Geziden sonra AKP ve Hegemonya

|

Geziden sonra AKP ve Hegemonya A Geziden sonra AKP ve Hegemonya


İsmet Akça*

Gezi Parkı ve Taksim Meydanı'nı iki hafta boyunca devlet otoritesinin giremediği bir kamusal alana çeviren ve İstanbul dışında birçok ile taşınan isyan dalgası bugün de farklı şehirlerde ve birçok ilçede parklarda gerçekleştirilen forumlarla süregidiyor. Bu kitlesel hareketin sosyolojisi, örgütlü kesimlerin süreç içindeki pratikleri, isyanın örgütlenme ve eyleme biçimleri, bugün forumlarda süregiden doğrudan demokrasi deneyiminin imkânları ve sıkışma noktaları ve tabii bundan sonra tüm bu sürecin nereye doğru evriltileceği gibi
tartışılması gereken çok sayıda mesele var. Bu yazıda ise sadece AKP ve hegemonya meselesine odaklanacağım.

Tabii ki mesele birkaç ağacın kesilmesi değildi. Taksim Gezi meydanındaki birkaç ağacın kesilmesi, uzun zamandır biriken toplumsal tepkiyi patlatan bir kıvılcım oldu. Bu, AKP’nin neoliberal, muhafazakâr, otoriter popülizmine karşı biriken tepkiydi. Bu popülizmin otoriterliğinin kaynağında hem neoliberalizmin ezilenlerin siyaseten dilsizleştirilmesi politikası hem de Türkiye sağının milli iradeyi seçimden çıkan çoğunluk iradesine eşitleyen yaklaşımı yatmakta. Sosyolojik farklılıkları tanımakla birlikte bunların siyasallaşmasına alerji duyan AKP, toplumsal ve siyasal muhalefeti, sesini yükselttiği her durumda, terörle özdeşleştiren, özel yetkili mahkemelerde dava konusu haline getiren ve merkezinde polis-yargı-medyanın yer aldığı yeni otoriter devlet formuyla ezmeye girişti. Ancak 2011 seçimlerinde elde ettiği zaferin ardından AKP, çok daha fütursuz ve izansız biçimde kendi suretinde bir Türkiye inşa etmeye koyuldu. Neoliberalizm ile dinci-muhafazakârlığın eklemlendiği ve otoriter biçimde dayatılan çeşitli politikalarla toplumsal hayat üzerinde denetimi artıran bir çeşit biyo-politika devreye sokuldu. Kürtaj, üç çocuk, alkol satışı ve tüketimi, 4+4+4 eğitim reformu, kentsel alanların rantsal alanlara dönüştürülmesi, kırsal mekânın HESler, termik santraller, madenler vb. ile para için talanı gibi politikalar ile sadece sesini yükselten muhalifler değil sıradan vatandaş da kendi bedeni, hayatı, emeği ve yaşam alanları üzerinde kendisine hiçbir söz hakkının tanınmadığı bir süreci deneyimledi.

AKP iktidarı Taksim Gezi isyanı karşısında en iyi bildiği yöntemleri devreye soktu ilk olarak: polis şiddeti ve Erdoğan’ın karizması. Ancak her ikisi de oluşan tepkinin kontrol altına alınmasından ziyade daha da büyümesine yol açtı. Bunun peşi sıra ideolojik-politik saldırı, söz konusu muhalefetin ‘vesayetçi bloğun darbe provası’, ‘sade vatandaşın iyiniyetli tepkisinin dışında terörist, illegal örgütlerin sesi’, ‘Türkiye’nin istikrarını bozmak isteyen dış güçlerin oyunu’ gibi klasik sağ popülist ama gayet devletçi bir dil ile devreye girdi. Buna ek olarak, siyasal İslamcı söylemde merkezi olarak kullanılan ancak allahına kadar sermayeyle içli dışlı AKP’nin pek de kullanmadığı ulusal ve uluslararası tekelci sermayenin Taksim olaylarının arkasında olduğu tezi ‘faiz lobisi’ ifadesi üzerinden devreye sokuldu. Ancak Taksim eylemleri katılımcılarının sosyolojik yapısı, dile getirilen taleplerin içeriği, örgütlenme ve eylem tarzının kendisi bu sağ popülist dilin öncesine nazaran pek de rahat işlemediği bir durum ortaya koymaktaydı.

