Bir film izler gibi…

|

Bir film izler gibi… A Bir film izler gibi…

İRFAN AKALP

Edebiyat eserleri içerisinde insan zihni üzerinde güçlü etkiler yapan öyle romanlar vardır ki onları okurken gözümüzü kapatmamıza gerek olmadan bir rüya âlemine dalar, pırıl pırıl hayaller içinde birçok macerayı roman kahramanlarıyla beraber yaşarız. Sözgelimi Mercan Adası’nı okurken sahile vuran dalgaları, kumların arasında oynaşan renkli balıkları elimizi uzatsak tutabilecek kadar yakınımızda hissederiz. Daha çocukluğumuzun, belki de ergenliğimizin ilk yıllarında resimsiz romanlardan, öykülerden tadını aldığımız bu güçlü etki ve zevk, resimli kitaplardan aldığımız zevkin üstüne çıkar ve bizi “okuryazar”lıktan kurtarıp “okur”luğa yükseltir.


YILLARIN UZUN METRAJLI FİLMLERİ
Kurmacanın dışında kalıp onun kadar, belki ondan da fazla güçlü ve kalıcı etkiler bırakan bir başka tür daha vardır ki, onları okurken karanlık bir sinema salonunda hissederiz kendimizi. İnsanlığın yakın tarihinde yaşanmış ama unutulmaya yüz tutmuş en acı, en vahşi, en gaddar yılların uzun metrajlı filmleridir bu anılar. İnsanın insan için inşa ettiği cehennemlerden sağ olarak kurtulabilen yazarların anlatımları sayesindedir ki, yaşanan vahşetleri saat saat, gün gün belgeleyip arşivleriz. Romanlardan farklı olarak anılarını bize ulaştırabilen kişiler, kitabın hem yazarı hem kahramanıdırlar aynı zamanda. Gerilimin sona saklanmayıp bütün kitaba yayıldığı bu eserleri okurken interneti, telefonu, gündelik yaşamın yapay başlıklarını bir tarafa bırakır, finalin nasıl noktalanacağını bildiğimiz halde bir solukta bitiriveririz. Onlar, daha ilk sayfasında bizi bir sinema salonunun rahat koltuklarına oturtan, bütün duyularımıza dokunup zaman zaman titreten, belgeleri, insan vicdanı, insan dağarcığı olan sözlü tarih kitaplarıdır aynı zamanda.


'BENİM KUŞAĞIMIN TRAJEDİSİ'
İşte kendini bütün kalbiyle Komünizm davasına adayan Alman Komünist Partisi üyesi Margarette Buber-Neumann’ın, "hayattan koparılıp alınmış yedi yılım" dediği 1938 ilâ 1945 yılları arasındaki mahpusluğunu anlattığı İki Diktatörlük Altında adlı kitabını okurken kendinizi baştan sona bir filmin tam ortasında buluyorsunuz. Bu kitabı neden yazmak zorunda hissettiği sorulduğunda; bunu, “Benim kuşağımın trajedisini anlatıyor” sözleriyle açıklayan Neumann’ın kitabını elinize alıp gonk vurulupta ışıklar kararınca ilkin karşınızdaki perdeye Rusya ile Avrupa’yı yukarıdan aşağıya kesip ayıran geçit vermez Ural dağlarının görüntüsü geliyor.  


M.Neuman, bizleri önce Uralların doğusunda kalan Kazakistan bozkırlarında iki yıl boyunca çok kötü çalışma koşullarında kaldığı Stalin’in Karaganda kamplarını gezdiriyor. Karaganda kampları, etrafı tel örgülerle çevrili, bildiğimiz kamplara benzemiyor; yazar iki yıl kaldığı bu kampların gerçek büyüklüğü hakkında hiçbir zaman net bir bilgiye sahip olamıyor. Arazi orta büyüklükte bir Avrupa ülkesi kadar büyüktür ve özel ceza blokları dışında herhangi bir tel örgüye ihtiyaç duyulmamaktadır. Kaçıp kurtulma şansının imkânsız olduğu çalışma kamplarının yıkık dökük, balçıktan yapılma kulübelerinde onun beraber kaldığı Rus, Kazak, Alman, Litvanyalı ve Gürcü arkadaşlarıyla tanışıyoruz. Karaganda’da kiminin sekiz, kimininse yirmi beş yıl sürecek olan tutukluluk ve zorla çalışma mahkûmiyetlerini sağ olarak tamamlayıp tamamlamadıklarını merak ederek çeviriyoruz sayfaları. Onların günlük, haftalık, aylık yaşamlarına, umutlarına, kavgalarına, ihanetlerine bire bir tanık olurken açlıktan bir parça ekmek için dilenen mahkûmlar, çocuklar geçiyor yanı başımızdan.


