Bildiğini okuyan değil, bildiğini yazan biriyim

|

Bildiğini okuyan değil, bildiğini yazan biriyim A Bildiğini okuyan değil, bildiğini yazan biriyim

YAĞMUR YAĞMUR

Karga Zarif, doksanlı yıllarda ivme kazanan genç kuşak öykücülüğün önemli isimlerinden Murat Yalçın'ın 10 öyküden oluşan son eseri. Renkli üslubu ve zengin anlatı evreniyle öne çıkan eser, kah modern öykünün kah Anadolu anlatılarının olanak verdiği bilgelik ile ironinin iç içe geçtiği hikayelerinde, yaşadığımız çağdaki 'çırpınışın' dokunaklı portresini çiziyor. Yazmak kadar yazı üzerine düşünen ve üreten, edebiyata 'objektif' bir gözle bakmanın önemine de değinen yazar ile “Ana rahminden çıktım koştum pazara, bir kefen alıp döndüm mezara" tümcesiyle noktaladığı  Karga Zarif'i ve edebi dünyasını konuştuk...

»10 öyküden oluşan Karga Zarif kitabınızı hangi duygularla yazmaya başladınız?
Son üç yılda yazabildiğim öykülerle kurdum kitabımı. Kadınların konuştuğu öyküler birçoğu. Dönüp baktığımda fark ettim. Bazıları benim için yepyeni yolları, yönleri işaretliyorlar ama bazıları da daha ilk kitaplarımın (Aşkımumya ile Hafif Metro Günleri’nin) seslerinden güç alıyorlar.
Öyküleri yan yana getirip topluca bakınca adı “Janjanlı” olan bir kitap belirdi. Gerçekten de aşırı renkli, alacalı, yanardöner geldiler bana; hem dilleri, anlatımları bakımından hem de girdikleri mevzular açısından. Orhan Duru’nun bir kitabına Yeni ve Sert Öyküler demesi gibi ben de “Janjanlı Öyküler” demek istiyordum aslında ama nitelemek de hoşuma gitmiyordu. Neyse, sonunda editörüm Faruk Duman telefonda son kez, “Karga Zarif olsun mu?” dediğinde bağdan üzüm taşıyordum. Dere geçerken eşeğin yuları kurtuldu elimden. Dolayısıyla uzatmadan, “Tamam olsun!” deyip eşeğin peşinden koşmak zorunda kaldım. Faruk gülecek ama, değiştirmem o kadar kolay olmazdı yoksa!

»Eserde gerek modern öykünün gerekse Anadolu anlatılarının izdüşümleri mevcut. Mesela; “Bana Hikaye Anlatma ya da Çıkmamış Cana Son El Ateş” adlı mektup tarzındaki öyküde bu hisssiyat çok öne çıkıyor... Modern anlatıyla bir çatışma hali seziliyor eserde... Neler söylemek istersiniz bununla ilgili?
Modern anlatı bu sözleri dışlamıyor ama öte yandan tam da size “çatışma hali” gelen durumlar kalemi ele almama neden oluyor. Başından beri bu böyle. Çatışık durumları “dil”in / “yazın”ın bastırmasına fırsat vermemeye çalışıyorum yazarken. Bazı şeyler yan yana konulmazsa görülemezler. Sözgelimi 1988-90 arası yazıp ortaya çıkarmadığım bir çanta dolusu öykü karalamasına baktığımda da benzer pasajlar gözüme ilişiyor. Nitekim, kitabın “Kibrit Suyu” öyküsündeki anlatıcı şöyle bir söz geveler kendi kendine: “Ne garipti şu kitaplar, yaşamdan gelip yaşama dönüyorlardı, bir biçimde.” Yazarken hayatımda duyduğum seslerle kitaplardan okuduğum tümceler dolanıyor kalemime. Bu iki farklı iplikle bir örnek çıkarmaya çalışıyorum. Yani bana çarpan, bana dokunan ne varsa onlar iç çeperlerimden geçip süzülüyor.

