teslim olmayacağı ortaya çıktı. İşçiler üzerlerine fırlatılan kutu kutu gaza rağmen mücadele ettiler. Taksim’e çıkamadılar belki. Ama bu şehri kaba kuvvetle sindirmenin mümkün olmadığının işaretini de vermiş oldular.

Bir çoğuna basit bir inatlaşma olarak görünen bu mücadele, aslında kentin onurunu ve tarihini koruma çabasının parçasıydı. İşçilerin talebi sanıldığı gibi bir kapris değildi. Taksim’e çıkmakta direterek şehrin esas sahibinin kendileri olduğunu hatırlatmak istediler.

Bu kadar büyük bir dirençle karşılaşmış olmaları taleplerinde ne kadar haklı olduklarını göstermiyor mu?

Bu sene 1 Mayıs hepimiz için üzücüydü. Bu şiddet dolu tabloya bir daha şahit olmayacağımızı umalım. Ama işçilerin mesajının bu kargaşada karambole gitmesine de göz yummayalım.

Onlar bu şehri susturmak isteyenlere karşı direndiler. Ve bunu yaparak bize bir kez daha şunu hatırlattılar: Bir şehrin sesini ancak işçiler kısabilir. Onu sadece işçiler gerçekten susturabilir.

Eğer isterlerse tabii.


MELTEM GÜRLE