GESTAPO'DAN KAÇIŞ
Margarete Buber-Neumann ve eşi Heinz Neumann’ın maceraları Nazi Almanya’sındaki Gestapo’nun baskısından kaçıp soluğu “sosyalist anavatan”da alarak,  Sovyetler Birliği’ne 1935 Mayısında politik sığınmacı olarak gelmeleriyle başlıyor. O sırada, Moskova’da yaşayan sığınmacıların neredeyse hepsi, geçmiş on yılda “Komintern çizgisinden “sapmak”la suçlanıyor. Sovyetler Birliği’nde bulunan diğer bütün politik sığınmacılar gibi Margarette ve eşi Heinz da açık hapishanede bulunuyorlar. Hiç kimseye, Komintern tarafından şu ya da bu görevle ülke dışına gönderilmedikçe, Rusya’dan çıkma izni verilmiyor. Politik mahkûmlara karşı ileri sürülen suçlamaların çoğu da aynı: “Karşıdevrimci kışkırtma”, “karşıdevrimci örgütlenme” , “silahlı ayaklanma hazırlığı”, “sabotaj” , “casusluk.” Kaldıkları Komintern görevlilerinin konuk edildiği Lux Otel’in tüm telefonları Sovyet Gizli Polisi- GPU tarafından merkezi santral istasyonundan dinleniyor. Sovyet devletinin tepesinden körüklenen boğucu kuşku ortamında herkesin Stalin’e, partiye ve hükümete ihanet ettiği düşünülüyor. Stalin’in, casus ve sabotörlerin önayak olduğu farz edilen ülke dışından gelen tehdit takıntısıyla Buber-Neumann da, kocasının tutuklanıp öldürülmesinden aylar sonra evliliğinden dolayı bir şüpheli olarak tutuklanmaktan kurtulamıyor. Paranoya ile yönetilen her toplum gibi insanların her davranışı politik sapma olarak damgalanmaya yetiyor.  Valerya Aleksandroviç adlı bir besici, büyük bir talihsizlik eseri sorumlu olduğu çiftlikteki sığırlardan çoğunun salgın hastalıktan telef olması sonucu sabotajla suçlanarak çalışma kampında yirmi beş yıla mahkûm ediliyor. Hikâyeleri bu besiciye benzeyen binlerce tutuklunun neden getirildiklerini dinlerken onlara aylardır hasret kaldıkları bir bardak sıcak çayı gizlice verebilmenin yollarını arıyoruz adeta.


Neumann, kitabın yarısına kadar olan bölümde Moskova’daki Butyrki hapishanesi ile Sibirya’ya yakın Karaganda kamplarında geçen iki zorlu yılını anlatıyor. Ancak bundan sonra akıllara durgunluk veren bir olay gerçekleşiyor; Hitlerin Nazi Almanya’sıyla can düşmanı olan Sovyetler Birliği yönetimi, Stalin’in talimatıyla, Nazilerden kaçıp Sovyetler Birliği’ne sığındıktan sonra bu ülkede tutuklanmış Nazi karşıtı Almanları Gestapo’ya teslim etme kararı alıyor. Margarete Buber-Neumann,  1940 yılının Şubat ayında soğuk bir kış günü Polonya sınırı yakınlarındaki Brest-Litovsk Köprüsü üzerinde Sovyetler Birliği’nden Alman tarafına doğru yürürken SS komutanlarla GPU şefleri birbirlerini dostça selamlayıp deri çantalardan çıkardıkları isim listelerini okumaya başlıyorlar. İsimlerden birisi de Macaristanlı bir Yahudi sığınmacıdır. 1933 yılında Nazilerle, bir Nazinin ölümüyle sonuçlanan çatışmaya karışmış olan bu genç işçi, Sovyetler Birliği’ne kaçmayı başarmıştır. Ancak Almanya’da olaya ilişkin yargılamalarda arkadaşları nasıl olsa artık “güvende” diyerek bütün suçları onun üzerine yıkmışlardır. 