»Yine aynı öyküde yazarlık ikiye ayrılarak kategorize edilmiş... “Bir, baba yazar vardır bir de ana yazar. Baba yazarlar, dünyanın, toplumun, insanların sorunlarını ele alan, gelişmeleri dünya sazına düzen verenin buyrukçu diliyle eleştiren aydınlıkçı, humaniterlerdir. Ana yazarlarsa bireyin sıkıntılarını, doğayı, kediyi, kederi ve aşkı...” Son öyküde ise “Kırılmış çetin cevizdir metin, yoz tarlada obruktur şiirse” şeklinde bir tanımlama var. Yazın sanatıyla konuşan, yazı ile hesaplaşan bir üslup ön planda...
Kurmacadan çok kuramsal kitaplar okurum. Yazma eyleminin, uğraşının kendisi üstüne çokça düşünen, bunu kurmaca yazarken de yapan biriyim. Bu sorunu içlerinde belli belirsiz taşıyan anlatıları, romanları, şiirleri, öyküleri ise daha fazla seviyorum. Buna, yaklaşık 25 yıldır yayın dünyasının içinde oluşumu da eklerseniz alıntıladığınız türde tümcelerin gizi çözülmüş olur sanırım.
Bildiğini okuyan değil ama bildiğini yazan biriyim. Şiir, felsefe, yazın kuramı, özellikle doğayı ve insanı konu eden her türlü kitap yakın takibime giriyor. “Roman yazsana” diyenlere yöntemsel bir yanıtla “Yazış biçimim uygun değil” diyorum; bazen de Hafif Metro Günleri’ni kastederek “Vaktiyle yazmıştım, bir benzerini yazamam” diyorum...

»Yaşadığımız çağdaki ‘çırpınışın’ portresini gerek ironik, gerekse eleştirel bir tavırla çizmeye çalışırken ve bu renkli manzarayı noktalarken “Ana rahminden çıktım koştum pazara, bir kefen alıp döndüm mezara” diyorsunuz... Öykünün hangi olanaklarından ne şekilde yararlandınız?
“Öykü sanatı” diyerek kendimi yazılı çizili sınırların içine sokmuyorum ama “olanaklar” dediğinizde iş değişiyor. Yazılı anlatının olanaklarını araştırmak gibi bir ödevim var. O söze gelince, hayatı kavrama çabamı destekleyen, imge üreten, kulakta ışıldayan her söz bir biçimde öykünün bir yerlerine kuruluveriyor. Aslına bakarsanız bazılarına “hikmetli” gelen bu tür sözler, bilinegeleni yineleyip duran sevimli klişelerdir. Yaşam da yazın da bunlarla beslenir. Sonuçta farkında olmadan sevdiklerimizi farkına varınca sevmemezlik edemeyiz.

»90 yıllarla hareketlenmeye başlayan genç kuşak öykücülüğün en önemli yazarları arasındasınız... 90’larda yayıncılık hayatına başladınız ve Kitap-lık dergisini yönetiyorsunuz. Edebiyata objektif bir gözle bakmanın da avantajlarını yaşamışsınızdır muhakkak... Neler söylemek istersiniz?
Zaten “yazar” dediğimizde kendi yazdıklarına dışarıdan bakabilen, eleştirebilen biri akla gelmeli... Yani kendi kendinin eleştirmeni, editörü, okuru olabilmeli ki ne yazdığını bilsin. “Ben yazar olabilir miyim?” diye sorandan yazar, “Sizce bu bir şiir mi?” diyenden şair olmaz. Bu “nesnel” demeyeceğim ama “dış bakış”ı kazanmamış birinin okurluğu da tartışılır bana sorarsanız. Nereden bakılsa, yazma uğraşı kendini dilde gerçekleştirebilme meselesidir... Editörlük mesleğine gelince; bazen kalemimi uyarıyor, bazen de nefsimi sürekli körelttiği için masaya oturamıyorum.