‘KÖY ÖĞRETMENİ’ MİTOSUNUN SONU: İki Dil Bir Bavul…[*]

|

‘İki Dil Bir Bavul’, Türk eğitim sisteminin nasıl bir farsa dönüştüğü-nü, bu konuda yazılabile-cek ciltler dolusu kitaptan daha özlü, daha yoğun bir biçimde gösteriyor hepimize

“Kullanılması derecesinde
keskinleşen tek alet dildir.”[1]
İkisi de yanılmıyorsam aynı zamanlarda girdi vizyona… Biri, gösterime girdiği ilk üç günde izlenme rekorları kırdı; tüm “Mehmetçik medya”dan övgü üzerine övgü aldı, askerî rical ve MHP’lilerin tam kadro teşrifine mazhar oldu, Deniz Baykal hayranlığını ifadeden geri durmadı. Şimdi rivayet o ki, AKP’nin şu günlerdeki Kızılcahamam kampında da gösterilecekmiş…[2] Hâlen vizyonda olduğu salonlar, tıklım tıklım. Nefes’ten söz ediyorum.
İkincisi ise, Altın Portakal festivalinden, Uluslararası Ortadoğu Filmleri Festivali’nden, Adana 16. Altın Koza Film Festivali’nden aldığı ödüllere, pek çok film eleştirmeninin haklı övgülerine karşın, yurdumun “standart” seyircisi (bu, galiba genç, işsiz ya da öğrenci ve de erkek profiliyle boy gösteriyor) tarafından “pek” tutulmaması bir yana [“ne zmn biticek dedigim çok sıkıcı ve asla 9 milyona değmeyen bir film (hem de öğrenci 9 ytldi) ben de yorumlara kanıp gittim ama hakkaten değmezmiş..ztn bir olay oldugu da yok belgesel gibi birşey..türkiyenin doğusunun gerçekliğini göstermiş”, diyor bunlardan biri, film hakkında görüşlerin kaleme alındığı bir sitede. Bir diğeriyse ekliyor: “çok güsel bir film gerçekten aslında biz filmin gerçeklik payı olduğu için sevioyruz yani bu film gerçekleri yansıtıyo.acı gerçekleri..güneydoğuda çocukların çoğu ana dili türkçe yerine kürt.çe öğreniyo buna gerçekten bir dur denmeli bu belkide bir filmle bile olabilir...” (Not: yorumları harfine dokunmadan veriyorum - SÖ)], gösterimde kalabildiği tek-tük kentlerde, sinemaların en ücra, en küçük salonlarında “unutuluşa terk edildi”… Doğru tahmin ettiniz; bu sefer de İki Dil Bir Bavul’dan söz etmekteyim.
Duydunuz, ya da gördünüz; ilk tayini Kürt illerinden birinin “orda bir köy var uzakta” kıvamındaki bir mezrasına çıkan Denizlili -ve tabii ki bir kelime bile Kürtçe bilmeyen- çiçeği burnunda ilkokul öğretmeni ile çoğu hiç Türkçe bilmeyen öğrencilerinin bir öğrenim yılına sığdırılmış öyküsü… İki gencecik yönetmenin sırtlarında kameralar, ilk görevine yol alan Denizlili delikanlı, Emre Aydın’ın peşine takılıp düş kırıklıklarını, “yabancı”lığını, yalnızlığını, açarsızlığını gün be gün kaydettikleri belgesel. Yapyalın, kısacık, sıcacık…
Ama olanca yalınlığı içerisinde devasa bir iş başarıyor; tanrı kadar eski bir mitosu yerle bir ediyor: “Öğretmenler; yeni nesli  Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri sizler yetiştireceksiniz, yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin becerinizin ve fedakârlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Cumhuriyet: fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar ister. Yeni nesli, bu özellik ve yetenekte yetiştirmek sizin elinizdedir,” “Sizler Cumhuriyet meşalesiyle bu yurdun en ücra köşelerini aydınlatacak, ayak basılmamış mezralara medeniyet, mini mini yavrulara ilmin ve fennin ışığını götüreceksiniz,” “Sizin başarınız, Cumhuriyetin başarısı olacaktır” güzellemeleriyle sırtı sıvazlanıp dağ başlarında, kuş uçmaz, kervan geçmez mezralarda kaderlerine terk edilen “idealist köy öğretmeni” mitosunu. Başlıca aksesuarı beş sınıf için toz toprak içerisinde tek bir köhne derslik, kırık sıralar, bir Atatürk büstü, ancak kağıt sıkıştırılarak kapanan sınıf kapısı, kimbilir kaç yıldır tedavüldeki rengi atık kağıt bayraklar, dersliğin yıllardır boya badana görmemiş duvarlarına rastgele asılı “Ali top at, Leyla lale al” fişleri, krepon kağıdından şeytan merdivenleri… ve okul bitişiği suyu akmayan, tek odalı harap bir lojman, bir yer yatağı, kırık dökük bir ocaktan ibaret bir mitos. Yalnızca uzaktaki annenin kaygılı sesiyle zaman zaman delinen kesif bir yalnızlık. O dünya güzeli, üzüm gözlü çocukların hasada, -çoğu zaman da binlerce kilometre uzağa, pamuğa, tütüne- gittiği, evde kalanların bir batın sonraki kardeşlerine bakmak zorunda olduğu, zaten devam etseler de dilinden anlamadıkları için, nereye yerleştireceklerini, ne yapacaklarını bilemedikleri için sıkılıverdikleri, yılıverdikleri devamsız dersler… Aralarında başka bir yıldızdan gelmiş gibi duran, hâllerinden anlamaya gayretli, iyi niyetli bu son “yaban”a, “ben apartmanda yaşıyorum biliyor musun, suyun, elektriğin kesilmesine alışık değilim,” diyen yolunu şaşırmış genç uzaylıya nasıl davranacaklarını, nereye koyacaklarını bilmeyen köyün erkekleri… Okulu “Çocuklar ordayken hiç değilse kafamızı az dinliyoruz” diye seven köyün kadınları… “Yabancı dil lazımdır; çocuklarımız hiç değilse orada Türkçe öğreniyorlar”dan ibaret bir eğitim “heves”i…