ALMANYA'DAKİ GAZ ODALARI
Gestapo’nun teslim aldığı yazarla birlikte günlerce süren tren yolculuğuyla Uralların batısına geçip Polonya üzerinden Berlin’e geliyor ve bir hapishaneye yerleşiyoruz. Yazar daha sonra Ravensbrück cehennemine gönderiliyor ve kitabın bundan sonraki bölümü savaşın sona erdiği 1945 yılına kadar geçen beş koca yılı anlatıyor. Neumann, Hitler’in yüksek elektrik cereyanı verilmiş tellerle çevrili Ravensbrück cehenneminde geçen beş yılın ayrıntılı fotoğraflarını birbiri ardına sıralayıp uzun metrajlı bir film tadında izlememizi sağlıyor. Ravensbrück kadın toplama ve çalışma kampı Berlin’in elli mil kuzeyinde bulunuyor. Burada her gün bahçede sayım düzeni alıp sıraya giren kadınları görüyoruz. Çalışamayacak kadar yaşlı ve hasta oldukları düşünülenler, kamp doktoru tarafından kibarca bir parmak işaretiyle bir adım öne çıkartılıp, tek katlı barakaların arkasında bacaları tüten gaz odalarına gönderilmek üzere kamyonlara bindiriliyor. 1945 yılının 1 Şubat’ıyla 14’ü arasında sadece 14 günde 4.000 kadın gaz odalarında yok ediliyor. Kamptaki krematoryumun iki bacasından tüterek barakalar üzerine çöken kesif insan eti kokusunu burnumuzda hissediyoruz.


Gaz odalarına gönderilenlerin dışında, hastalıktan ve kötü muameleden günde ortalama 80 kişinin öldüğü bu kamptaki anıların bir bölümüyse tamamen Yahova Şahitlerine ayrılmış bulunuyor. Buber-Neumann, bir süre Yahova Şahitlerinin blok sorumluluğunu üstlenerek onların ceza hücrelerine gönderilmemesi için büyük çaba harcıyor. Aslında bir Yahova Şahidi kadının tahliye edilmesi son derece “basit”tir. Tahliye edilmesi için “artık Yahova Şahidi değilim” yazan bir matbu kâğıdı imzalaması yeterlidir. Ne var ki, bu kâğıdı imzalayan tek bir Yahova Şahidi bile çıkmaz ve ağır baskıya uğrayarak adım adım ölüme yaklaşmayı tercih ederler.


ÖZGÜRLÜKTEN GERİYE KALAN TEK ŞEY
Karaganda ve Ravensbrück. Birbirinden dünyalar kadar uzak olan bu iki kampın birisinde mahkûmların kaldığı barakaların duvarları taştan, diğerindeyse yıkık dökük ve balçıktandır. Alman toplama kamplarında mahkûmların belli bir tahliye tarihi yoktur ama Sovyet kamplarında beş, sekiz, on yıl da olsa umut edilen bir tahliye tarihi vardır. Sovyet kamplarında insanları kurşuna dizme ve donarak ölümler varken, SS kamplarında Gestapo, bir taraftan en kısa sürede en çok insanı toplu halde nasıl öldürüp yok edeceği yöntemleri araştırırken bir taraftan da zehirli gaz verip öldürdüğü milyonlarca insanı fırınlarda yakmayı sürdürür. Birinde tel örgü vardır,  diğerinde yoktur. Sovyet kamplarında kağnılar, Alman kamplarında kamyonlar gidip gelir. Ancak her iki kampta da birbirine benzeyen iki şey vardır. Birincisi, “Günlük Çalışma Kotası”dır; verilen işi o gün tamamlayamayan mahkûm, ya ekmek tayınından yoksun bırakılır ya da karanlık ceza hücrelerini boylar. İkinci benzerliği ise kitabın yazarı ve kahramanı şöyle anlatır: “Birma’daki bozkır göğünün görülmemiş ölçüde harika olduğunu düşünürdüm, fakat Ravensbrück’te de gökyüzü müthiş güzeldi. Bir mahkûm için gökyüzünün güzelliğini görmek özellikle önemliydi. Duvarlarla, dikenli tellerle ya da parmaklıklarla önlenemeyen tek şey oydu. Hareket halindeki bulutlar, parlayan yıldızlar ve uçan kuşlar özgürlükten geriye kalan tek şeydi.”


