'Önder'imiz İzzettin

|

A


ONURKAN AVCI/BİRGÜN


Birçok sanığın hapis cezası almasıyla sonlanan Devrimci Karargah Davası'nda, duayen İktisatçı Prof. Dr. İzzettin Önder, soyadı nedeniyle örgütün önderi zannedilmiş! Sanıklardan Bilim ve Gelecek Editörü Baha Okar: Önder'i bold yapmışlar ve örgütsel konuşma diye göstermişler.


Farklı çevrelerden sosyalistlerin, adı işkenceyle özdeşleşmiş eski emniyet müdürü Hanefi Avcı ile aynı örgüte mensup olduğu savıyla yürütülen Devrimci Karargah Davası'nda önceki gün karar çıktı. Toplam 74 kişinin yargılandığı davada 24 kişi beraat etti, geri kalan sanıklar ise en azı 3,5 yıldan başlamak üzere çeşitli cezalara çarptırıldı. Ana akım medya, kararı 15 yıl 4 ay 5 gün hapis cezası ve 10 bin TL para cezası alan davanın “popüler” ismi Hanefi Avcı üzerinden haberleştirse de; Sosyalist Yeniden Kurtuluş Parisi Eşbaşkanı Tuncay Yılmaz, Sosyalist Demokrasi Partisi Rıdvan Turan, yazar Hakan Soytemiz ile Bilim ve Gelecek Dergisi editörü Baha Okar gibi isimler de 6-8 yıl arası hapis cezası aldı.

OKAR İLE 'ÖRGÜTÜNÜ' KONUŞTUK

Devrimciler tarafından “Muhalif isimlerin içine koyulduğu bir torba” olarak tarif edilen bu davada yargılama sürecinin nasıl işlediğini, suçlamaların mantıkla ne kadar bağdaşıp bağdaşmadığını anlamak için aynı davadan 20 ay hapis yattıktan sora tahliye edilen ve önceki gün tekrar hapis cezası alan Baha Okar'ı dinlemek yeterli. Okar ile yargılamayı, 'örgütünü' ve duygularını konuştuk...

- İstersen sıcak gelişme olan yargı kararından değil davayı yakından bilmeyenler için sana yöneltilen suçlamalarından başlayalım. Çünkü bu suçlamalar ve senin savunman davaya yapılan hukuki itirazlarda da semboldü. Sen hangi dayanaklarla örgüt üyesi olmakla suçlandın?

Ben Devrimci Karargah adlı örgütün üyesi olmakla suçlanıyorum. Buna dayanak olarak gösterilen şeylerden ilki Orhan Yılmazkaya'nın İstanbul Bostancı'da polisle çatıştığı evdeki bir kimlik fotokopisinden parmak izimin çıkması. İkincisi bir PKK itirafçısının beni 2005-2007 yılları arasında Kandil'de bir kampta eğitim gören Türk Solu adlı grubun bir üyesi olarak teşhis etmesi. Bir de tahliye edilen bir Ergenekon sanığıyla birkaç kez telefonda görüştüğüm iddiası var.

ÖNDERİMİZ İZZETTİN ÖNDER!
- Parmak izlerinden başlayalım...

O evden 2500'e yakın parmak izi çıkıyor. 700'ünün kime ait olduğu belli değil. Benim parmak izim bir kimlik fotokopisi üzerinde çıkıyor, yani sabit bir eşyadan değil, o eve sonradan getirilen bir nesne üzerinden çıkıyor. Kimliğin sahibi olan Mehmet Er denen kişiyle de, Orhan Yılmazkaya ile de bir tanışıklığım yok. O evde bulunmadığımı izler de kanıtlıyor. Ben yayıncıyım, o fotokopi herhangi bir biçimde benim elimden geçmiş de olabilir. Mahkemede bunu da anlattık. Zaten parmak izinden bir şey çıkartılamayacağını İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün Terörle Mücadele Şubesi'ne yaptığı özel bir yazışma da ispatlıyor: “Bu parmak izi yeterli değil, bunu harici delillerle destekleyin.”

- Peki ne yapıyorlar bu 'harici deliller' için?

