Sakın 'Kazananlar Kulübü' olmasın!

|

Sakın A Sakın

GOTİK KADIKÖY
Tolga Örnek’in Kaybedenler Kulübü vizyona girdi. Birçok eleştirmenden olumlu eleştiri de aldı. Ben de bu vesileyle 90’ların ‘kaybetme (loser) kültürü’ üzerine bir şeyler söyleme şansına sahip oldum. Filme yansımasa da Kaybedenler tribi bir Kadıköy mamulüdür. Ben de  22 yıllık bir Kadıköylü olarak tribi biraz da buradan görmek istiyorum. 90 sonrasının en önemli özelliklerinden biri yükselen rock-heavy metal müziğin de etkisiyle ‘tutunamayan’ ve ‘kaybeden’ söyleminin yer-altı tınısıyla yaygınlık kazanmasıydı. Özellikle Kadıköy, Akmar Pasajı çevresi bu gençliğin nefes aldığı yerlerden biriydi… Daha çok Kadıköy- Bağdat Caddesi-Bostancı hattındaki orta-üst sınıf gençlerinin yoğunlukta olduğu bir hayat tarzı. Kadıköy biraz uslulaşsa da aksesuar dükkânlarından, giysi mağazalarına, müzik stüdyolarına bu gotik özelliğini hâlâ koruyor.1992 yılında Parantez yayınlarının Bukowski kitaplarını yayınlaması, artan fanzin ve rock dergileriyle de ivmelenerek lezzetli bir loser kültürünün altına kırmızı halı da sermiş oldu… Buna bir de Beat Kuşağı’nın uyuşturucuyla harmanlanmış saykodelik atmosferini de ekleyelim. İşte tam bu aralıkta Kadıköy’ün nemli sokaklarında ismini İsmet Özel’in bir şiirinden alan 6,45 yayınları da ilk kitaplarını yayınlamaya başladı. Filmin kahramanı Kaan Çaydamlı’nın kurduğu bu yayınevi 90’larda başta Beat kitapları olmak üzere anarko-liberter hatta ‘şehrin kötü çocukları’na dönük yayınlar yapıyordu. Aynı yayınevi temposu düşse de hâlâ aynı çizgide yayınlarını sürdürüyor. 

NEDİR Kİ KAYBETMEK?

Kaybetme kavramına bakmadan öncelikle 90’larda Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanına değinmek gerekiyor. 1970’lerde yazılan roman asıl okuyucusunu bu dönemde özellikle üniversite öğrencisi ve orta sınıf beyaz yakalarda bulacaktır. Tutunamama insanların hizmetler sektöründe yoğunlaşmış neoliberal esneklikle idealleri arasında büyüyen açıya, politik bir sinizmi de ivmelendirerek bir anlam katıyor; kendilerini ‘yurdum insanı’na karşı, güvenli ‘cool’ bir mesafe inşa ediyordu. Tutunamayan kavramı üniversite öğrencisi (Selim Işık) ve orta yaş profesyonel (Turgut Özben) arasındaki yarılmayla şişen hizmetler sektörünün çoğu zaman haklı gerilimlerini ve politikasızlığını da meşrulaştırıyordu. Kaybeden kavramı ise İngilizceden loser kavramının çevirisiyle oluşturulmuştur. Özellikle Amerika’da sınıf-altı (subaltern) kesimleri ve dışlanmışları tanımlayan kavram, 1960 sonrası Beat Kuşağı’nın etkisiyle bohem-sanatçı-rocker kesimlerin bilinçli bir seçiminin adına dönüştü. 1960 sonrasının bilinçli marjinalliği, 90’lara geldiğinde önemli bir dönüşüm geçirecek hatta evcilleşecektir. Özellikle de 90’ların Sex and City’ye dönüşen, mutenalaşmayla vitrin değiştiren, bar ve cafelerinin sayısı artan İstanbul için bir tür gece gustosuna evrilecektir. Bu anlamda kaybeden hayat tarzı neoliberalizmin dönüşen kentinin sevimli, itirafçı yüzüne dönüşecektir. Eleştirmenlerin dikkatini çekmese de (nedense) film afişinin alt başlığı olan ‘pompaya devam’ sex and city’ye gönderme de bulunuyor… Üstelikte kadınları aşağılayan ataerkil bir dille.  Bir tarafıyla kaybeden retoriği, diğer taraftan dönüşen kenti ve hayat tarzını sonuna kadar yaşama şansına sahip bir kazanan konumu… Kısacası kaybeden kültürü dediğimiz tarz, tam da 90 sonrasının kazanan tarzıydı. Yani bu arkadaşların 90’lı yılların sert politik atmosferi düşünüldüğünde, tatlı su nihilizmiyle nereyi kaybettikleri bir muamma olarak kalıyor… Gerçek bir kaybeden filmi izlenmek isteniyorsa Press filmine bakılabilir yani. Dönüşen şehri bütün imkânlarıyla yaşamak, sonra da kaybetmek. Gerçekten pes doğrusu. Her an altında bir motor çekip, tatile çıkmanın neresi kaybetmek. 90’lı yılların kaybetme retoriği, dönemin gerçekten kaybedenlerinin elinden çalmıştır bu sıfatı.
Filmin kahramanlarının daha sonraki yolculukları ise, bugün Kadıköy’de Barlar Sokağı olarak anılan Kadife Sokak ve onlarca bara uzanan bir mali ve mekânsal yükselişe de denk düşüyor. Yani kazanan bir kaybetme hali! 

COOL MIRILDANMA HALİ

Kaybedenler Kulübü programını, yine Hikmet temel Akarsu’nun 90’lar İstanbulu’nu anlatan Kaybedenlerin Öyküsü’ne baktığımızda kültürel strateji olarak ilk dikkatimizi çeken, peşin haklılık talep eden bir dil, metropol ilişkileri üzerine itirafçı, cüretli, ironik bir dil hemen dikkat çekiyor. 90 sonrası dil bir tarafıyla bir karşılaşma mekânı olarak bardan çıkmıştır denilebilir. Çünkü 1980’e kadar olumsuz tınısı olan (pavyon ile aynı anlamlı) bar, 90’ların asıl kapışma, stratejilerin, oyunların oynandığı alana dönüşecektir. Filmin kahramanlarından diğerinin bar açmaya giden yolunu düşünürken bunu da gözetmek gerekiyor. Yani kazanmanın gerçek mekânına… Hegel bir dönemi anlamak için, o dönemin enkazının gerekli olduğunu söyler, “Minervanın Baykuşu akşamın alacakaranlığında uçar” sözüyle, son dönemlerde artan Sex and the City, esinli üst sınıf hikâyelerindeki artış gibi, Kaybedenler Kulübü filmini de geride kalmış dünyanın en ‘parlak’ dönemi 90’larla ve bitişle düşünmek gerekiyor. Çünkü gerçekten kaybedenlerin sayısının artacağı bir aralığa giriyor dünya, ve bu bir kulüp olmayacaktır.
Ah! ne güzel günlerdi onlar! Bir daha zor gelir.
 
 
ALİ ŞİMŞEK