“Siyasal Bir Sorun Olarak İslamcılık”

|

“Siyasal Bir Sorun Olarak İslamcılık” A “Siyasal Bir Sorun Olarak İslamcılık”

İslam dininin özünü oluşturan doxa’ların diğer tebliğci dinlerin aksine kuvvetli siyasal bir yapıyı kodladığı ve İslam ortodoksisinin bu kodlarının günümüze kadar çeşitli evrelerden geçerek aktarıldığını görmekteyiz. Hem Sünni hem de Şii İslam ortodoksisi kendi “Kurtuluş Teorilerini” yaratmış ve kitlesel kurtuluşun reçetelerini sunabilmişlerdir. Onların reel politik arenaya kolayca invaze olmalarındaki en önemli etkenlerden birisi hiç kuşkusuz bu politik özelliklerinden kaynaklanmaktadır. 

Müslümanlar daha İslamiyetin ilk yıllarında sığındıkları Yesrib’i “Medine’ye” dönüştürerek bir kent devleti haline getirmişler ve politik alanlarının sınırlarını belirlemişlerdir. İslam, özündeki bu güçlü siyasal nüveler sayesinde bulunduğu coğrafyanın dışına da hızla çıkabilmiştir. İslamiyetin ilk yıllarında yaşanan hızlı siyasallaşma genel olarak kabilecilik bağlamında gerçekleşmesine karşın, İslam sonraki yüzyıllarında kabilecilik bağlamından sıyrılabilmiş ve böylelikle önemli gelenekleri sürdürebilmiştir. Bu siyasal öz elbette İslam’ın herşeyi demek değildir ancak hem kutsal metinlere dayandırılması hem de peygamber tarafından büyük bir itinayla işlenmesi siyasal özün gücünü de göstermektedir. Kısacası İslamiyette gözlenen “siyasallığın” gücü onun aynı zamanda otantikliğinden ve kutsal metinlere dayandırılmasından da kaynaklanmaktadır.  

İslamiyette görülen siyasallaşma elbette Muhammed Abid el Cabiri tarafından net bir şekilde ortaya konulmuş olan “Arap Aklı”nın da gerekeniydi. Kuruluş yıllarında kabile yapısı içerisinde tutunmaya çalışan İslamiyetin o dönemki Arap dünyasında “temsil” etmesi gereken değerlerin beraberinde politikleşmeyi de gerektirdiği görülmekteydi. İslam bu nedenle kutsal metinlerin yeniden yorumlanmaya başlandığı ve ciddi bir tevil hareketinin doğduğu hicri ikinci asıra kadar politik özünü olduğu gibi muhafaza etmeyi başardı. Bu nedenle peygamber ve “Dört Halife” döneminin politik, saf, sistemli ve “güzel günleri”ne öykünen düşünce akımları 19. yüzyıl civarlarında yeniden ortaya çıkacaktı.

 

Günümüze gelmeden, çok değil 200 yıl öncesine bakıldığında, 1798’de Napolyon tarafından Mısır’ın işgaliyle başlayan sürecin İslam coğrafyasında önemli bir yıkıma neden olduğu ve bunun sorumlusu olarakta bizzat İslam’ın suçlandığı görülmekteydi. Bu bakışa yanıt elbette çok gecikmedi ve bu oryantalist-pozitivist bakış kısa dönemde kendisini kutsal metinden besleyen siyasal yorumlara bıraktı. Bugün İslam coğrafyasında Batılı oryantalist bakışın da katkılarıyla yükselişe geçen İslamcılık elbette burada anlatılamayacak kadar yaygın ve çeşitli pratikleri içerisinde barındırmaktadır. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, İslamiyetin özündeki politik doxa’lar kuruluş yıllarındakine benzer şekilde ancak farklı felsefi araçlarla yeniden şekillendirilmeye ve yeni bir politik öz kurgulanmaya başlanmıştır. Bu süreç ülkemizde biraz daha geriden takip edilse de hemen hemen benzer şekillerde gerçekleşmektedir.

Ülkemizin son kırk yılına yakından bakılacak olunursa İslam’ın siyasal yorumlarının özellikle 1970’lerden sonra gittikçe güçlendiği ve 1990’ların ortalarından itibaren de eleştirdiği Batı tarzı parlamenter sistemi yürüten iktidara talip olduğu görülmektedir. Bugün ise İslam’ın politik yorumlarını içselleştirmiş bir görüntüden müslüman-muhafazakar bir kimliğe evrilme sancısı çeken AKP iktidarının Türkiye’sinde İslamcılık hala gündemin ilk sıralarını meşgul etmektedir. İşte bu noktada “İslamcı” düşüncenin Türkiye pratiğinin doğru okunabilmesi ve anlaşılabilmesi için yararlanılması gerektiğini düşündüğüm önemli kaynaklardan birisinin Doç. Dr. Menderes Çınar’ın Dipnot Yayınları’ndan çıkan “Siyasal Bir Sorun Olarak İslamcılık” adlı çalışması olduğunu belirtmek gerekiyor.