Bu parmak izinden dolayı ben soruşturma kapsamına alınmışım, 15 ay boyunca sürekli uzatma kararlarıyla telefonum dinlenmiş. Her 3 ayda bir dinlemeyi tekrar uzatmak için benim dergi çalışmalarım için yaptığım görüşmelerdeki 'toplantı', 'eylem' kelimeleri savcılığa gösterilerek telefon dinlemelerim uzatılmış. Telefon tapelerini bir güzel dökmüşler, filtreye takılan kelimeleri bold yapmışlar. Bunların arasında 'toplantı ve eylem' kelimelerinden daha komik olanlar da var: Dergimizin bir abonesi var, bunlar ayda bir yemek düzenlerler ve bir akademisyeni davet ederler. Onunla bir telefon görüşmemiz olmuş, “Bu ay kimi çağıracaksınız?” diye sormuşum o da “İzzettin Önder”i demiş. 'Önder'i bold yapmışlar ve bunu savcılığa örgütsel konuşma var diyerek bir 3 ay daha dinlemek gerektiğini belirtmişler! Bunların hepsi bıktırıcı şekilde bana soruldu. Örneğin sürekli “Hangi dergi bu?” diye sordular. Bir de 1 günlük teknik takibe almışlar onda da dergiden çıkıp nalbura gittiğim ve oradan da dergiye döndüğüm yazıyor. Nalburdan ne aldığımı bile sormayıp, laf olsun diye teknik takip yapmışlar. Yani telefon dinlemelerinden de, teknik takipten de bir şey çıkaramamışlar.

HEM İSTANBUL'DA HEM KANDİL'DE
- Ne kaldı peki geriye?

Tüm bunlardan bir şey çıkmayınca bir PKK itirafçısı bulmuşlar. Bu dosyaya nasıl dahil edildiği belli değil, tanık değil, sanık değil. Ben ve bir sanığı daha “Kuzey Irak'ta kampa giderken gördüğüm grup içindeydi” diye teşhis etmiş. “Ben bu kampa katıldım” diyenlerin ve başka itirafçıların ifadelerine göre bu kamp 2005'in sonundan 2007'nin sonuna kadar süren bir kamp ve bu beyanlar birleştirildiğinde benim 2 yıl boyunca bu kampta olduğum gibi bir iddiası var savcılığın ve aslında benim bu dosyaya dahil edilişimdeki en esaslı suçlama bu. Ya belli ki bu itirafçı gariban bir çocuk. Muhtemelen tehdit de etmişlerdir. 20 cümlelik bir ifadesi var bu çocuğun – ben bunun mahkemede de anlatmaya çalıştım- bunun 10 tanesi aslında bu kampla ilgili Türk Solu grubuyla ilgili çok bilgi veremeyeceğini söyleyen ifadeler. Yani diyor ki “biz çok uzaktaydık, karanlıkta bir gece gördüm. Bizim onların olduğu yere, onların da bizim olduğumuz yere yaklaşması yasaktı.” Yani kampı anlatamayacak durumda olduğunu söylemeye çalışmış önce ama nihayetinde önüme fotoğrafı konduğunda belki zorladıkları için beni teşhis etmiş. O teşhisinde güvenilmez olduğunu bence kanıtlayan başka bir şey var: bu itirafçının ifadesinde Orhan Yılmazkaya'yı da tanımamış. Şimdi Orhan Yılmazkaya'nın fotoğrafları o kamplarda bulunduğunu kanıtlayan fotoğraflardı ve o fotoğraflara rağmen onu tanımayıp, beni gece karanlığında bir kere görerek, kampa yaklaşması yasak olmasına rağmen teşhis etmesi dikkatimizi çekti. Bu muğlak ifadeye rağmen bu esaslı bir kanıt sayıldı.

- Sen Kandil'de olmakla suçlandığın zaman diliminde İstanbul'da olduğunu faturalarla, belgelerle mahkemeye sundun değil mi?
Kampta olmakla suçlandığım 2 yılda İstanbul'da normal yaşantımı sürdürdüğümü kanıtlayan resmi belgeleri, imzaladığım faturaları, tanıkları mahkemeye sunduk. Üstüne “Bu itirafçı gelsin mahkemede konuşsun” talebinde bulunduk. Ama hakim buna gerek de görmedi. Bizimki de safiyane bir mantık olabilir ama hakim gerek görmeyince biz hakimin de bu ifadeleri ciddiye almadığını düşündük. Ama mahkeme tarafından esaslı bir delilmiş gibi değer gördü.

