Hareket eden tüm marjinalleri vurun!

|

Hareket eden tüm marjinalleri vurun! A Hareket eden tüm marjinalleri vurun!

AYÇA SÖYLEMEZ

“Kuşkusuz her iki yanda, kabaca aynı toplumsal tabakadan kimseler savaşıyordu. Ancak birbirlerine karşı amaçlar için, eski düzenin yeniden canlandırılması ya da kaldırılması amacı için savaşmaktaydılar. Yanlardan birinin ya da ötekinin kazanması, sınıf ayrıcalıklarının zaferi ya da yenilgiye uğratılması denekti. Terör yönetiminin, hiç değilse ana çizgileri bakımından, bir sınıf savaşı aracı olduğunu yadsımak olanaksız görünmektedir.”

Hayır, burada günümüzün muktedirlerinin anladığı bir “terör” kavramından söz edilmiyor. Barrington Moore’un, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri isimli kitabında Fransa’daki “terör dönemini” anlatırken yazdıkları, 1 Mayıs polis şiddetinin/devlet terörünün ardından okunduğunda başka anlamlar kazanıyor.

Konu hem bağlamından kopuk hem değil. Fransız Devrimi şartları ve tarihselliğinde değiliz, evet. Ama tarihin, aslında sınıf mücadelelerinin tarihi olduğunu düşünürsek, tüm tarihsel ve başka birçok farklılık bir yana, halen muktedir sınıflar ve ezilenler, şiddetli çatışmalarda karşı karşıya geliyor. Terör dönemi hala sürüyor. Neyin “terör” olarak adlandırıldığı, neyin adına “savunma” dendiği ise kimin nerede durduğuyla, nereden baktığıyla ilgili çoğu zaman.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, polis şiddetine ve devlet terörüne halkın her kesiminden gelen tepkilerin ardından, yaptıklarına meşruiyet kazandırmak adına bir “itirafta” bulundu. Polisin insanları fişlediğini “Bizde kaydı var” demesinden, polisin eylemcileri nişan alarak, bilerek ve isteyerek vurduğunu da “örgüt üyesi” açıklamasından anlıyoruz.

Muteber olmayan vatandaşların düşman ceza hukukuyla yok edilmeye çalışıldığı uzun süredir malumunuz. Vali, yargı aşaması öncesi uygulanan diğer “düşmanla mücadele yöntemlerini” de bu konuşmasında açık etti: Tehdit etmek, korkutmak, fişlemek, o da olmazsa kafasını kırmak.

Dolayısıyla, eylemi terör ve hatta savaş koşullarına taşıyan bir yapıyla karşı karşıyayız. Şimdi bizim kendilerinin yaptıklarını “terör” diye adlandırmamızdan çok rahatsız olacak olan Sayın Vali’ye soruyorum: Atılan bir bilyenin “devlet düşmanlığı” ile denk tutulduğu yerde, değdiği yeri yakan ve sık sık ölümlere neden olan bir gaz bombası kapsülünü devlet ile eş tutmamızdan daha doğal ne olabilir?

Terörün amacı zarar vermek değil, sindirmek, korkutmak, caydırmaktır. Devletin 1 Mayıs terörünün ardında da bu yatıyor. Amaçları Taksim meydanında eylem yapılmasını engellemek değil, Taksim meydanında kitlelerin bir daha hiç toplanmaması, hatta bunu talep bile etmemesi.

1 Mayıs 1977’dir aslında Türkiye’de bu tartışmanın miladı. Dönüp dolaşıp oraya varmamız bundan. Kitleselleşen solun devrim ihtimalinden korkan sistemin, halkın üzerine kontrgerillayı salması pratiği, ilk kez Taksim meydanında ayan beyan ortaya çıktı. 1 Mayıs 1977’de devlet terörü kitleye yayıldı. Solun buna cevabı, benzer pratiklerle karşı karşıya kalan Ulrike Meinhof’un 1968’de Konkret’te yazdıkları gibiydi: “Rudi’ye sıkılan kurşunlar şiddetsizlik rüyasına son verdi. Silahlanmayan ölür, ölmeyenler cezaevlerine, ıslahhanelere, uğrusuz beton kulelere kapatılır.”

Konunun “şiddetin kötülüğü” açısından değerlendirilmesi ise çok yeni, modern çağın sonuna ait. Şiddetle sonuç alınamayacağını, devletin isteğine boyun eğmenin gerekliliğini anlatanların, istisnasız devletin uyguladığı şiddeti hak görmesi bir tesadüf mü peki?

Tabii, burada bahsettiğim devrimci şiddet siyaseti değil, o başka ve daha geniş bir tartışmanın konusu. Aksine, yazdıklarım çok basit bir gerçeğe işaret etme amacı taşıyor: Sivil halkın bir nevi “direniş komiteleri” oluşturarak meşru müdafaa hakkını kullanmasına…

Hükümet yanlısı foto muhabirlerinin, “İşte şiddet” diye çektiği polisin elindeki demir bilyeler şiddetin kanıtı değil, sonucu. Polisin baskı kurduğu yerde hatta görünür olduğu yerde polise karşı direnişin de ortaya çıkacağını öngören devlet ve devletin medyası, terör sonrası yılgınlığı yaratmanın başka bir yolu olarak da bu kara propagandayı kullanıyor.

Ve bundan sonra Vali, söylediklerinin hiçbir yaptırımla karşılanmayacağının da rahatlığıyla, “polisin, düşmana saldırmak üzere koşullandığını” ve bu şekilde “terör ortamı” yaratarak aslında vermek istedikleri görüntünün tam da televizyonlarda yayınlananlar olduğunu anlatıyor: Bizden izin almadan attığınız her adım “orantısız” bir şiddetle karşılanacaktır, sokaklara dökülmeyi aklından bile geçirenleri çeşitli caydırma yöntemlerimiz mevcuttur.

Bu şekilde yaratılan, “boğulan bilinç” (eingetaucht) mahkumu çoğunluk bu gerçekliği değiştirilemez olarak gördüğü an, vali de kazanmış olacak. Ufukta öyle bir ihtimal görünmüyor neyse ki. DİSK binasının önünde gazlar içinde oturan simitçinin zihni çok berraktı örneğin: Bu rezillik polisin yüzünden, bıraksalardı geçen yılki gibi bayramı kutlayacaktık…

Bırakmayacaklar.

Olsun.

Biz de sokakları onlara bırakmayacağız.