Halkların kardeşliği aynı sahnedeydi

|

Halkların kardeşliği aynı sahnedeydi A Halkların kardeşliği aynı sahnedeydi

GÜLŞEN İŞERİ/BİRGÜN

Günümüzün önde gelen keman virtüözlerinden ve Türk Keman Okulu'nun uluslararası temsilcilerinden Cihat Aşkın ile ünlü piyanist Şahan Arzuni, geçtiğimiz hafta CRR’de çok önemli bir konserle sevenlerinin karşısına çıktı.

Müzik çalışmalarını New York'ta sürdüren Ermeni müzisyen Şahan Arzuni,  ABD'deki konserin ardından bu kez İstanbul'da aynı sahneyi paylaştı Cihat Aşkın'la...

New York’ta "Carnegie Hall" Konser Salonunda 2010 yılında verdikleri konserde yaşanılan tahammülsüzlüğe inat ikinci kez İstanbul’da bir araya gelerek Gomidas ve Haçaturyan’dan eserleri çaldılar.

Kütahyalı Gomidas, 19’uncu yüzyıl sonunda Anadolu’yu adım adım gezip halk ezgilerini ilk kayda geçiren müzikologdu.

Piyano için çok sayıda beste yapmış, 1915’te tehcir sırasında akıl sağlığını kaybetmişti. Paris’te 20 yıl dünyayla bağı kopuk yaşadıktan sonra 1935’te öldü.

Gayaneh suitiyle hafızalara kazınan Aram Haçaturyan ise Prokofiyef ve Şostakoviç’le birlikte Sovyetler Birliği’nin el üstünde tutulan üç bestecisinden biriydi.

Piyanist Şahan Arzuni, keman virtüözü Cihat Aşkın işte bu iki önemli müzisyeni buluşturdu... Keman ve piyanonun ritmik sesleri bizi geçmişe götürüp bıraktı. Binlerce yıldır bu topraklar üzerinde varolan kültürü müzikle dile getiren Cihat Aşkın ve Şahan Arzuni sahnede bir kez daha halkların kardeşliğine vurgu yaptılar.

Biz de bu iki önemli müzisyeni bir araya getirdik, Aşkın ve Arzuni’nin birlikte yol almalarından bugüne pek çok şeyi konuştuk.


-Sizin tanışma serüveninizden başlayalım; sanıyorum uzun yıllara dayanıyor....

Şahan Arzuni: 10 yıl oluyor biz tanışalı... Öyle ki 10 yıl önce birlikte çalışmak istedik.

Cihat Aşkın: Edgar Manas'ın eserini arıyordum ben. O vesileyle bir araya geldik.

-10 yıl oluyor tanışalı ama birlikte konseri 2 yıl önce verdiniz sanıyorum?

Ş.A: Birlikte çalamadık ama temasta kaldık her zaman, 2010’da Türk Ermeni halklarının kültürel eserlerini ortaya çıkartmak için çalışma yapmak istedik.

Ama onun öncesinde Van’da Ahtamar Kilisesi’nin açılışında çalacaktık...Benim Büyükbabam o kilisiyi yapmış, Ahtamar kilisesini bir Arzruni kralı yapmış, benim de soyadımın Arzruni olduğum için o yüzden de  orada çalmayı çok istiyordum,  Dışişleri Bakanlığı’na yazmıştım,  ancak Van Üniversitesi’ni önerdiler, çünkü kilise çok çok küçüktü, Van Üniversitesi'nde yaptık... Cihat Aşkın’la birlikte olacaktık ancak olmadı....

C.A:  Tarih uymadı, o yüzden de gelemedim.

Ş.A: Ondan hemen sonra New York’ta  Carniege Hall'da konser verdik.  İlk kez Cihat’la orada bir araya geldik.  Hem Türk hem de Ermeni bestekarların eserlerini  keman ve piyanoyla çaldık...

-İki farklı kültürü keman ve piyanoyla müziğin evrensel diliyle anlatıyorsunuz... Bugün bakıldığında halklar arasındaki birlikteliği nasıl değerlendiriyorsunuz?


