Onların sanata falan ihtiyacı yok

|

Onların sanata falan ihtiyacı yok A Onların sanata falan ihtiyacı yok

CANAN AYDIN-ADANA

Bu ülkede 33 yıl önce barış türküleri söylemeye başlayan ‘Yeni Türkü’, kuruluş ve ilk albümleri olan ‘Buğdayın Türküsü’nün hikâyesinin anlatıldığı belgesel gösterimi için Adana Altın Koza Film Festivali’ndeydi. Yeni Türkü, belgesel gösteriminin ardından bir kez daha yaşamın ve insanın kıymetini anlatan şarkılarını söyleyecekti. Ancak Türkiye’de müziğin sadece bir eğlence aracı olarak görülmesi konserlerini iptal ettirdi. Yeni Türkü’nün, süren operasyonlarda askerlerin yaşamını yitirmesi ve ard arda gelen ölüm haberlerinden kaynaklı konseri iptal edilirken aynı 'hassas' kesim bir yandan da gerek televizyon ekranlarında gerek basında eğlence ve magazin programlarına devam etti. Yalnızca iki gün süren hassasiyetler üçüncü gün yerini olağan akışına bıraktı. Müziğin aslında yaşamın içinde beslendiğini, sosyolojik ve kültürel bir araç olduğunu anımsatan Yeni Türkü, sanatı gündelik olandan ayrıştırmadan ve sıradanlaştırmadan bir eylemliliğe dönüştüğüne dikkat çekiyor. Türkiye'nin içerisinde bulunduğu eğitimden sağlığa ve bölgede yaşanan çatışmalara kadar can alıcı her meseleye sazın ve sözün olağanca gücüyle ses veren ‘Yeni Türkü'nün yaratıcılarından Selim Atakan ve Derya Köroğlu ile sohbet ederken birkaç soru sormamak elde değildi…

-Türkiye’de muhalif gençlik sizi ve müziğinizi yakından tanıyor; sizinle bir nesil büyüdü diyebiliriz. Bundan 33 yıl önce ‘Buğdayın Türküsü’ ile türkülerinizi söylemeye başladınız ve Can Dündar da bunu ‘İlk Türkü: Buğdayın Türküsü’ adıyla beyazperdeye taşıdı. Yaşayan müzisyenler olarak bu belgesel sizin için ne ifade ediyor?
Selim Atakan: Bu tür dokümanlar çok değerli. Keşke insanlar belli yaş aralıklarında birtakım dertlerini, görüşlerini anlatsalar ve onları zaman zaman açıp seyretseler. Çünkü bu tür çalışmalar insana ışık tutuyor. Bizim belgeselimiz de bize ışık oldu. Çünkü o dönemde planlı olarak başlamadığımız yolculuğu, bu belgeselle bilinçli bir şekilde parçaları bir araya getirdik ve dönemle ilgili bir tarihsel veri oldu elimizde.

Derya Köroğlu:
Aslında onca yıl, yani 33 yıl sonra insanlar konuşunca hafızada insanların değişik algılayışları da ortaya çıkmış oldu. Tabii Selim bu belgesel esnasında o ham konuşmaları da biliyor. Herkes ne tarafından bakmış, nasıl hatırlıyor... Bir bellek tazelemesi oldu.

Selim Atakan:
Aslında bu belgesel dönemle ilgili bilgiler de veriyor. Aslında herkes kendi dünyasından karşısındakini yargılar. Halbuki objektif baktığınız zaman hiç kimsenin aynı şekilde algılamadığını görüyorsunuz. Bu aslında ortak çalışmanın güzelliğini gözler önüne seriyor. Aslında ne kadar da komplike bir şey. Onu görüyorsun. Keşke her şey sonraki yıllar için formülleştirilebilse. Yazılı ve görsel olarak da bu işe yeni başlayanlara sunulabilse.

-Bir önceki kuşak, bizim kuşak, bizden sonraki kuşak sizi dinliyor ve tanıyor. Bu eskimeme halini, bir bakıma klasikleşmeyi neye bağlıyorsunuz?

Derya Köroğlu: Klasikleşmek tanımı bu galiba. Yeni kuşakların da dinleyebilmesi, kendini o şarkıların içerisinde bulması, o sözlerle özdeşleştirmesi. Bu herhalde yaptığımız işe özen göstermemizin bir sonucu. Ayrıca içerik olarak da bizim gündelik tarzdan ziyade; şiirler, tanıklıklar, yaşanılan çağa olan sorumluluk bunun içine bir de müzik koyunca tüm bunların bir araya gelmesi sanırım bizi vazgeçilmez yaptı.

-Elbette ki bu iyi bir şey. Ancak bunun yanında biz üretimden yanaysak bu eserler bir yanda dururken yeni bir şey üretilmedi. Mesela eylemlerde, grevlerde hâlâ sizin ya da Grup Yorum gibi grupların şarkıları çalınıyor. Eskilere hapsolmamızın, üretimin ve değişimin ve yenilenmenin bir parçası olamamamızın nedeni sizce nedir?
Selim Atakan: Yerine konulmadığı için bence. Konulsaydı olurdu.

