Edebiyatın Konukları ve Konakları

|

Edebiyatın Konukları ve Konakları A Edebiyatın Konukları ve Konakları


Akın Sarı

Eğer William Morris’i, yaklaşık yüz otuz yıl sonra, bugün halen konuşabiliyorsak bu onun metinlerinin zenginliğinden ötürüdür. Morris yazdıklarıyla edebiyatın ne konuğu ne de konağı olmuştur. Çalışmalarıyla J. R. R. Tolkien’in hayal dünyasını beslemenin yanı sıra bugün kaba edebiyat anlayışlarından uzak, unutulmaya yüz tutmuş politik metin yazmanın da ustalıklarını sergiler.


Bir edebi eserin sanatsal niteliği, sanatın kendisi uzun zaman dilimlerinde tartışıla geldi. Sanat ve gerçeklik ilişkisi ise her zaman en sorunsal alanlardan biri oldu. Edebiyatın gerçeklikle ilişkisi aynı zamanda felsefecilerin de tartışma konusu oldu ve dilin işleyiş biçimi, gerçeklikle ilişkisi ve şiir, düz yazı vb. eserlerle ilişkisi sorgulandı. F. Bacon idollerden meydana gelen bir dünyanın dil tarafından farklılaştırılmış olduğunu ileri sürüyordu. Bacon’a göre dil, idollerden arındırıldığında ideal dile ulaşılabilirdi. Ampirik düşünürler de kelimelerin dilde verili olan nesne adları olarak işlediğini düşünüyorlardı. Retorik ve şiir dili dışında nesne ve adları arasında bir sorunsallık olmadığı farz ediliyordu. Dilin önsel bir gerçekliği yansıtıp yansıtmayacağı Nietzsche ve ardılları tarafından sorgulanana kadar, rasyonalist düşünce açısından edebiyat dilindeki retorik, insanları yanıltmaya ve aldatmaya yönelik dilin sapkın bir kullanımı olarak düşünüldü.

Bu yüzden sıradan, günlük dilin kendisinin de bir retorik olduğu ve asla mutlak bir hakikati yansıtamayacağı önemli bir kopuştu. Saussure yukarıda değindiğimiz ampirik düşünceye karşı önemli ancak eksik bir meydan okumaydı. Saussure bir göstergeyi gösteren (kavram) ve gösterilen (ses, imge) şeklinde kısımlara ayırarak göstergenin keyfi doğasına işaret ediyordu: Gösterge göndergesel işlevinden ziyade bir dil sistemi içersindeki işlevinden ötürü anlam kazanır. Yazdığımızda veya konuştuğumuzda aslında mevcut eşzamanlı dil sisteminin belirli dilsel iletişim edimlerini üretiriz. Bir gösterge diğer dillerle ilişkisi içersinde anlam kazanır, bir başka deyişle dil sadece keyfi değil aynı zamanda ayrımsaldır.

Saussure’ün gösteren ve gösterilen ikiliğine karşı Derrida gösterilenin kendisinin asla bilinmesinin mümkün olamayacağını ortaya koydu. Derrida bir gösterenin göstereninin sadece bir başka gösteren olduğunu ortaya koyarak, hiçbir göstergenin gösterdiğiyle özdeş olmadığını ileri sürüyordu. Böylece bu ikisi arasında daima bir yarık, boşluk olduğu sonucuna vardı. Bütün temsillerde, bütün sözcelerde kelimeler ve anlamları arasında kaymalar kaçınılmazdır. Dolayısıyla hiçbir ifade veya metin tam olarak kendi anlamını iletemez. Metnin boşlukları aynı zamanda dilin ve gerçekliğin görünmeyen kısımlarıdır.
Bu noktada Deleuze ve Guattrari söz konusu tartışmaya önemli bir açılım getirdiler: Edebiyat çalışmasıyla ne demek istendiğini (metafor ve anlam çözümlemesinden daha ziyade) tartışmaktansa bir edebiyat metninin ne yapabileceğini sorabiliriz. Böylece ilk defa edebiyatı mevcut tahakküm ilişkilerinin dışında bir kaçış çizgisi olarak da düşünülebileceği ileri sürülüyordu.

