Yoksulun hanesinde medya

|

Yoksulun hanesinde medya A Yoksulun hanesinde medya

BURAK ÖZÇETİN

Geçtiğimiz aylarda “Kent yoksullarının günlük yaşamında medya” alt başlığı ile raflarla buluşan bir kitap “Medya ne ki… Her şey yalan”. Hakan Ergül, Emre Gökalp ve İncilay Cangöz tarafından Eskişehir’de yürütülen bir TÜBİTAK projesinden hareketle kitaplaştırılmış olan çalışma, Türkiye’de medya kullanımı ile ilgili değerli bir kesit sunuyor okuyuculara. Çalışma, yoksul hanelerde medya kullanımının ve medya metinlerinin alımlanışını sorunsallaştırıyor. “Yoksulluğun en yakıcı halinin hane içine denk düştüğünü” söyleyen yazarlar araştırmaya konu olan örneklemi şu şekilde tanımlıyorlar: “Bu kitabın sayfalarında karşımıza çıkan yoksullar, izleyici ölçümlerinde “D ve E” kategorilerine sıkıştırılan, suç ve şiddet öykülerinde, trajik haberlerde adları geçmedikçe medyada görün(e)meyen, düşük gelir sahibi olmalarının yanı sıra eğitim ve sağlık alanında da bir dizi eşitsizliğe maruz kalan, demokratik hakların ve özgürlüklerin kullanımında sorunlarla karşılaşan, sahip oldukları oy potansiyeliyle politik yapının oluşmasında göreve çağrılırken, seçim sonrası karar alma süreçlerinde en fazla ihmal edilen topluluklardır” (s. 17).

Nicel ve nitel yöntemlerin kullanıldığı araştırmada Eskişehir’in Yıldıztepe ve Gültepe mahallerinden 15 hanede izleyici etnografisi yapılmış, 208 hanede (546 kişi) anket uygulanmış... Yoksulların medyaya yaklaşımı, yoksulların medyada yoksulluğun temsiline yaklaşımları, kent yoksullarının hanesinde medya (radyo, televizyon, internet, ev/cep telefonu sahipliği, gazete okur yazarlığı vb.) ve yoksul hanelerde medyanın cinsiyeti kitabın ele aldığı başlıca konular.
Çalışma, kent yoksullarının medya ile ilişkisinin karmaşık bir süreç olduğunu; konunun basit formüllerle ele alınamayacağını sürekli olarak hatırlatıyor okuyucuya. Medyanın izlerkitle üzerindeki etkisinden ziyade; izlerkitlenin gündelik yaşamında medyanın oynadığı role odaklanıyor.

TV: HEM KAÇILAN HEM DE KOVALANAN
“Medya ne ki”, medyanın kent yoksullarının gündelik yaşamındaki öneminin altını çiziyor. Bu kısa tanıtım yazısında televizyon örneğini ele alalım. “Yoksulun hanesinde medya” alt bölümünde televizyonun yoksulların hanelerindeki merkezi ve önemli konumu, çoğu hanede evdeki diğer eşyaların konumunun televizyona göre konumlandırıldığı bulgusu ile vurgulanıyor (71). Araştırmaya dahil olan her hanede televizyon olduğu, hanelerin yüzde 34’ünde iki, yüzde 7’sinde ise üç televizyon olması bu merkezi konumu pekiştirir nitelikte bulgulardır. Yazarlar televizyonun hane üyelerinin birbirleriyle iletişimlerinde ve hane atmosferinin inşasında son derece etkili bir rol oynadığını ifade ediyor...

TEZAHÜRATLA TELEVİZYON İZLEMEK
Kitap, alımlama problematiğinin ötesine geçip televizyonun (ve diğer iletişim araçlarının) gündelik hayat pratikleri içerisindeki yerine, bu pratikler tarafından koşullanma ve bu pratikleri şekillendirme biçemlerine yoğunlaşıyor –ki kanımca çalışmayı değerli kılan nokta da bu. Örneğin, televizyonla gerçek hayat arasındaki geçişler, televizyonun ve ekrandan “saçılan” fantastik çerçevenin “gerçek” hayatla buluşma noktaları ele alınarak vurgulanıyor. Adanalı dizisindeki köpeğin adının mahalledeki köpeğe verilmesi; televizyon dizisinde nikâh kıyıldığında aile bireylerinin “duyulan coşkunun ifadesi olarak” olayı alkışlaması; muhafazakâr bir ailenin yarışma programındaki yarışmacıyı “Haydi Ebru, haydiii! Haydi! Bismillahirrahmanirrahim. Ya Allah! Ya Bismillah!” tezahüratıyla destek vermeleri gibi olaylar bu duruma örnek gösteriliyor (93-94).
  
Araştırmacılar toplumsal cinsiyet rollerinin televizyon izleme pratikleri ile ilişkisini “televizyon programlarının kültürel tüketiminde toplumsal cinsiyete ve yaşa bağlı anlamlı farklılıkların” saptadıklarını söyleyerek vurguluyorlar: “En belirgin fark olarak, haberler ve tartışma programları yetişkin erkekler tarafından, kadınlara ve çocuklara oranla daha fazla ilgiyle tüketiliyor; ana haber sonrası yayınlanan diziler ve gündüz kuşağı programları ise yetişkin kadınlar tarafından yüksek bir oranla izleniyor” (150). Araştırmaya dahil olan kadın izleyiciler televizyonu çocuklardan ve kocalarından “fırsat kaldıkça” izleyebiliyorlar. Katılımcı gözlemlerde kadınların program tercihleri hafife alınıyor, aşağılanıyor ve kadınların da çoğu durumda bu durumu içselleştirdikleri ya da içselleştirmek zorunda kaldıkları vurgulanıyor.

Yazarlar, bu farklılaşmanın “bireysel” ve “keyfi” olmaktan çok eril iktidarın eşitsiz ve hiyerarşik yapısı ile açıklıyorlar. Bu ilişkilendirme, araştırmanın Türkiye’deki izlerkitle çalışmaları içerisindeki özgün konumunu pekiştiriyor. Araştırma bulguları hane içerisinde erkek iktidarının kurulma, içselleştirilme ve yeniden üretilme uğraklarını “yoksulluk habitusunda cinsiyet rejimi” başlığı altında tartışıyor. Bir bütün olarak araştırmada Pierre Bourdieu’nun “habitus” kavramsallaştırmasının medya kullanımı analizi için verimli bir açıklayıcı çerçeve sunduğuna işaret ediyor. Araştırmanın eksik noktası ise bu bağlantıyı yeterince derin bir şekilde ele almaması, Bourdieu’cu araştırma gündeminin olanaklarını ve ufkunu –diğer kültürel pratikleri ve tercihleri de hesaba katmak suretiyle– tam olarak zorlamamaları.