Aydınlık yarınlar için

|

 Aydınlık yarınlar için A  Aydınlık yarınlar için

EMİNE KINACI

Kardelenler, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin 2000 yılından bu yana yürüttüğü bir proje. Amacı ailelerinin maddi yetersizliği nedeniyle öğrenimlerine devam edemeyen kız çocuklarına eğitimde fırsat eşitliği yaratmak ve kızların meslek sahibi, ufku açık "birey"ler haline gelmelerini sağlamak. Ancak bu kulağa çok hoş gelen projenin nihai amacına ulaşmasında ne kadar çok engelin aşılması gerektiğini,  ışığa doğru giden yolların ne kadar engebeli olduğunu, Zehra İpşiroğlu’nun Cumhuriyet Kitaplarından çıkan “Aydınlanan Yollar” adlı röportaj kitabı çok açık bir biçimde ortaya koyuyor. Yıllardır Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinde çeşitli çalışmalarda bulunmuş olan İpşiroğlu, aslında Kardelenlerin öykülerine yabancı değil. Ne var ki yazar, bir şeyi bilmekle yaşamak arasındaki farkın ne kadar büyük olabileceğini, Kardelenlerle söyleşiler yapmak için Van’a yaptığı gezide daha iyi anladığını belirtiyor. Aynı bilinçlenmeyi kitabın okuru da yaşıyor, çünkü İpşiroğlu’nun toplumsal cinsiyet odaklı Doğu Anadolu resmi duyarlı, yargısız ve olabildiğince çok yönlü bir bakışla çizilmiştir.

Kitabın birinci bölümünde, Van ve çevresinde yaşayan Kardelenlerle yapılan söyleşiler, ikinci bölümünde ise, kendini gerçekleştirme yolunda önemli adımlar atmış olan iki kadının detaylı portreleri yer almaktadır.  Van’ın şehir merkezinden başlayarak giderek daha küçük ve uzak köylere uzanan yolculukta, çoğu takma isimleriyle karşımıza çıkan kızlara kulak veriyoruz. “Kızların çoğunun içi öylesine dolup taşıyordu ki, onları sadece ve sadece can kulağıyla dinleyerek de destek olabildiğimizi ayrımsamıştık. Konuşmak istiyorlardı, anlatmak, dertleşmek, her şeyden önemlisi de ciddiye alınmak…”.(s.26)

Doğu Anadolu’da yaşayan kızların okula gönderilmemelerinin başlıca nedenlerinden biri maddi yetersizlikler, ancak feodal yapılanma, töreler ve şiddet, onların önündeki önemli diğer engeller. Kulaklıkla müzik dinlediği için babası tarafından öldürülme tehlikesi ile karşı karşıya kalan kız uç bir örnek gibi dursa da, okula giden kızların çoğunun en büyük korkusu adlarının çıkması ve babalarının bu nedenle onları okula göndermekten vazgeçmeleri ya da her an okuldan alınıp evlendirilmeleridir. Ercis’te kendini işine adamış bir beden öğretmeninin desteği dışında hiçbir destek görmeden milli atlet olacak kadar başarı gösterip, yine de her an evlendirilmek için, ya da babası artık uygun bulmadığı için okuldan alınabileceğinin korkusuyla yaşamak nasıl bir duygudur acaba? Öğretmenlerin ya da dernek yetkililerinin her tür çabalarına karşın, yine de kızını okula göndermeye ikna edilemeyen bir baba bu gücü nereden almaktadır? O kadar çok soru takılıyor ki insanın aklına kitabı okurken

Kitap çok kolay okunmuyor, çünkü okurken yaşadığınız yoğun duygularla baş etmek durumundasınız. Yine de tüm baskılara karşın ayakta kalabilen, bölgenin eril sistemi içinde kendilerine bir yer açmayı başaran kadınlara hayranlık duyuyorsunuz.
Bazı annelere duyduğum gibi, çünkü okumak isteyen kızların en büyük destekçileri, eşlerine, geleneksel sistemin sürekli yeniden üretilmesini sağlayan babaannelerinin şiddet dolu baskılarına direnen anneleri oluyor:  “Kimse sevmez bizi.” Neden? … “Buraya geldik geleli hor görürler bizleri,” diye yakınıyor anne içini çekerek. “… İnşallah kızlarının başlarına bir şey gelir de aklı başına gelir gibi ileri geri laflar ederler. Çekemezler ne kızlarımı, ne de beni… Bir gün bile tatlı bir söz işitmedim ben bu insanlardan..”(s. 104)  İlköğretimi bile bitiremeden evlendirilmekten kurtulan ve okumayı başaran kardelenlerin çoğu, öğretmen, polis, avukat ya da doktor olmak istiyor. Çünkü bu meslekler sayesinde kadın olarak yaşadıkları çevrede kabul görecekler, belli bir güce sahip olacaklar ve diğer kızlara ve kadınlara yardımcı olabilecekler.

Kitabın ikinci bölümünde bütün baskılara karşın İstanbul’da üniversite eğitimi alan iki genç kadının, bize sıradan gibi gelen bir yaşamı sürdürebilmeleri için verdikleri mücadeleye tanık oluyoruz.  Yıldız ve Elif, geldikleri çevrede kadınlara öngörülen toplumsal kimliği reddederken yaşadıkları bocalamaya karşın hayallerinin peşinden gitmeyi sürdürüyorlar. Oysa bir kişinin yakın çevresinin onayını almadan, sürekli dışlanarak ve ötekileştirilerek yaşamasının getirdiği duygusal yük hiç de hafife alınacak bir yük değildir. Aidiyet duygusu ve çevresi tarafından onaylanma, bireysel kimliklerin gelişiminde çok önemli bir yer tutar. Bazı kızlar hayalleri ile geldikleri çevrenin geleneksel yapısı arasındaki dengeyi daha kolay kurabilse de, birçoğu onun getirdiği ağır yük altında eziliyor. Sonuçta İpşiroğlu’nun kitabını bitirirken de ifade ettiği gibi: “Kitabıma “Aydınlanan Yollar” adını verdim; ama şu da bir gerçek ki, yollar kendiliğinden aydınlanmıyor.” Onların desteğe ihtiyacı var.

İpşiroğlu, Slavoy Zizek’in, “en çok öykülerini bilmediklerimize düşman oluruz” ifadesinden yola çıkarak kitabının amacını şu şekilde ortaya koyar: “… bizim birbirimizi tanımamız, birbirimizin sesine kulak vermemiz, öykülerimizi dinlememiz kafamızdaki klişeleri ve önyargıları kırmanın tek yolu. Ancak bu yolla insandan insana bir bağ kuruyor, böylece farklı bir duyarlılık elde edebiliyoruz.” (s. 17)
“Aydınlanan Yollar”da İpşiroğlu, işte böylesine bir duyarlılıkla kadın sorunlarına eğiliyor, uyuşturucu ticareti ve terör gibi arka plan gerçeklere de değinen çok yönlü ve yargıdan uzak bir Doğu Anadolu panoraması sunuyor.