ERGENEKON BAĞLANTISI: TEMİZLİKÇİ!
- Peki senin Ergenekon bağlantın diye lanse edilen görüşmeler?

Bir dönem tutuklu kalmış, sonrasında tahliye edilmiş bir Ergenekon sanığı olan Ulusal Kanal haber müdürü Ufuk Akkaya ile 24 kez görüştüğüm gibi bir iddia vardı ve bu Karargah ile Ergenekon'un bağlantısı olarak lanse edildi. Samanyolu TV gibi basın organlarında hep böyle sunuldu. Bunları tekzip de ettik. O da şunun üzerine kurulmuş: Anneme ait bir telefon hattı üzerinden Ulusal Kanal haber müdürü Ufuk Akkaya 24 defa aranmış. Bunun üzerinden savcılık peşin bir şekilde annemin hattını benim kullandığım gibi peşin hüküm kullanmış, bu görüşmeleri de benim Ergenekonla bağlantım olarak gösterip dosyaya koymuş.

GSM sinyallerinden görüşmelerin hangi hangi lokasyondan yapıldığı ortaya çıkartılamaz mı?
Tabi olabilir ve biz bunu da talep ettik. Ama sessizliğe getirildi. Talep reddedilmedi ama gereği de yapılmadı. O telefon görüşmesi de çok ilginç, komedi filmi gibi: Annemin bu telefon hattını annem de kullanmıyormuş, Fethiye'deki ablam kullanıyormuş. Annemin emekli kamu çalışanlarına has indirimli bir hat bu aldığı. Ufuk Akkaya da iddianameye giren hattını kendisi kullanmıyormuş ve Fethiye'deki bir mühendis olan dostuna vermiş. Bu kamu hattı aynı zamanda ucuz olduğu için bürodaki ortak kullanıma açılmış ve Ufuk Akkaya'nın arkadaşı Fethiye'deki bürosunu açarken bürosunda bir temizlikçi ihtiyacı duymuş, muhasebecisi de tesadüfen ablamın yanında çalışan bir kadınla karşılaşmış, kadın da demiş ki “ben sana temizlikçi ayarlarım.” 4-5 aylık zaman diliminde bu ve benzer vesilelerle iki hat arasında görüşme yaşanmış. O yüzden bakılsaydı, bu her iki telefonunda Fethiye'de olduğu ortaya çıkacak.

'ÖRGÜTE SAVCI SAYESİNDE GİRDİM'
- İddianamede sadece “şu sayıda görüşme yapılmış denmesi” abes değil mi? “Ben ne görüşmüşüm onu da öğrenelim” diye talep etmediniz mi?

Onu da ettik ama yine geçiştirildi. Duruşmalar öyle geçiyor zaten; sen bir şeyler talep ediyorsun, hakim bir şey demiyor ve duruşmanın sonunda tutukluluğun devamına falan gibi bir şeyler söylüyor, sen de yahu benim bir talebim vardı o ne oldu diyemiyorsun.

- Bu kararla birlikte devlet tescilli örgüt üyesi olduğuna göre rahat rahat sorabilirim: Örgüte nasıl üye oldun ve örgütün nasıl bir üyesisin?

Valla savcı sayesinde üye oldum diyeyim ben de o zaman. Çok tutarsız suçlamalar yöneltmişlerdi, hepsini çürüttük ama yine de davada yargılanan bir çok insan gibi örgüt üyesi olduk. Örgütün nasıl bir üyesi olduğum kısmı da çok muğlak. Yani 2005'te kampa gitmişim, 2007'de dönmüşüm ondan sonra ne olduğum hiç belli değil. Örgütün iddiaa edilen yapısıyla, suçlanan diğer sanıklarla eylemlerle hiçbir ilişkim yok, bunu ben değil iddianame söylüyor. Aslında bizim örgüt olmadığımızı devlet herkesten iyi biliyor tabii. Bir örnek vereyim: Biz ilk altı ay boyunca Silivri'de yattık. Bizim hücremizin olduğu koridorun sonunda Hanefi Avcı'nın hücresi vardı. Biz telefona çıkmıştık dönerken bir grup gardiyan bizi çevreledi ve duvara yasladı. Ne oluyor dedik. Birden baktık ki Avcı avukatına gidiyormuş. Ayrıca devlet de bir yandan bizi aynı örgütün üyeleri olmakla suçluyor ama kendisi aslında bu insanların arasında bırak yakınlığı husumet var devlet bunu da biliyor. Düşünün Hanefi Avcı hala sondan bir önceki duruşmada “Ben terörle mücadele ettiğim için madalyalar aldım” diye övünüyor. Adam da bir devrimci örgütle ilişkisi olamayacağını anlatmak için çok uğraştı durdu. Yani bu dava, Türkiye ileride düzgün bir ülke olursa hukuk fakültelerinde okutulabilir. İleride biz Aziz Nesin çıkar buradan bir kaç kitap çıkarır.

