Fidel bir efsane

|

Fidel bir efsane A Fidel bir efsane

Küba’da 50 yıldır aşkın, ABD’nin her türlü baskısına ve zora rağmen, süren de devrimin sürekli kılınması mücadelesidir. Yapılan hataların, yanlışların içerisinde süren bitmemiş bir yol hikâyesi. Fidel, bu hikâyenin parlak yıldızı ve sembolüdür.

 

Fidel Castro bir efsane! Commandante ! Zeytin yeşili üniforması, sakakları, silahı ile her daim isyanın komutanı.

 

Şimdilerde hastalığı nedeniyle kenara çekildi, herkes Fidel’den sonra Küba’yı tartışıyor, oysa artık ne dünya ne de Küba için Fidel’den sonrası olmayacak, Fidel hep var olacak.

 

Fidel Castro deyince kuşkusuz, devrimin ardından bugüne kadar devlet başkanı olarak kalması, demokrasi ve çoğulculuk bakımından çokça tartışılır. Şekli demokrasilerde yani bugün dünyanın dört bir yanında uygulanan burjuva demokrasilerinin formu temel alındığında şüphesiz Küba’da böyle bir demokrasi yoktur. Ancak, Küba’da halkın kendi yaşamı hakkında söz sahibi olabileceği gerçek demokrasi mekanizmaları devrimin ardından inşa edilmeye başlanmış ve bugüne kadar devrimin ayakta kalmasını, halkın büyük çoğunluğunun devrimi sahiplenmesini sağlamıştır.

 

Fidel’in ‘siz bir diktatör müsünüz?’ sorusuna yanıtı ‘ben halkımın kölesiyim’ olurken, devrimin ardından da şöyle yazıyordu, “Zamanın aşındırmasına, bütün saldırılara ve her şeye karşı koyacak bir şey yapmaktayız, zaman içinde devamlı ve ebedi olacak bir şey. Halk olmadan hiç olan, halkın gücünden başka gerçeğe sahip olmayan bizler söz konusu değiliz”

 

Fidel başka bir zamanın kahramanıdır. Çünkü devrim zamanın başkalaştırılmasıdır. İmkânsızı mümkün kılan, ütopyanın vücut bulduğu andır ve sonrasında yepyeni bir hayatın kurulmasıdır.

 

Küba’da 50 yıldır aşkın, ABD’nin her türlü baskısına ve zora rağmen, süren de devrimin sürekli kılınması mücadelesidir. Yapılan hataların, yanlışların içerisinde süren bitmemiş bir yol hikâyesi. Fidel, bu hikâyenin parlak yıldızı ve sembolüdür. Ancak devrim hiçbir zaman Fidel’den ibaret olmamıştır, devrim Küba halkının emperyalizme karşı mücadelesinin sonucudur, geleceği de yine Küba halkının ellerinde olacaktır.

 

Bütün bu kavganın içinde, orta yerinde Fidel’in hayatı nasıl sürüp gitmiştir. Devrimin Fidel’e Fidel’in devrime kattıkları ve kaybettikleri nelerdir? Küba devriminin gayrı resmi tarihi biraz da Fidel’in hayatına gizlidir. Son zamanlarda Fidel’in hayatını anlatmaya dönük çalışmalar da yapılıyor. Bunların içerisinde en çarpıcısı, Marita Lorenz’in bitmez bir aşkla sevdiği Fidel’e yazdığı ‘Sevgili Fidel’. Lorenz oldukça karmaşık bir hayat hikayesine sahip, denizci olan babası ile yolu birgün Küba’ya düşer. Devrimin ertesidir, Küba’nın asi liderine aşık olur, onunla kalır. Annesi bir CIA ajanıdır, sonra kendisine CIA için çalışır ve Fidel’i öldürmeye kalkar ama her daim Fidel’i büyük bir aşkla sever.

 

Marita Lorenz, Fidel’e duyduğu aşkı ve Fidel’i olanca doğallığı ile anlatıyor kitapta. Aşkın içerisine Fidel ‘ve onun Küba’sına duyduğu nefret ve kızgınlık da yansıyor. Bu nedenle kitap Küba’ya ilişkin politik değerlendirmelerin ötesinde, yalnızca bir aşığın bir ülke olan sevdiğine, Fidel’e dair, aşkı, nefreti ve ihaneti olarak okunmalıdır.

 

Suyun Altındaki Fidel

Fidel, devrimle başka bir zamana adım atıyordu, aşka da tıpkı devrim gibi zamanın başkalaşması değil midir? Fidel ve Marita’nın tanışması Fidel’in Küba kıyısına gelen Alman gemisine kontrol amacıyla gelmesiyle başlar. Marita ona hiç de beklemediği derecede sert bir karşılama hazırlar. İlk tanışmalarının ardından daha birkaç saat geçmişken Fidel yemek sırasında peçetenin üzerine, ‘Alemanita’m, Marita için. Ebediyen Fidel, 27 Şubat 1959’ yazarak, masanın altından Marita’ya uzatır. Marita sonrasında gemisiyle Küba kıyılarından ayrılsa da geri dönmesi fazla sürmez. Fidel gidişinin ikinci gününde arar ve ‘seni özlüyorum, geri dönecek misin’ der.