Derya Köroğlu:
Ama şöyle bir şey var Selim. Bizim şarkılarımız o zamanın şartlarından, o dönemin baskıcı ortamından türedi. Şimdi bunun şu dönemde yeniden yapılamamasının da sosyolojik bir nedeni olması lazım.

Selim Atakan:
Yeteneksizlikten değil tabii. Ancak müzik eskisi gibi organize değil. Mesela müzik hocalığı, şehir tiyatrolarında müzik direktörlüğü yapıyorum. Gençlerle çalışıyorum. Şimdiki gençlerin müziğe yaklaşımı farklı. Gençler bizlerden daha çok biliyorlar müziği. Fakat müzik sadece öğrenilen bir şey değil. Dinleyerek, takip ederek de öğrenilen bir şey. Dünyayı tanımak için nasıl okuyorsanız müzikle de dünya, dinleyerek ve takip ederek öğrenilir. Bu gençlerin en zayıf olduğu nokta. Dinlemiyorlar ya da dinledikleri şeyler çok kısıtlı. Dolayısıyla yeni bir şey yapacak vizyonları yok. Sadece eskiyi binlerce defa tekrarlama olasılığı daha yüksek. Ancak bu demek değildir ki yeni bir şey de yapılmıyor. Ancak kısır oluyor.

-Türkiye’de yaşanan birçok olay kanıksandı sanırım… Onun için de üzerine çok da düşünmüyoruz sanırım…


Selim Atakan:
Yaşanan felaketler olabilirmiş, yaşanılabilirmiş gibi bakılıyor yani normalleştiriliyor. Bizim zamanımızda da böyle bir kesim vardı. Fakat yaşadığımız felaketlerden nasıl kurtulabiliriz, neler yapabiliriz diyen sorgulayan ve var olan düzeni yargılayan daha çok insan vardı.

Derya Köroğlu:
Yani farkındalık çok az. Çünkü senin de dediğin gibi eğitimden çok artık kendini kurtarma yönünde bir çabayla insanlar okullarından mezun oluyor. Üniversitelerin seviyeleri çok düştü. Üniversite soru sorma yeridir ancak kime ne soracaksın. Tüm bunlar bozuldu. Yeni bir şey arama şansını yitirdi insanlar. Artık herkes kolaycılığı seçiyor. Çünkü öyle öğretiliyor. Kolaycılığı seçmezsen, aykırı şeyler yapmaya başlarsan o zaman elenirsin. Dolayısıyla herkes bu hayatta kalmanın, kolay bir şekilde yaşamanın yoluna bakıyor. Dolayısıyla bunun müziğe yansıması böyle. Yani poptan geçilmiyor ortalık. Zaten bizi de öyle çok çalmıyor radyolar.

Selim Atakan: Bugünün temelleri yıllar önce atıldı aslında. O zamanlar bütün dünyanın güçleri bir karar aldı ‘Bunlar bir daha gelmesin, biz bunları nasıl bastırabiliriz” dedi. Dolayısıyla eğitim sistemi değişti. Böyle bir sistemde insanların gerçeği görmesi nasıl beklenebilir ki? Yanlış mı söylüyorum Derya? Şimdi müzikteki anlayış; öyle bir şey yapayım ki hit olsun, herkes beni tanısın, çok konser vereyim oradan da para kazanayım oldu.

Derya Köroğlu: Aslında genç kuşakların bir araya gelmesi zor. Çünkü her şey onların aleyhine. Mesela belediyeler, hiç olmazsa bazı belediyeler daha böyle sosyal etkinlik gibi yaparlardı birtakım festivalleri. Şimdiki belediye başkanları en küçüğünden en büyüğüne kadar “kim popüler onu getirin” hepsi halk kuyrukçusu. Ama kendi anlayışlarına göre. Bu böyle oldukça yani o muhalif seslerin yeraltından çıkması muhtemel. Sanırım yeraltı faaliyetleri halinde gelişecek bundan sonra müzik.

-Altın Koza’dayız. Bingöl’de yaşananlar nedeniyle konseriniz iptal edildi. Siz yıllarca barış türküleri söylediniz. Ancak görüyoruz ki müzik sadece bir eğlence aracı olarak algılanıyor… Bununla ilgili ne söylemek istersiniz?

Selim Atakan: Derya’nın repertuvarında öyle şarkılar var ki; konser gerçekleştirilebilseydi eğer hep beraber bu olayların ne kadar ciddi ve bu ülke için ne kadar sorunlu meseleler olduğu daha da iyi anlaşılabilirdi. Bütün herkes için, tüm ölenler için ne kadar ciddi meseleler olduğunun altı çizilerek arkasında yaşananların bilincine daha iyi varılabilirdi. Böylece bu müziğin de gücüyle konser olumlu bir eylemlilik anına dönüşebilirdi.
Konser neden yasaklandı? Çünkü müzik eşittir eğlence algısına tespiti çok doğru. Yani insanların kafasına bu algı yerleştirildi. Bugün Maliye Bakanı “hiçbir sanat eğlence olarak çıkmadı” diyor. Tabii ki eğlence amaçlı da kullanıldı. Ama müzik o kadar çok başka anlamlar da taşır ki…
Müzik aslında sosyal olayların da sözcüsüyken artık bu kimliğinden sıyrıldı. Düşünün ABD’de de bile müziğin bir kimliği vardı. Müzik dinin sözcüsü de oldu uzun süre. Mevlevi felsefesinin de, Aleviliğin de sözcüsü oldu. Bakıldığı zaman müziği sosyal ve kültürel kodlardan ayrı düşünmememiz gerekir. Bu yüzdendir ki müziğin bu kimliği, varoluş nedeniyle, hâlâ yürüyüşlerde eylemlerde şarkılar söyleniyor.