Ş.A: İki halkta bu topraklarda yaşamış çok uzun zamandan beri. Ermenilerin bu topraklarda yaşadığı zaman dilimi 2500 yıl kadar, Türkler 1000 yıl kadar... Pek çok bakımdan iki halkta çok yakın. Problemler var evet ama biz sanat yoluyla, müzik yoluyla farklılıkları yan yana getirmek ve bu sorunları silmek istiyoruz. Cihat Aşkın’da gayet iyi anlıyor o mantığı,  ben de oradan bakıyorum. Ki Ne kadar bize kolaylık gösterirlerse biz bu işi yapmak istiyoruz.

Bazen bu işleri yürütmek sanat yoluyla çok daha kolay. Diplomatik yolla çözmek çok daha zor bence.  Bakalım ne olacak...

-Sanat yoluyla daha kolay diyorsunuz ama bugüne gelindiğinde aştık mı gerçekten, artık daha kolay yan yana gelebildiğimizi söyleyebilir miyiz?


C.A: Sorunlar vardı ve bundan sonra da olacaktır. Toplumların hayatında, insanların hayatında sorunlar olur ve ne taraftan baktığınıza bağlı diye düşünüyorum. Bir sorun biter başka bir sorun çıkar.

Mesela günümüzde politikada bir sorun bitti Suriye krizi başladı. Suriyelilerle 2 yıl önce dost, kardeş bir ülkeydik şimdi düşman bir ülke haline geldik. Yunanistan’la düşmandık şimdi kardeş ülke olduk neredeyse. Bunlar değişen şeyler. Ülkenin konjektürel yapısına göre değişiyor.

Fakat kalıcı olan kültür. Binlerce yıldır bu topraklar üzerinde kalıcı olan bazı kültürler var.  Örneğin Gomidas Kütah’yada doğmuş, hakikaten bu ülkenin,  bu toprağın eserlerini yorumlamış onları yetiştirmiş, ortaya çıkarmış ve kendine göre, kendi yetiştiği kültüre göre bunları ortaya koymuş çok değerli bir besteci...

Ş.A: Gomidas sadece Ermeni şarkılarını toplamamış, 1899’da Kürt şarkıları hakkında Berlin’de doktora tezi yapmış... Türk halk şarkıları toplamış. Öyle ki Gomidas yalnız Ermenilerle ilgilenmemiş Mehmet Emin Yurdakul’un bir şiirini de müziğe çevirmiş ki Mehmet Emin ülkü Türkolog şair olarak bilinir.

Gomidas Kütahya’da doğmuş, 11 yaşında öksüz kaldığı için Ermenistan’a gitmiş göndermişler, din adamı olmuş ama bir sürü de halk şarkıları toplamış geri gelmiş, Berlin’e gitmiş, Avrupa’daki bir çok şehirde koro yönetmiş, halk müziğini Avrupalılara tanıtmış bir isim.

Bu şarkıları köylülerden kendisi işitiyordu, onları kaydediyordu. Gomidas gidip bir köylüye “şu tarlada söylediğiniz şarkıyı söyleyin “ derse onlar utanıyorlardı.  Gomidas mecburen damın üstüne çıktı yada ağacın tepesine tırmandı, onların haberi olmadan seslerini Hamparsum notasıyla kaydetti.

“Bu şarkıları şehirlerde yaşayan kültürlü insanlara tanıtmak istiyorum” dedi ve “köylüyü alıp sahneye çıkartırsam ne köylü o sahneye çıkar ne de o insan dinler” diyerek o da bir şekil buldu...  Onun için Gomidas tamamen yeni bir şekilde kompozisyon tarzı bulmuştur. Gomidas’ın eserlerine bakacak olursak kompozisyon bakımından yeni bir tarz var.  Aslında Gomidas Ermeni müziğinin katkısız kaynağıdır....

C.A: Gomidas Türkiye’de köy köy dolaşıp türkü toplayan ilk müzikolog...

-Gomidas kültürel olarak aslında bir ilki başarmış ve bugün bu gelenek devam ediyor, sizlerinde bir araya gelişi bunun kanıtı... Müzik barış ve kardeşlik mesajı anlamında güçlü bir yerde duruyor diyebilir miyiz?