Daha önceleri, Platon sanatı kopyanın kopyası olarak eleştirirken, Aristo sanatın işlevini “olması gerekeni” taklit olarak ortaya koyuyordu. Klasik dönem sanatın en iyi ve en güzeli sunabilme özelliğinden hareketle, akılla saptanabilir evrensel değişmez ölçütlere başvuracaktı. Romantizm ise klasik dönemin “ölçülü olma” anlayışına bir tepki olarak doğarken, en uç örneğini Gömbrich’in “sanat yoktur, sanatçılar vardır” açıklamasıyla bulan, sanatın yansıtmadan daha ziyade deha sanatçının yaratma eyleminden meydana geldiğini ileri sürecekti. Natüralizm açısından ise sanatın işlevini gerçeği “olduğu gibi” yansıtma olarak ortaya konuluyordu.
Ancak yansıtma ve yaratma ikilemlerine bir ölçüde Marksist estetik üzerine kafa yoran kuramcıların önemli katkısı oldu. Karl Marx’ın Amerikan ansiklopedisi için “estetik” bölümünü yazması istendiğinde bu teklifi geri çevirmesi ise ayrıca anlamlıdır. Marx’ın edebiyata ilgisini biliyoruz ancak bu konuda uzman bir kalem olarak geride bir kuram bırakmamıştır. Bu bir eksiklikten ziyade Marx’ın mütevazılığı olarak yorumlanabilir.
Marksist edebiyat ve sanat kuramı ise her zaman sorunlu oldu. Sovyet edebiyatının devrim sonrası “sanayi tarzı” karikatür metinleri ve edebiyat kuramları bir dönemin hararetli tartışmalarına da kaynaklık etmişti.
Gerçekliği kavramanın tek ve değişmez yolu olarak on dokuzuncu yüzyıl gerçekçi yazın tarzını savunan Lukacs’a karşı, Brecht gerçekliğin biçimsel değil politik bir sorun olduğunu ortaya koyacaktı. Bu son derece önemli tartışmanın daha sonra Benjamin ve Adorno’nun katkılarıyla daha da renklendiğini biliyoruz. Bir yanda Walter Benjamin, faşizmin politik yaşamı estetize ettiğini ve komünizmin buna sanatın politize edilmesi yoluyla yanıt vermesi gerektiğini ileri sürerken diğer yanda Adorno “iyi sanatın politik sanat” olacağına dikkat çekerek politik sanatın “kaba yorumlarına” karşı mesafeli duruyordu.

Marksist kökenli bir yazar olarak William Morris tüm bu tartışmaların hem ortasındadır hem de dönemi itibariyle bir hayli uzağındadır. Ama eserleri estetik üzerine tartışmalarda her daim yerini alacaktır. Zira edebiyatın kolları geniştir. Zaman aşırıdır ama zaman içersinde kendine yer bulur ve Rus biçimcilerinin de dikkat çektiği gibi tarihi kendince açıklar. Fakat edebiyatın tarihe tanıklığı resmi tutanaklarla, siparişlerle, müteaahit kafasıyla oluşturulmuş “manifestoların” açıklayıcı olma çabalarıyla sınırlı değildir. Edebiyat dünyasının da konukları ve konakları vardır. Konuklar bir anlamda yol arkadaşlarıdır. Edebiyat ile ilişkileri bayramdan bayrama Müslümanlığını hatırlayan hayırseverler gibidir. Belli bir dönemin gelenekçi tarihsel-toplumsal eğilimleriyle su üstüne çıkarılmış batık gemileri andırırlar. Aslında içleri çoktan çürümüştür. Kullandıkları dil, dünyaya bakışları, insanları ve olayları anlatımlarında “günü yakalama” çabası vardır.