- Aldığın 6 yıl 3 aylık hapis cezası temyize açık. Yargıtay tarafından onanırsa ne kadar hapis yatman gerekiyor?

Bu cezanın yatarı 4 yıl 8 ay. Yattığım süre gözönüne alındığında 3 sene civarında yatmam gerekecek.

'BU KARARI BEKLİYORDUM'
- Bu kararı bekiyor muydun?

Açıkçası bekliyordum. Genel olarak adalet sistemine güvensizliğim bir yana; 1-2 somut gözlediğim ölçü vardı. Birincisi şuydu: iddianamede bir akıl mantık dizgesi içerisinde anlamlandırılamayacak suçlamalar vardı bunu sineye çektik, bunun karşısında biz erinmedik savunma yaptık ve ben mütalaaya bizim savunmamız ve sunduğumuz tanıkların ifadeleri ile verdiğimiz belgelerin girmesini bekliyorduk. Ancak copy-paste yöntemiyle polis fezlekesi iddianame oldu, iddianame de mütalaa oldu. Ben bunu görünce dedim ki “Bizim tanıklar, savunmalar, deliller havaya gitmiş.” Yani bu durum benim için bu kararın sinyaliydi. İkincisi de hukuki değil siyasi bir öngörüm vardı: sadece ben değil bizim dosyada çok iler tutar yanı olmayan iddialarla suçlanan insanlar var, bizi bu kadar yatırdıktan sonra bir beraat kararıyla bu işi sonlandırmazlar diye düşünüyordum. Tabi benim bu öngörüme avukatım katılmıyordu çünkü o bir hukuk adamı, “Karar aşamasında nihayetinde seninle ilgili iddiaların hangi somut dayanaklara yaslandığına bakarlar” diyordu ama ben bu kararı bekliyordum. Ama duygusal tarafı bu kararı öğrendiğim zaman “tüh ulan” dedim yani.

GEZİ SIRASINDA KOMŞUYA SORGU
- Bir de mahkemeye de anlattığın Gezi direnişi sırasında polisin evine gelme olayı var tabii...

Tabii o da önemli bir göstergeydi. Temyiz yolu olmasının kattığı bir ferahlık var ama içeriden çıktığımdan bu yana bende zaten tedirgin bir ruh hali var. Belki bu zaten düzenin yaratmak istediği ruh hali. “Daha önce başıma geldi, somut bir dayanağı olmayan bir suçlamanın bedelini ödemek durumunda bırakılabilirim” diyordum. Gezi eylemlerinde bile çok içim gitmesine rağmen bazı yerlerde geri durmak zorunda hissettim kendimi. Yani bu tedirginliği yaşamakta haksız olmadığımı da yakın zamandaki bir pratik ortaya çıkardı, polisin taksime müdahalesi sırasında ben de aynı davada yargılanan bazı SDP'liler gözaltına alındığında o günlerde polis gelip benim ev adresimde bir soruşturma yapmış, yöneticiye, komşulara beni sormuş. “Kim yaşıyor, eve gidip gelenler var mı diye” bu aslında yeni komplolar yaratmak, bir takım siyasi ihtiyaçların giderileceği yeni kurguların oluşturulduğunu gösterdi. Direnişin arkasında bir takım heyhula örgütler yaratmaya yönelik bir şey olduğu görüldü.

