Ben Ali İsmail

|

Ben Ali İsmail A Ben Ali İsmail

GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

Gözlerimi son kapadığımda ruhsuz bir hastane odasındaydım; hani telaşla koyuvermişliğin, suskunluk ile feryadın orta yerinde ilaç kokusu ve devlet zehri sinmişti üzerime. Zaten hastaneleri sevecek yaşta da değildim; benim yerim sokaklar, meydanlar, üniversite koridorları, amfilerdi. Daha 19 yaşındaydım; dünyayı ve kendini değiştirmek için en güzel yaşlar… Heyecanın, azmin, aktivist ruhun doruk noktasında olduğu eşsiz zamanlar. Ne iktidar hırsı, ne rant peşinde koşan nasırlanmış vicdanlar sadece daha özgür bir ülke için mücadele etme arzusu. Neler oldu bana biliyor musunuz? Haziran’ın başıydı takvim; siz şimdi Temmuzu bulmuşsunuz oralarda. İstanbul Gezi Direnişi'nin ateşi sarmış bizi; hükümetin öfkesi, polisin şiddeti İstanbul’dan uzak olsak da hepimizi yakmış; gözlerimizde yaş olmuş, yüreğimizde kor. İsyansa direnişse “her yer Taksim”; “bu daha başlangıç” demişiz; daha özgür ve demokratik bir ülke için mücadele eden dostlarımıza selam vermişiz şehrimizden. Bu memlekette polis İstanbul’da da aynı, Ankara’da da, Eskişehir’de de… Gaz bombalarıyla saldırıya uğramışız; kaçıyoruz elbet… Siz orada nasıl kaçıp geri dönüyorsanız öyle; çekileceğiz yeniden protestoya döneceğiz umuduyla. İşte o sırada girdiğim bir arka sokakta karşıma çıktılar; ellerinde odunlar. 5-6 kişiydiler; bilmedik yüzler ama tanıdık katiller. Gözlerini kan bürümüşler acımazsızca vurdular her yerime, kaburgalarıma, bacaklarıma, kafama. Sivil polis miydiler, yoksa onların fonksiyonunu gören paramiliter faşistler miydi? Ne önemi var; hepsinde aynı kararmış vicdan, hepsinde aynı gaddarlık yok muydu? Kapandım yere, sanki Ankara’da, İstanbul’da ve ülkenin dört bir yerinde kendisine gaz kapsülü, plastik mermi çarpan her direnişçinin acısı bedenimde toplanıyordu. Biri gördü yanılmıyorsam hem odunları hem de onları tutan odundan daha odunları ama korktu; karışmadı; uzaklaştı adım adım. Kızamıyorum ona; suçlamıyorum; böylesine şiddetin masum kıyıcı olduğu bir memlekette ne zordur düşene yardım etmek.

Devlet Geçti Üzerimden

Zar zor ayağa kalktım sonra; her yerim kan ve çamur içinde… Kanlarda parça parça kalbim. Hastaneye gitmek istemedim zira biliyorum her gideni fişliyorlar. Şifa bulmaya gidip devletin “sakıncalı vatandaşı” etiketiyle arka kapıdan çıkarıyorlar insanı. Lakin beni bulan arkadaşlar çok ısrar etti; demek ki hissettiğimden de berbat görünüyordum; hastaneye gittik. Şimdi nasıl muamele gördüğümü hiç anlatmayayım. Türkiye topraklarında parası bol değilse hastaneye yolu düşen her dert sahibinin nasıl itilip kakıldığını hepiniz biliyorsunuz. Bir şeyim yokmuş benim! Hani o kadar dayak, odun, kan revan.. Yokmuş vallahi! Doktorlar öyle buyurdu; bir de gidip ifademi vermem gerekiyormuş. Demek ki bizim memlekette ifade vereceksen sağlamlık eşiğin bayağı yüksek. Gittim eve, üzerimden tankla, topla geçmişler gibi. E öyle gerçekten de kolay mı gazla başlayıp sopayla devam eden ve hastanede resmiyete kurban edilen tıp etiği ile sürdürülen koskoca bir devlet geçmişti bedenimden ve ruhumdan. 