Eğer William Morris’i, yaklaşık yüz otuz yıl sonra, bugün halen konuşabiliyorsak bu onun metinlerinin zenginliğinden ötürüdür. Morris yazdıklarıyla edebiyatın ne konuğu ne de konağı olmuştur. Çalışmalarıyla J. R. R. Tolkien’in hayal dünyasını beslemenin yanı sıra bugün kaba edebiyat anlayışlarından uzak, unutulmaya yüz tutmuş politik metin yazmanın da ustalıklarını sergiler.
Söz gelimi Umudun Yolcuları çalışması tam bir politik risale örneğidir. Bu metinde Morris’in kalemi Ahmed Arif’in deyişiyle bir “yürek işçisi” ustalığıyla manzum tarzda yazılmıştır. Morris’in değişen uyak düzenleriyle kaleme aldığı bu eserde, romantik yazın tarzı baskın olmakla birlikte, Lenin’in eleştirel yaklaştığı romantik akımın “tarihsel kötümserliği”nden bir hayli uzak olduğunu görürüz. Ancak diğer yandan Morris Sovyet edebiyatı anlayışında olduğu gibi okuyucularına bol keseden “iyimserlik” dağıtmaz. Roman kahramanlarının rasyonel özneler olarak “özsel doğal özellikleri”nden ziyade oluş içersindeki değişimleri dikkat çeker.

Öte yandan John Ball’un Rüyası gotik yazın tarzının motiflerini içersinde taşır. Ne var ki bu yazın tarzıyla Aydınlanma ideallerinin gerçekleştirilemeyişine bir tepki olmanın ötesinde, Gotik öğelerin kullanılışı da geçmişe bir referanstan ziyade bugünü tartıştırma işlevi görür. Genel olarak Morris’in metinlerinde rastladığımız Ortaçağ dünyası ise Ortaçağın hâkim yapısı olan “erişilmezlik” (tanrıya, hakikate, aşkına) anlayışından çok farklıdır. Fantastik öğelerin en yoğun geçtiği sayfalarda bile Morris’in metinleri sosyolojik tahlilleri aşan zenginlikteki insan çözümlemeleriyle birlikte yine “insanları” konuşturur. Örneğin John Ball’un Rüyası eserinde roman karakteri “gelecekten gelen” bir figür olmasına rağmen kadiri mutlak bir karakter değildir. Tam tersine bütün bir geçmişi ve geleceği karakterlerin konuşmasıyla birlikte öğreniriz. İsimsiz anlatıcının rüyasından özgürlük savaşçısı “John Ball’un Rüyası”na geçişle birlikte aslında “bilen” ve “bilmeyen”, “anlatan” ve “konuşan” ikiliklerine de son verilir. Morris müthiş bir ironiyle eserin ismini John Ball’un Rüyası olarak belirlemekle okuyucuyu iki defa düşündürür. Rüyayı gören John Ball değildir ama John Ball’un düşlerinde, tahayyüllerinde, gelecek özleminde özgürlük vardır. Artık roman kahramanın rüyasından John Ball’un ve dostlarının arzularına geçeriz.

William Morris sanat ve sanatçı ilişkisini de son derece maddi bir zeminde tartışır. Ona göre insanın ücretli emekten farklı olarak yaptığı işten zevk alması ve üretkenliği başlı başına sanatçı ve sanat eserinin temel ölçütüdür. Bir başka deyişle insanın emeğini değerli kılabileceği koşulla buluşması her türlü üretimin bir sanat ürünü olarak ortaya çıkması demektir. Bu perspektiften yaklaşıldığında “aşağı, avam” ve “yüksek, elit” sanat ayrımları tartışmasının da altının oyulduğunu görürüz.
Sonuç olarak Morris çalışmalarıyla, bugün politik sanatın sadece mümkün değil aynı zamanda gerekli de olduğunu bizlere bir kere daha hatırlatır. Edebiyatın halen söyleyecek sözü olduğunu düşünenlerin söz konusu estetik tartışmalarını bir de Morris’in vizyonundan tartışmanın zamanı gelmiş görünüyor.

John Ball’un Rüyası, William Morris / İngilizceden çeviren: Zeynep Aslan, OTONOM YAYINCILIK Edebiyat dizisi, 148 sayfa
Umudun Yolcuları, William Morris / İngilizceden çeviren: Buket Akgün, OTONOM YAYINCILIK Edebiyat dizisi, 135 sayfa