“KILIÇ”I GÖREBİLMEK

|

“KILIÇ”I GÖREBİLMEK A “KILIÇ”I GÖREBİLMEK

Nihayet, ülkelerimiz arasındaki kardeşliği, Türk ve Yunan halklarının kardeşliğini çağdaş, daha doğrusu kadim bir dille ifade edebilen bir Türk yazarı! Osman Necmi Gürmen, en basit şeylerin bile sevgi ve dostluğun ışığında aydınlandığı bir kara ve deniz cennetinin içine çekiveriyor bizleri.

Dikkatsiz okurların ilk bakışta Anadolu manzarasının güzelliğiyle gözleri kamaşabilir, ama daha yakından bakıldığında, çokuluslu şirketlerin bu eşsiz manzarayı nasıl bir “Mayorka”ya, bir “Las Palmas”a, Doğu’nun “Florida”sına dönüştürdüğü fark edilecektir.

“Gariptir, Garipköy’de baharı beklemez toprak. Her mevsim yeşerir yaban tohumu.” Kaderin birleştirdiği, siyasi süreçlerinse ayrı düşürdüğü bu saf, temiz insanların durağan hayatlarının dramına sahne olan “cennetin” iklimi işte böyledir.

Aslında bu romana konu olan insanların birbirleriyle ve çevreleriyle kurdukları ilişkiler ve mücadeleleri, Hemingway’in İhtiyar Adam ve Deniz romanında tarif edilen mücadeleden çok daha zengin. Burada ana tema, konuşma tarzlarına kadar birbirine benzeyen, tek ve ortak bir hassasiyette birleşen ve birbirine karışan Türk ve Yunan halklarının ortak bağlarından oluşan büyük ilişkiler ağıdır.

*

Osman Necmi Gürmen’in, büyük bir zevkle okuduğum, salt izlenimciliğin ötesinde, insanları seziş yönünden de etkileyecek ve sarsacak bu ikinci romanında bir değil birkaç tema, tek değil çoklu okuma imkânları dikkati çekiyor.

Her şey, dost iki aile sakin gündelik hayatlarını sürerken, doğa yasalarının canlıları ya da varlıkları ortadan kaldırmasıyla başlar. Türk çobanı Kâni, tilkinin parçaladığı sevgili pilicinin yasını tutmaktadır; dostu Yunanlı balıkçı Yanni, gözden kaybolan sevgili pilicin çamurdan heykelciğini yaparak, sembolik de olsa, onu belleklerde diriltmeye çalışmaktadır. Nafile bir gayretle birbirlerine düşman edilmeye çalışılan Kâni’yle Yanni, pilicin “katilini” yakalamak için birlikte tırmanırlar dağa. Orada, kayaların tepesinden, suyun yüzünde, o el değmemiş güzelliğiyle uyuyakalmış kılıçbalığını birlikte görürler. Bu uykuya dalmış kılıç, ismi pek anılmayan, ama her satırda mevcut olan “Kıbrıs”ın sembolüdür.

*

“Yeryüzü yaratık dolu, yerler birbirlerini, tavuk da yok olur! Olur! Ama o düzenli kubbede, gecenin meşalesi ay nasıl kaybolur? Onu kim yuttu?”

İşte, romanın merkezi sorunsalı, okuyucunun önünde açılan ikinci pencere: Kümesi boşaltan tilkide, keçilere dalan sırtlanda bitmiyor mesele, gök kubbedeki mehtap yok oluveriyor! İnsanlık âleminin balta girmemiş ormanlarını paramparça eden mücadelenin sembolü... Kardeşlik bağıyla bağlı bu ikilinin dramı, böylece kardeşi kardeşe kırdıran bir trajediye dönüşüyor. Değişmeyen köy geleneklerine bağlı, Kâni’nin oğlu Halil; ihtirasıyla modernizmi olduğu kadar uyuşmazlığı da köye getiren, Yanni’nin oğlu Niko; babalarının zeytin ağacının üstünde kurdukları zifaf odasını benimseyen, Halil’e âşık, Yanni’nin kızı ahu gözlü Aliki; İstanbul’da okumaya gidip katı sözlerden, kırıcı hareketlerden başka bir şey öğrenmeyen Ayşe. Romanın içerisinde başka “çiftler” de beliriyor: Politikacı papaz Haralambos ile onun Türk muadili Hasan Cuma. Küçük pazar kayığı “Pırpır” ile Niko’nun Amerika’dan getirdiği, radarlarla donatılmış “Gırgır”. Önce turist, sonra girişimci Adam ve Eva... Kardeş katili bu “çiftler,” niyetleri ne olursa olsun, öykünün ana karakterleri Yanni’yle Kâni’yi birbirlerine düşman etmeyi başaramayacaktır. İkilinin arasındaki ilişkinin insani boyutunun içerdiği tutkuyu, kitabın ilk satırından itibaren çok ustalıklı bir şekilde betimlenen sedir ağaçları temsil etmektedir belki de: Tilki saldırana kadar, pilicin gerçek kıymeti anlaşılmaz.