İlk tayini 2008 öğrenim yılında çıktığına göre Emre, belli ki Eğitim Fakültesi mezunu. 2000’li yılların sonlarında 23-24 yaşlarını süren bir genç adam. Yani öğretmenlik eğitimini “düşük yoğunluklu savaş”ın “o” coğrafyayı kavurup “bu” coğrafyayı çürüttüğü yıllardan sonra; Kürt partilerinin birbiri ardı sıra kapatılıp açıldığı, bunlardan bazılarının parlamentoya girmeyi başardığı, Kürt illerinin büyük bölümünde HADEP-DEHAP-DTP hattından belediye başkanlarının seçildiği; Kürdistan coğrafyasında yüzbinlerce kişilik gösterilerin düzenlendiği,  “Kürt sorunu” konusunda kilolarca mürekkep akıtıldığı, tonlarca kağıdın kullanıldığı, TV ekranlarında hemen her gece bir sürü “aydın”ın, asker ya da sivil bir çok “uzman”ın boy gösterdiği, kâh “milliyetçi”, kâh “demokratik” şahlanışların birbiri ardı sıra patlak verdiği… Özetin özeti, kimsenin Kürt sorunu karşısında bigane kalamayacağı bir ortamda tamamlamış eğitimini…
Ve besbelli ki, öğretmenliği öğrenirken hiçbir hocası, kur’ası çekilirken hiçbir Milli Eğitim görevlisi kendisine, vaz geçtim çok dilli eğitim sistemi, anadilde eğitim, kültürel haklar vb.’nden; “Evladım, bak, ülkemizin Güneydoğusunda Kürtçe diye bir dili konuşan insanlar yaşar; bunların çocukları genellikle Türkçe bilmez, tayinin buralara çıkarsa şöyle şöyle davran,” diye akıl vermeyi dahi akıl etmemiş. Ne bileyim, iki kelime olsun Kürtçe öğrenmesini salık veren çıkmamış… Emre bir bavuluyla gelmiş, Yılmaz Erdoğan’in şiirinde dediği üzere, “bir ülkeden, bir iç ülkeye…” Bir de, bilincinin gerisindeki, o artık kâh bir karabasana, kâh bir karikatüre dönüşen, “Cumhuriyet öğretmeninin misyonu”na dair diktum’la:  “Milliyetin çok açık niteliklerinden biri dil’dir. Türk Milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk düşüncesine bağlı olduğunu iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz.”[3] Bu nedenle de bir türlü anlayamıyor her hafta başı okul bahçesine sıra sıra dizdiği Kürt bebelerine okuttuğu “And”ın onlar için koro hâlinde bağrışmanın şamatasından başka bir anlama gelmediğini… Ya da 23 Nisan’daki kısa söylevin yankılarının belleklerden çuval yarışının patırtısı içerisinde silinip gideceğini… Veya o her birine mecburen “pekiyi”lerle dolu karnelerini dağıtıp otomobiline binerek memleketine doğru yola koyulur koyulmaz soluğu su kenarında alan çocukların öğrendikleri her Türkçe kelimeyi bir sonraki okul yılına dek neden unutacaklarını… Anlamıyor… Belki de umursamıyor…
•••
Evet, İki Dil Bir Bavul, Türk eğitim sisteminin nasıl bir farsa dönüştüğünü, bu konuda yazılabilecek ciltler dolusu kitaptan daha özlü, daha yoğun bir biçimde gösteriyor hepimize. Yalnız öğrencilerin değil, öğretmenlerin de kuşaktan kuşağa salt ezber zoruyla tekrarlayageldikleri bir müfredatın hayatla ne denli ilişkinsizleşmiş olduğunu… Suyun Batı yakasındaki işlevselliği fazlasıyla tartışmalı bu köhnelik yığınının öte yakaya geçildiğinde, uygulayıcısının dahi paçasına yapışan dev bir “absürdite”ye dönüştüğünü…
Ve film bizi öğrencileri üretken kılmayı hedefleyen, evrensel olduğu kadar yerel bilgiye de kayıtsız kalmayan, müfredatının hazırlanışı tüm topluluğun katılımıyla gerçekleşecek, toplumsal ve kültürel gereksinimlere duyarlı, anadil eksenli, kuramsal olduğu kadar pratik bir öğrenimin zaruretini anlatıyor.
En büyük başarısı da nedir, biliyor musunuz? Hiç bağırmadan yapıyor tüm bunları… Bu nedenledir ki tüm Eğitim Fakültelerinde, ders malzemesi olarak gösterilmesi, tartışılması gerek …
19 Kasım 2009 19:45:05, Ankara.
[*] Newroz Gazetesi, Yıl:3, No:112, 3 Aralık 2009.
[1] Washington Irwing.
[2] Hürriyet, 19 Kasım 2009.
[3] Önder Mehmet, Atatürk’ün Yurt Gezileri, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., Ankara, 1998, s.8.
SİBEL ÖZBUDUN