Sabah uyandığımda “her yer Taksim, her yer direniş” diye haykırasım vardı ama o da ne? Kelimeler içinde heceler fıldır fıldır dönüyor; dökülmüyordu ağzımdan tane tane sözcükler. Evdekiler, arkadaşlar bu hayra alamet değil deyip beni başka bir hastaneye götürdüler. Daha birinin şokunu atlatamadan ikinci hastane! Çok sayıda kırık varmış vücudumda. İçimden dedim ki bilmediğim bir şey söyleyin, hani yüreğimdeki kırıklardan falan söz edin. Bilmediğimi söylediler evet ama hayal kırıklıklarım ile ilgili değil. Beyin kanaması geçiriyormuşum! Olamaz daha dün “bir şeyim yoktu ifade verecek kadar”! Bilincimi kaybetmişim sonra, beklemiş arkadaşlarım ve ailem başımda. Artık en azından o hastane odasında beklemeyecekler beni.

Yattığım yerden olduğu gibi seyrettim memleketin tüm lağım çukurlarını. Orada mesela hükümetin başlattığı cadı avını, senaryosu rezalet bir filme maruz kalır gibi izledim. Taksim’de pala sallayanları gördüm. Hepsi beni dövenlerin aşağılık cinsinden. Bir de serbest bırakılmışlar. Sonra vicdanlı bir savcı itiraz etmiş ama kaçma şüpheleri olmadıklarından reddedilmiş. Kaçmazlar tabi canım ona ne şüphe; daha üzerlerine pala, sopa, bıçak sallayacak çok direnişçi var! Yakında madalya ile de taltif edilirlerse şaşırmayın. Hem şimdi duydum Ankara’da öldürülmemi protesto etmek isteyenlerin karşısına yine başka palalılar dikilmiş; ülkeme faşist dolmuş; var mı arttıran? Ethem ile polis tam onu vururken mobese kamerasının nasıl önce yukarıya çevrildiğini sonra da uzaktaki bir ağacı çektiğini gülerek seyrettik burada. “Skandal” demiş bazı haber ajansları, bizce devlet rutini! Tıpkı Eskişehir valisinin benim dövülmem için arkadaşları da yapmış olabiliri ima etmesi ya da Taksim Dayanışması'ndan isimlerin de dâhil olduğu tutuklama dalgaları gibi…   

Katilimizi Biliyorsunuz

Annem arkamdan ağlayarak sormuş “niye direnmedin?" diye. Anne bak biz direniyoruz hala… Mustafa Suphi direniyor, Sabahattin Ali direniyor, Hrant Dink direniyor, Metin Lokumcu direniyor, Sevan direniyor, Ethem, Abdullah direniyor… Biz sizler için direniyoruz. Orada bıraktığımız yerde hatıramıza sahip çıkanlar, daha özgür, daha demokratik, daha eşitlikçi bir dünya için mücadeleye devam edin. Forumlarınız, dayanışmanız, değiştirme arzunuz hiç ama hiç eksilmesin. Katledilmemiz sizi yolunuzdan çevirmesin. Burası her neresi ise hepimiz kocaman kalplerimiz ve isyankâr ruhumuzla sizinleyiz. Başka Mustafalar, Ethemler, Aliler katledilmesin diye…

Son olarak ekleyeyim katillerimi merak edenler varmış: nesini merak ediyorsunuz? Mustafa Suphi ve arkadaşlarını kim Karadeniz sularında boğduysa, Sabahattin Ali’yi kim öldürüp kayalıkların üstüne bıraktıysa, Hrant’ı kim katlettiyse, Roboski’de kim çocukların üzerine bomba yağdırdıysa, Abdullah Cömert’i, Zeynep Eryaşar’ı, Ethem Sarısülük’ü kim öldürdüyse onlar… Siz hiç bu kadar uzun yaşayan katil tanıyor musunuz? Ben tanıyorum!