 

Marita devrimin ilk ve en zor zamanlarında Fidel’in yanındadır. O karmaşanın ve yoğunluğun içerisinde gittikçe karmaşıklaşacak olan aşklarını yaşamaya çalışırlar. Manita için Fidel yalnızca aşık olduğu erkekti, ancak Fidel yalnızca bir aşık değil, daha fazlasıydı. Manita şöyle diyor, ‘O Küba’ydı, o yasaydı ve o tanrıydı, benim de tanrım. İktidarı karşısında özel bir saygı duymuyordum, ama siyaset son kertede aşkımızı yıktı’.

 

Fidel gece gündüz çalışarak yoksul Küba’nın dertlerine çare aramaktadır. Omuzlarındaki büyük yükün altında kimi zaman ezilmekte, bunalmakta, yaptığı hatalar ve çaresizlikleri onu çıldırmaktadır. Böyle bir günde Manita’yı yanına alarak ormanlık bir alana doğru gider, bir devrimin lideri olarak yüzünde her zaman var olan kararlılığın yerini bıraktığı kaygılı bir ifade ile çaresiz ve panik halinde söylenir, bağırır durur. Yoksulluğu nasıl alt edecek mesele budur, orada aklına bataklıkları pirinç tarlasına çevirmek gelir. Sonrasını Manita şöyle anlatıyor, “Fidel bir çocuk gibi suya atladı ve peşi sıra beni de çekti. ‘Yola çıkmalıyız’ dedim ‘Küba seni bekliyor’. Sakalları bayağı kötü görünüyordu, kıllarının aralarına su bitkileri dolmuştu. Hiç düşünmeden suyun içinde sevişmeye başladık. Suyun altında Fidel’in gözleri bile açıktı, sanki hayatın tek bir anını dahi kaçırmak istemezmiş gibi. O, Küba’nın yabanlığı, havası ve suyuydu benim için’.

 

CIA’in Anlayamadığı Şey

Bu aşkın büyüsü uzun sürmez, ABD’nin yok etme arzusu Manita ve Fidel aşkını da hedef alır. Manita’nın annesi CIA ajanıdır, o da bu aşka dâhil olur. Aşk masumluğunu yitirmeye başlar. Doğacak çocukları can güvenliği için bir gece Manita uyutularak alınır, Manita ise onu ancak yıllar sonra görebilecektir.

 

Manita sonrasında bir kez daha ayrılır Küba’dan. Bu kez CIA ajanı olarak, Fidel’i öldürmek için yetiştirilir. Çünkü o Fidel’e en çok yaklaşan ve yaklaşabilecek olandır. Fidel’e karşı çalışmaya başlar Manita. ‘Kahrolsun komünist Fidel’ yazan bildirileri Havana’dan atarken olabildiğince çok bildirinin arkasına ‘Fidel seni seviyorum, senin alemana’n’ yazar.

 

Sonra Fidel’i öldürmesi için gönderilir. Küba’dadır, Fidel’le birçok zamanı paylaştırdıkları oda da bu kez onu öldürmek için beklemektedir. O an vazgeçer öldürmekten. Fidel içeri girer, ‘sen burada ne arıyorsun, yoksa beni öldürmeye geldin’ der.

 

“Castro, elbisesiyle yatağa uzanmıştı, purosu ağzındaydı; gözleri bitkinlikten kapanmıştı. Önünde durdum; gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Bunu fark ettiğinde her zamanki gibi, kemeriyle lambaya astığı tabancasını aldı. Gözlerini açmadan tabancayı bana uzattı; ‘Hadi öyleyse vur bakalım beni’. Dolu silahı –kabzası sedef kakmalı, laciverde çalan siyah bir 45’likti- ona doğrultmuştum. Bir gerginliğe olsun kapılmadı; bana dikkat etmemesi ağrıma gitmişti. Sonra şöyle dedi ; ‘Beni öldüremezsin sen, kimse yapamaz bunu’ ardından uykuya daldı.”

 

Manita başaramamıştı Fidel ölmemişti. Onun umurunda olan tek şey ise Fidel’e son kez sarılabilmiş olmaktı. CIA görevi başaramayan Manita’ya özel terapi uygulamaya başladı, bir şeyler bozuktu ama neydi, onu araştırıyorlardı. Yanıtı Manita’nın kalbindeydi, ‘Fidel’i hala sevdiğim için, hayatta kalmasına izin verdiğim akıllarına gelmedi’. Aşk, CIA’in anlayamadığı şeydi.

 

 

Fidel’in Yüzünden

Fidel bu aşktan hiçbir yerde söz etmiyor. Onunla yapılan bütün söyleşilerde yalnızca kavgadan ve devrimden bahsediyor. Ama her ne olursa olsun Fidel Manita’nın gözlerinin üzerinde olduğu bilerek yaşamaya devam ediyor. Manita ise onu bekliyor, “Eğer yeterince beklersem, Fidel gelecek. Belki şafak alacısında cipiyle gelecek. Arka kapıdan girecek, yanımda oturacak ve ‘Alemanita, nasılsın’ diyecek. Ve ben mutluluktan ağlayacağım. Fidel benim ruhuma kazındı”.

 

Fidel bir efsane, Commandante ! Ve mutlaka ‘Alemanita’nın Fidel’i ve tanrısı’…

Önder İşleyen