Bu dava başladığında yine hukuksuzluklarla gündeme gelmişti, başta sen olmak üzere bir çok sanık için büyük eylemler örgütlenmişti. Ama o zaman gezi yoktu. Geziyle beraber kamuoyunun bu yargı kararına daha büyük bir tepki göstereceğini düşünüyor musun?
Tabi. O zaman olağanın daha ötesinde bir sahiplenme vardı benim için, bu iyi bir şey. Bu tür davaların mağdurlarına daha büyük bir sahiplenme olacağını düşünüyorum. Bunun iki sebebi var bence, birincisi; çok daha büyük kitleler doğrudan kendi basın yayın araçlarımızla, ilişki kanallarıyla ulaşabileceğimizden çok daha büyük kitleler AKP'nin, düzenin yasamasının yürütmesinin ve yargısının gerçek yüzüyle karşılaştılar. Herkes az ya da çok, bu pratikle dünkünden farklı biçimde bakmaya başladı devlete ve onun muhaliflerinie. İkincisi de bu davaların ezmeye çalıştığı insanlara çok sahip çıkılmamasının bir nedeni de korku duvarıydı. Bizim davanın bir rolü de bu: “En ilgisiz insanları bile en saçma suçlamalarla ben alırım 1 sene- 2 sene hapis yatırırım. Gık çıkmaz” şeklinde bir kavrayışın en büyük dayanağı bir korku toplumunun yaratılması aslında. Gezi bu korku duvarını yıktı bu en büyük kazanımlardan biri. Benim cezam Yargıtay tarafından onanırsa bana diyecekler ki gel 3 sene daha yatacaksın. Ama ben şimdi önüme konan bu bedeli gözü çıkan, oğlunu kaybeden insanların ödediği bedellerle kıyaslıyorum ve üstelik onlar bu halkın sıradan birer neferiydi hepsi kendi bir takım talepleri/tepkileri için sokağa çıktılar ve devletin en büyük şiddetiyle karşı karşıya gelip bedeller ödediler. İnsanlar bu bedele rağmen sokaktan geri çekilmiyorsa, başıma ne gelirse gelsin rahatlığı nasıl onlarda varsa bende de geziden sonra biraz var bu. Yanı başındakinin derdine daha sahip çıkar haldeyiz ve bu bundan sonrası için de önemli bir kazanım. Gezi bu kararı hazmetmez.

***

'Baha ne yaptıysa biz de onu yaptık'

Davada Baha Okar için tanıklık yapan, Kandil'de değil İstanbul'da olduğunu ve birlikte dergilerini çıkardıklarını anlatan Bilim ve Gelecek Genel Yayın Yönetmeni Ender Helvacıoğlu, karara esprili biçimde eleştiriyor:
“Örgütsel konuşma diye sundukları konuşmalar benimle, matbaacıyla, bizim yazar çizer ekiple yapılan konuşmalar. İyi de o zaman bizi niye almıyorsun, demek ki bende örgütün bir parçasıyım. Baha suçluysa biz de suçluyuz. 2005'in başından beri dergide çalışan arkadaş, o günden bu güne benzer işler yaptık, oturduk dergimizi yaptık. Ben çok rencide oldum, bu kararla benim yalancı tanık olduğum gibi bir durum ortaya çıktı. Rencide olma durumunun ortadan kaldırılmasını istiyorum ve bunun için kampanya düzenleyeceğiz. Yine de bir bilimci olarak düşündüm: Baha nasıl hem İstanbul hem Kandil'de olur diye, geceleri ışınlanıyor demekki dedim. Ayrıca bu arkadaş içeri girdiğinde tüm işleri bana kaldı. Kesinlikle bir kez daha bunu kabul etmiyorum. O girmesin bu kez ben gireyim diyorum.

***

Eşi: Gezi'den sonra yalnız hissetmiyorum
Baha Okar hapse girdiğinde evlendiği eşi Suzan Yılmaz Okar da kararı beklediğini söylüyor:
“Ben de bekliyordum kararı. Ama kararı beklerken çok heyecanlandım. Aksini umuyordum içten içe ama bekliyordum maalesef. Baha ilk hapse girdiğinden daha iyi durumdayım. Bunda hem Baha'nın dışarıda olmasının etkisi var hem de Gezi eylemlerinin. Şimdi çok güçlüyüm çünkü yalnız olmadığımı biliyorum.”