Direnen rüya

|

Direnen rüya A Direnen rüya

Gezi Parkı’nda bir ağacın dibine kıvrılıp uyuduğum geceyi hatırlıyorum. Daha henüz polis gaz bombalarıyla her şeyi yakıp yıkmamıştı. Ağacın kökleri sanki topraktan çıkıp vücudumu sarıp sarmalamış ve bana bir şeyler anlatmıştı. Şimdi onun bana söylediği şeyleri, rüyadan arta kalan anlar gibi size aktarmak istiyorum:

“Parkta uyuyanlara bakıyorum, bazısı tedirgin, bazısı umursamaz, bazısı huzurlu, ama hepsi aynı rüyanın ayrı sahnelerini gördüklerinden habersiz uyuyorlar. Ama hepsinin bildiği bir şey varsa, o da tarihi günler yaşadıkları ve bu parkın içinden doğan direnişin geri dönülmez bir şekilde her şeyi değiştirdiği, kendileri dahil…

Bazısı tedirgin uyuyor, çünkü polisin her an saldırabilir. Uyurlarken biber gazını soluyup ciğerleri yanabilir ya da çadırları tepelerine yıkarken öldüresiye dayak yiyebilir, hatta öldürülebilirler. Sen niye korkmuyorsun a be çocuk? Çok önceden etinde, ruhunun en dip köşelerinde hissetmiş, öğrenmiş olmalısın devletin neye benzediğini. Şimdi de gelmiş dibimde yatıyorsun, bana bir şey olacak korkusuyla. Bak sana ne diyeceğim çocuk. Bazen umutsuzluğa kapılıp yüreğini kararttığın oluyor. Karartma sakın yüreğini. Şimdi, idamını bekleyen mahkûmlar gibi yüzlece polisin kuşatması altında bizi kesecekleri zamanı bekliyor olsak da, biliyoruz ki, yeryüzündeki bütün canlıları birbirine bağlayan o gizemli bağ artık daha çok güçlendi.

Ağaçlarla dolu bu parka belki değersiz bir beton bina konduracaklar, birileri daha çok para kazansın diye. Hiç önemli değil. Benim için, bizim için endişelenme. Arkadaşların öldü, daha kim bilir kaç kişi daha öldürecekler, sakatlayacaklar. Tuhaf bir hınçla saldırıyorlar size, biz ağaçları keserlerken hissettikleri gibi. Çünkü onlar hayata düşman, sadece sizden ya da bizden değil, kendilerinden de nefret ediyorlar. Bize karşı duydukları o hınç, kendilerine karşı duydukları nefretten başka bir şey değil. Eşitliğin, özgürlüğün, adaletli bir dünyanın mümkün olacağına inanmadıkları için taptıkları o gücün, ruhlarını emerek ne büyük kötülükler yaptığının farkında değiller. Keşke insanlara şunları söyleyebilseydim: Hayatta kalmaktan daha önemli şey, o hayatı nasıl yaşadığınız. Hayat bir düş, bir belirip bir kaybolduğumuz.

Bu parkta canlarını siper edip uyuyanlar arasında, Tanrı’ya inananlar da inanmayanlar da var, canlarını ağaçlar için vermeye hazır. Cennetle ya da başka bir biçimde ödüllendirileceğini düşünmeden bizler için canını feda etmeyi göze alan bu insanları, menfaat esasına göre yaşayan birisinin anlaması mümkün değil. Ama en büyük menfaati, yine bu parkta uyuyan çocuklar elde ediyor, para ve güç olarak değil, hayatın o gizemli bağını hissedip, kendilerini doğaya ve hayata ait hissederek. Aralarında iyi eğitimli, hatta ailesinin ekonomik durumu iyi olanlar da var parkta uyuyanlar arasında. Niye daha çok para kazanmanın derdine düşmezler de adaletsizliklere karşı, gece gündüz mücadele ederler? Öldürülen arkadaşlarından Ethem Sarısülük, işinde gücünde, ekmek parası için çalışan bir işçiydi mesela. Ne diye kendini attı sokaklara? Vurulup öldüğü zaman cenazesinde başladı hayata düşman olanların zulmü, ardından yalanlar ve iftiralarla dolu karalama kampanyasına malzeme edildi, ailesinin ve dostlarının acısı taptazeyken. Ethem’i öldüren o polis, ikramiyeyle ve belki daha sonra silahsız insanların üzerine ateş ettiği için terfiyle ödüllendirilecek. Ama tüm canlıları birbirine bağlayan o gizemli bağdan koptuğu ve o bağı kopartmak arzusuyla öldürdüğü için, içindeki nefretin lanetiyle yaşamak zorunda kalacak. Onun gibilerin ruhunu emerek beslenen sistemin bir kurbanı olduğunu hiçbir zaman fark edemeyecek olması, ne acı. Biz, bu parktaki ağaçlar, onun gibi kayıp ruhlar için ayrıca üzülüyoruz. Yaşadığını bilmeden yaşamaktan daha ağır bir ceza yok çünkü bu hayatta.

Hayata düşman olan iktidarlar, iki seçenek sunar insanlara: Ya iktidara karşı ölüm, ya da iktidarda ölüm. Üniforma giydirilmiş bir bedenin, canlı bir bedenden çok makine işlevi vardır artık. Her tür insani duygunun yasaklandığı, verilen emire koşulsuz itaat etmesi istenen bu robotlaştırılmış insanların, canlı olan her şeyden nefret etmesinden daha doğal ne olabilir ki? Şimdilik bu parkta canlıyız biz ağaçlar ve bu ağaçların altında uyuyan insanlar… Siz canlı mısınız diye sormak isterdim herkese. Canlı mısınız, yoksa tüketmeye ya da öldürmeye programlanmış olanlardan mısınız? Canlıysanız, ya da canlı olmak istiyorsanız, sizler de Gezi Parkı’nda görülen bu rüyaya bir yerinden dahil olmalısınız. Gördüğünüz rüya, emin olun, gülümsemenizi bile değiştirecek, gözlerinizin içindeki perdeyi açarak hayatın gerçek renklerinizi görmenizi sağlayacak, başka bir şey olacaksınız… O zaman anlayacaksınız, yüz binlerce insanı mıknatıs gibi sokaklara çeken, Abdocan, Mehmet, Ethem, Medeni gibi gençleri canları pahasına hayatı savunmaya iten o gücün sihrini…”

Gözlerimi açıyorum uyuduğum ağacın dibinde. Koyu bir sis kaplamış ortalığı. Gaz maskeli polisler koşturup duruyor parkta. Nedense kimse görmüyor beni dibine sığındığım ağacın altında. Gezi Kütüphanesi’ne bakıyorum hemen. Onlarca polis kütüphanenin etrafını sarmış, kitapları yere saçıyorlar. Gözlerimi kapatıyorum yeniden, rüyama kaldığım yerden devam etmek için. Hiçbir şey, gördüğümüz rüyanın üzerimizdeki büyüsünü yok edemez artık…


BÜLENT USTA