Günlerden bir gün “Mihali oğlu Yanni’yle, Osman oğlu Kâni, jandarmalar arasında, patikadan aşağı inerken belirir.” O canım yaşamın sonuna gelinmiştir artık. Yanni, kayalıkların altında yatan kılıcın bir av değil “ümit” ışığı olduğunu anladığında iş işten geçmiştir; koca balık yaralanmış, diplerde ölümü beklemektedir.

Kılıçbalığı, bir köpekbalığı değildir! Düşman illa “öteki” değildir.

*

Doğu’nun hâlâ bakir kalabilmiş bu bölgesini sevenler, romanın konusunu sadece, moda ve turizmin işgalinden hemen önce yarımadaya dikilen otellerin öyküsü olarak anımsayabilir... Oysa benim bu romanı sevmek için, kökü içinde saklı nedenlerim var.

Bu roman bana Anadolu’mun topraklarını, kaybolmuş cennetimi hatırlatıyor. Balıkçı Stelyo, o küçük tüccar, ada ile doğup büyüdüğü liman arasındaki gidiş gelişleriyle, geçiş dönemlerinin ölümsüz sembolü değil mi?

Kitabın sonuna doğru “gün geç doğuyor, gece erken basıyordu Stelyo’nun evinde.” İpler koptuktan sonra, şaşılır mı buna?

 

Bu masum insanların günahı neydi? Günlük iaşelerini çıkardıkları o toprağın, kodaman kapitalistlerin göz diktiği bir yarımadayla sınırdaş olmasının dışında. Kitabın başında zikredilen atasözü gibi, “balık baştan kokar!”

Türkler kadar Yunanlıların da bilmesi gereken bir söz.

*

Yazar, gerek Yunanlıların, gerekse Türklerin eylemlerine aynı mesafeden bakmayı başarıyor. Kâni’nin dediği gibi, gidip kimseden bir şey istememişlerdi, “onlar” gelip Yunanlıyla Türkün huzur içinde yaşadıkları köyün altını üstüne getirmişti. Kâni için “Doğduğu günden beri huzur içinde yaşadığı bu toprak barışla eşanlamlıydı.”

Evet, “Kalsa... cehenneme dönmüştü cennet! Gitse... nereye?”

*

Osman Necmi Gürmen, sıradan insanların yaşamları üzerinden, yüzyıllardır süregelen, Yunanı, Türkü birbirine düşürmüş politik entrikalarla hesaplaşıyor. Gel gör ki, bu iki ülkeyi ayıran körfez köpekbalığının inidir artık.

Köpekbalığının kendisi değil, sadece korkusu!

Gerçek değil, gerçeğin aldatıcı bir kopyası.

Bu öyküde, Yunan tarafının davranışını temsil eden, Yanni’nin oğlu Niko, Garipköy’ü hep küçümsemiştir: “Delik imiş, kuyu gibi yer imiş burasi! Ölmemişiz ma gömülmüşüz! Mezarliktir burasi?” Niko için olduğu gibi, her “Ulysses” hayranı için de çare Kanada’dır, Amerika’dır.

Serüven peşinde pek koşmayan Kâni’nin kızı Ayşe, İstanbul’dan öteye geçmez. Kardeşi Halil ise daha istikrarlı bir görüşe sahiptir: Bu toprağı bırakmaya, savuşup gitmeye hiç taraftar değildir. İşte burada Halil’le Aliki’nin birlikteliği gerçek anlamına kavuşur; mistik bir gönül bağı ile birbirlerine bağlanmışlardır, tıpkı babalarının bir “bütün” oluşları gibi. “Yanni doğruldu, kolunu Kâni’nin omzuna dayadı, tepelerden alçakları taradı.”

Bu şatafatsız sevgi bağını yerle bir etmek için ortaya çıkan, emperyalizmin en basit halidir. Sevgiyle dolu gündelik bir yaşamı yansıtan bu ölçülü eserin daha 38. sayfasında, yabancı turist Eva’yı tavlamaya uğraşan, gürültücü “Pırpır”ın sahibi Stelyo’nun Lovelock marka sigara paketinin içinden kendini gösteren de aynı emperyalizmdir.

*

Şu ana kadar eserin genelgeçer edebi özelliklerinden çok dış görünüşüne, Yunan-Türk cemaatleri arasındaki ilişkilere, çelişkilere değindim. Türk kahvesini höpürdeterek hayale dalan, demek istediğim, belli bir hedefe varma kaygısı olmayan okurlar için, iç âlemlerine doğru başından sonuna kadar yudum yudum tadacakları lezzetli bir yolculuk olacaktır bu roman.

“Uykusuz geçen gecede, kısılan burnu, yaşaran gözleri, uzayan sakalı, sarkan bıyıklarıyla, Kâni’nin gözüne kekeme baykuş gibi göründü Samson.” Bu kitabı okuyanların “Samson”luktan sıyrılıp, Yanni’yle Kâni’nın yanında, ormanlık yamaçların ardından, “uçların ötesinde”ki tepelerden toprağı, denizi, su yüzünde uykuya dalmış “kılıç”ı görebilmeleri, benim bütün temennim.

Vasilis Vasilikos

(Eserin, Éditions Gallimard tarafından yayımlanan Fransızca baskısı için, Ecevit’le Karamanlis’in Montreux’deki görüşmelerinin arifesinde kaleme alınmıştır.)

çev. DENİZ ERBAŞ