Klasik sağ popülist retoriğin nefesinin kesildiği bu süreçle birlikte AKP, kendinden farklı olanlar üzerinde hegemonya tesisini gözeten bir siyaset tarzından salt kendi kitlesini konsolide etmeye yönelen belki gayr-i hegemonik denebilecek bir siyaset tarzına geçiyor daha fazla. Bunda Taksim’le beraber gelişen sürecin AKP hegemonyasına içkin (uluslararası, ulusal ve parti içi) fay hatlarını harekete geçirmiş olması etkili. AKP hegemonyasının önemli sacayaklarından birisini hiç şüphe yok ki uluslararası alan oluşturuyordu. Ancak bu süreçte hem ABD hem de AB’den gelen AKP’ye yönelik eleştirel tutum ve AKP’nin bu eleştiriler karşısında sert cevaplar vermesi uluslararası alandaki etkisinin düşmeye başladığına işaret ediyor. Bu durum AKP hegemonya projesi açısından çok önemli olan, ‘neoliberal, muhafazakâr ama demokratik’ örnek ülke olma iddiasıyla Ortadoğu’da alt emperyal rol oynama sevdasına da ciddi zarar vermiş durumda.

Ülke içinde hegemonik siyaset tarzının yara alması ya da bu tarzdan uzaklaşılmasının açık sinyallerini ise AKP’nin, kendisine yönelik muhalefetin mobilizasyonu karşısında kendi tabanını mobilize etmeye yönelmesinde görmek mümkün. Erdoğan’ın ülkeye döner dönmez başta İstanbul ve Ankara olmak üzere çeşitli illerde kitlesel mitingler yoluyla ‘% 50’yi evinde zor tutuyoruz’ dediği kitleyi harekete geçirme hamleleri 2014 ilkbaharında gerçekleşecek yerel seçimler, sonrasındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve 2015’teki genel seçimlere yönelik seçim maratonunu erken başlatması anlamına geliyor. Bu mitinglerde tutturulan siyasal söylemin, kendi seçmeni dışındaki kesimlerin de gönlünü ve rızasını devşirmeye çalışan hegemonik bir dilden ziyade, tüm bu kesimleri siyasal hasım ilan eden bir dil olması da açıkça göze çarpıyor. Ancak bu noktada AKP’nin Türkiye büyük burjuvazisi, kentli orta sınıfların önemli kesimleri nezdinde hegemonik kapasitesinin oldukça daralmakta olduğunu dikkate almak lazım.

Bu süreçte özellikle Erdoğan’ın baskın kişiliği üzerinden semptomatik ifadesini bulan ve gerisinde siyasi, iktisadi kaynakların kontrolü mücadelesini içeren parti içi fay hatları da çalışmaya başlamış durumda. AKP’nin parti içi yapısının geniş bir koalisyon yelpazesini oluşturması çeşitli kırılmaları beraberinde getirecektir hiç şüphesiz. Ancak göze çarpan en önemli fay hattı Gülen Cemaati ile Erdoğan arasında. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı ve/veya başkanlık sevdasına açık bir dille zaten karşı çıkmış Cemaat ile Parti/Lider arasındaki gerilim Taksim sürecinde gün yüzüne çıktı. Gülen’in yaptığı açıklamalarla son eylemler karşısında fiziksel zor kullanımını eleştiren, bunun yerine ideolojik hegemonyayı, gönülleri kazanmayı önemseyen ama yine otoriter olacak bir tarzı öne sürmesi manidardı. Her ne kadar yükselen sokak siyaseti ve kitlesel mobilizasyonun Parti ve Cemaat açısından aynı derecede tehdit edici bulunması bu süreç içinde gerginliklerin kısa bir süre paranteze alınmasını sağladıysa da, söz konusu gerilimin esas kaynağı olan alanlardaki mücadele devam etmekte. Son aylarda emniyet ve yargı başta olmak üzere yüksek bürokrasideki Gülenci kadroların Parti/Lider tarafından temizlenmeye çalışıldığı haberleri de bu çatlağın derinleşerek bir güç savaşı şeklinde süreceğine işaret ediyor. Bu durum parti içi hegemonya kapasitesine ciddi zarar verecektir.

Bu çatlaklara oynayacak isabetli bir karşı hegemonik siyasal strateji, söylem, örgütlenme ve siyaset tarzının nereye yönelmesi gerektiği tartışması ise herkesin ezberleri bırakarak takkeyi önüne koyup düşünmesini zorunlu kılıyor.

*Eğitim Sen 6 No'lu Üniversiteler Şubesi Başkanı