-Aslında sanata ve sanatçıya bakışını net cümleler ortaya koyan bir iktidar var karşımızda. İçişleri Bakanı olsun, Başbakan olsun, Kültür Bakanı olsun… Siz bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Derya Köroğlu: 10 yıllık iktidarın sanat ve kültürel olaylara bakışını elbette ki görüyorum. Her yaptıkları büyük bir darbe gibi. Kültürü ve sanatı desteklemek onların dünya görüşlerinde yok. Desteklemek yok yani. Bunun ilerde de daha başka bir hale geleceğini sanmıyorum. Düzeleceğini de düşünmüyorum. İktidar, ekonomik gücünü perçinledi ve artık büyük bir güç haline geldi. Onların sanata falan ihtiyacı yok zaten. Özgür düşünmeye şans vermeyecekler ve vermek istemiyorlar da. Özgürlük olmayınca sanat da olmaz zaten.

Selim Atakan:
Ben başka bir açıdan da yaklaşmak istiyorum Derya. Yakın zaman önce Azerbaycan’a gittim. Azerbaycan çok zengin bir ülke. Kendi bağımsızlığını kazanmış ama hâlâ Rus etkisinden kurtulmamış. Unutulmaz bir Aliyev gibi bir başkanları var. O başkan bir sultan gibi. Yani her şey onun parmağında. Çok zengin bir ülke olduğu için şu yapılsın denilince yapılıyor. Aynen bizdeki gibi müthiş bir gelişme var! Demek ki bizim Türk olmamızla ilgisi de var. Yani bu da gösteriyor ki; bir ülkenin ilerlemesi, zengin olması için sanat değil daha çok bina yapılması, ticaret yapılması önemli. Maalesef böyle bir ortak yönümüz var. Ve bizim şu anda ülkeyi yönetenlerin, sanatı çok gereksiz bir şey gibi, fuzuli bir masraf olarak gördüklerini düşünüyorum. Ve o yüzden de önem vermiyorlar. Sanatçılar da çok önemli bir şey yapıyoruz dedikleri zaman bunlara dokunuyor. Bunlara dokunduğu için de son derece çirkin sözler sarf ederek “kimsiniz, nesiniz” diyebiliyor. İşte tiyatrolarla ilgili yapılanları görüyoruz. Ama ne yazık ki onu başarmaları çok kolay değil. Çünkü Türkiye bir yandan kendine Avrupa standartlarını yükseltmek için sözler verdi AB’ye. Böyle kabadayı gibi sizi kapatacağım sözleriyle de olmuyor. Ama her şeye rağmen yan yollarla tıraşlamak istiyorlar. Ellerinden gelse bütün bu sahneleri alırlar ve para kazanmak için hazır unsur şov'lar getirirler dışarıdan. Satarlar biletlerini, paralarına bakarlar. “Biz niye para harcayalım devlet operasına, balesine, tiyatrosuna diye düşünüyorlar” çünkü.

“Eskiden müzisyenlerin parmakları kırılırdı şimdi kulağı patlatılıyor”

-Belgesel gösteriminizden sonra Grup Yorum elemanlarının başına gelenleri kınadınız. Ve ‘dün sanatçıların parmaklarını kırıyorlardı, bugün kulak zarını patlatıyorlar” dediniz.  Bu ülkede her şey sanırım tekrardan ibaret…
Selim Atakan:
Bir insana zarar vermenin bu kadar kolay olmaması lazım. Norveç’te yaşanan katliamı düşünün. Kanunlara göre adama maksimum hapis cezası verdiler. 15-20 yıl arası. Ayrıca belli aralıklarla da iyi hal diye bir şey var kanunlarında. Dertleri insan ve insanı geri kazanmak. İçinizdeki o nefret hissinden kurtulmak çok zor olabilir ama insana verilen değeri görüyor musunuz!

Öte yandan bizde bir müzisyenin kulağı patlatılıyor. Tabii şöyle bir soru da var: Bu bütün devletin öngördüğü böyle davranın mekanizması mı yoksa da kendi mekanizması içerisinde budala birisinin yaptığı bir iş mi? Bu bizi bağlamaz tabii. Ne olursa olsun bu affedilmez bir şey. Çünkü sen onların kontrolünü yapmak durumundasın. Nasıl ki askerleri sevk ederken korumak durumundaysan, polisin hareketlerini de kontrol etmek senin görevin.