HAYALLER HİÇBİR ZAMAN GERÇEK OLMAZ
Buber-Neuman’ın Ravensbrück’deki en yakın arkadaşıysa,“çok özel karaktere sahip bir insan” dediği, çoğumuzun Kafka’nın Milena’ya Mektuplar adlı kitabından tanıdığımız Kafka’nın sevgilisi, Çek gazeteci Milena Jesenska’dır. Böyle bir kitabı yazma fikri Milena Jesenska ile bir sohbet sırasında doğar. Serbest kaldıklarında neler yapacaklarına, birlikte yazacakları kitaba ilişkin hayaller kurarlar. Ne yazık ki, bu hayaller hiçbir zaman gerçek olmaz, çünkü Milena 1944 yılında Ravensbrück’te ölür.
Margarete Buber- Neumann’ın pislik, açlık, salgın hastalık ve yaygın terörün kol gezdiği her iki kamptan da sağ olarak kurtulabilmesini sağlayan en büyük faktör zamanlamadır. Zira Gulag’a geldiğinde önceki aylarda gerçekleşen kitlesel kurşuna dizmeler durmuş ve mahkûmların ölümüne ilişkin rakamlarda keskin düşüşler başlamıştır. Ancak onun Sovyet yetkililerce Gestapo’ya teslim edilmesinden sonra savaşın en şiddetli yılları olan (1941-45)  arasında Gulag, görülmemiş sayıda mahkûm ölümleriyle devasa bir toplu mezarlığa dönüşecektir. Bu sırada Neumann, Ravensbrück’teki Nazi toplama kampında hayatta kalma mücadelesi vermektedir.
Nauman yaşadıklarını kâğıda geçirmeye İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden hemen sonra başlamış, fakat kitap ancak 1947 yılında şekillenmiş. 1948’de kitabın İsveççe çevirisi ve daha sonra da Almancası Stalin ve Hitler’in Mahkûmu başlığıyla yayınlanmış.

***
‘Kitaplar sizi başka kitaplara götürür’


KİTABIN  son derece güçlü etkiler yapıp zevkle okunmasını sağlayan en büyük nedenlerden birisi de hiç kuşkusuz çevirmenin Gün Zileli olması. Zileli’nin 1946-2000 dönemini anlattığı beş kitaplık otobiyografisindeki akıcı ve berrak üslubu bu çeviriye de yansımış. İkinci olarak, onun özel ilgi alanının biyografi ve otobiyografiler olmasıdır. Üçüncü ve en önemlisiyse, kendisinin özel konularının 1930’lar Almanya’sını, Sovyetler Birliği’ni ve İspanya’yı kapsamasıdır. “Kitaplar sizi başka kitaplara götürür. Bu yalnız okuyucu açısından değil, çevirmen açısından da böyledir” diyen Zileli’yi İki Diktatörlük Altında’yı çevirmeye yönelten de daha önce çevirdiği Jan Valtin in Karanlığın Ötesinde (2009, Kibele Yayınları) adlı kitabı olmuş. “Çeviriyi geçim için değil, sadece okuyucuyla paylaşmak için yaparım” diyen Gün Zileli’nin kendi yazılı sesi, bu olağanüstü anıların artık hayatta olmayan yazarını yanı başımızda fısıldıyormuş gibi yakınımıza getirmiş.