Çınar çalışmasına İslamcı düşüncenin demokrasiyle olan “sorunlu” ilişkisine değinerek başlıyor. Çınar’ın İslamcı düşünceyle ilgili olarak duyduğu en önemli kaygı siyasete olan inancı sarsacağını düşündüğü üniter bir ahlak sistemine sahip olan İslamcılığın modern demokrasiye bir engel olarak özcü yaklaşımlar barındırmasından kaynaklanmaktadır. Çınar’a göre “siyaset” karşıtı bir siyasal hareket halini almaya başlayan İslamcılığın özgürleşme isteğinin eksiklikleri de bu noktada açığa çıkıyor. Tam da burası Türkiye’deki özgürleşmek isteyen hareketlerin gerçek niyetlerini ortaya koyması açısından önemli yerlere işaret ediyor.

Çınar, çalışmasına siyasette gözlemlediği krizlere ve yeni oluşumlara eleştirel bakışıyla devam ediyor. Belki de kitabın en ilgi çekecek bölümlerinden birisi “Türkiye’yi Refahlaştırmanın Postmodern Zamanların Kemalist bir Projesi” olduğunu iddia ettiği bölüm. 1990’ların İslamcılarının Kemalist projenin zamanında yapmaya çalıştığı gibi sınırları belirli bir İslam anlayışını yürürlüğe koyma ve bu bağlamda çeşitli “ideolojik aygıtlardan” yararlanma isteğini isabetli bir analojik analizle ortaya koymaya çalışıyor.

Elbette Çınar’ın öngörü olarak ileri sürdüğü bu proje 1999 28 Şubat’ıyla birlikte rafa kaldırıldı. Bu noktada 28 Şubat’ın yeterli ve doyurucu bir eleştirisinin henüz yapılamadığı gözönüne alınırsa kitapta eksik bırakılan nokta belki de İslamcı pratiğin bu kırılmayla yaşadığı değişimin kısa dönemli olup olmadığını da anlamaya yönelik bir girişimdir. Umarım Çınar bu analizin yapılması için yetkin kalemini yeni bir çalışmada kullanarak okuyucuyu aydınlatmaya devam eder.

Kitap İslamcı hareketin reel politik alandaki görüntüsü olan RP ve SP gibi örgütlenmelerin analizini yaptıktan sonra siyasetteki etkisini günümüze kadar aktarabilmiş olan ve gelenekselci milli görüş teori ve pratiğinden ayrılan AKP pratiğini de mercek altına alıyor. Çınar bu bölümde Türkiye’de iktidara oynamak isteyen siyasi partilerin devlet imgesine olan yaklaşımının belirli sınırlarda kalması gerektiğini vurgulamakta ve koşulsuz olarak devletle barışık olma gerekliliğinin önemini anlayan AKP kadrolarının iktidara yönelmesindeki en önemli etkenlerden birisinin bu olduğu analiziyle birlikte yaşanan son süreci de değerlendiriyor.

Kitabın belki de en öğretici yanlarından biri ise yıllardır bir kent efsanesi haline getirilmiş olan ve aslı kapitalist üretim tarzından başka bir şey olmayan İslamcı ekonomi-politiğin ne olduğunun iredelendiği sayfalardır. Çınar neoliberal global konsensüse kayıtsız şartsız teslimiyet içeren İslami ekonomi ve örgütlenme modellerinin lafzolojiliğini (vaat ve umutlarla dolu ancak sistematik olmayan iç tutarlılıktan yoksun söylem) vurgulayarak bizzat AKP tarafından unutturulan “Adil Düzen” söyleminin yalnızca bir retorik olduğunu da gösteriyor.

Kısaca belirtmek gerekirse Menderes Çınar üzerinde yıllardır çalıştığı ve çeşitli makalelerle fikirlerini bizimle paylaştığı İslam ve İslamcılık üzerine yazdığı bu kitapla Türkiye’deki önemli eksikliklerden birisine, İslamcılığın bilimsel analizine bir giriş yapıyor.

 

· Ankara Üniversitesi