C.A: Sorunlar yüzyıllardır var, bu sorunların çözülmesi için uzun yıllar geçmesi gerekiyor.  Ancak o zaman aşılabilecek. Bu bir zihniyet meselesi.

 Müziğin amacı tüm dünyada barış, sevgi, kardeşlik kültürünü taşımak.  Biz bu kültürü yaşatmaya çalışıyoruz, insanlar arasında sevgi, barış ve kardeşliğin temini için biz bunu yapıyoruz.

O bakımdan politik hiçbir mesajımız yok, bizim mesajımız kültürel, çünkü biz kültür insanıyız. Dolayısıyla kültürlerimizin temelini atarız, kültür ne kadar sağlamsa güzelleşir, bir ağacın fidan olarak dikilmesi ve kök salması gibi bir şey.

-Peki Türkiye’de klasik müzik algısı farklıdır. Daha çok Avrupalılara özgü olarak algılanır ve belli bir salona, kesime sıkıştırılır, siz ne düşünüyorsunuz?

C.A: Klasik müziği sıkıştırmamak lazım, klasik müzik Avrupa’nın dar kalıpları içine sıkışmış oradan ortaya çıkmış müzik mi klasiktir yoksa biraz daha geniş anlamda değerlendireceğimiz müzik mi?

Müziğin klasik olanı ya da olmayanı yerine müziğin kalitelisi ya da kalitesizi var diye genişletiyorum. Biz Türkiye olarak klasik müzik dünyasının doğum yerinde değiliz doğru. Burada geleneksel müzikler çok daha ağırlıklı, ama bunun klasikleşmiş örnekler de var... Klasik kelimesi bence bir eserin ölümsüzlüğünü kanıtlayan bir kelime.

Gomidas mesela bir klasik müzik olarak adlandırılabilir, ama birazcık daha farklı tarzda, kaliteli olarak bu eserleri belli bir yüksek zevkin üstünde bestelemiş ve bizde onları ona göre çalıyoruz. Bu bir ölçek meselesi...

Şahan’ın da dediği gibi, köylüyü büyük şehirlere getiremezdi, oda  besteleri özelliklerine göre konser salonuna götürdü.

Ben kendi kültürümüzden de örneklere de yer veriyorum. Onu da kaliteli bir şekilde sunmak gerekiyor. Çünkü müziği artık yozlaşmış bir şekilde dinliyorlar, kalite yok...

-Alışmışlık diyebilir miyiz?

C.A:
Alışmışlık evet... Bir de insanların bu kadar kısır bir ortamda yukarıya bakamamaları, vizyonlarının dar olmasından dolayı ortaya ürün çıkartmamaları... Dolayısıyla bütün problem buradan kaynaklanıyor, özgür düşüncenin daha fazla yerleşmesi gerekiyor.

Ş.A: Ben klasik müzikle ilgili şöyle düşünüyorum; Gomidas gibi geleneksel müzik mi diyeceğiz...  Gomidas gibi tamamen müziğe ayrı açıdan bakan bir bestekarın işini iyi seslendirmek için zaten klasik müziği iyice hazmetmiş olmak gerek.

-Gomidas Doğu’dan alıp Batı’ya götürdü müziği ve o geleneksel müzik kavramını Batı’yla tanıştırdı.... Bu gelenek devam etti mi?

Ş.A:
Bu bir köprü yüzyıl önce kurulmuş, Amerikalı bir sürü kompozitörler Asya’yı ve Ortadoğu ve Batıyı aldılar füzyon yaptılar,  1940 ve 1950 tarihlerinde...  Bu işi asıl Gomidas başlattı, bu tarz müziğin öncülerindendi.. Onun için bence kendisinden sonra çok büyük ustalar devam ettirdiler

C.A: Batılı müzisyenlerin bakışı oryantalist bir bakış açısı... Ben kızmıyorum onlara, kaynaklarını genişletmek için... Doğu gizemine ilgi duyuyorlar...

-Peki Batının doğuya bakışı doğuya ne kattı, katıyor mu yada?

Ş.A: 
Ancak yeni renkler katıyor. Ama müzik esasında batılı kalıyor, batılılaştırıyorlar. Doğuyu doğu olarak bırakmıyorlar. Onların Doğunun gözlüğünden,müziğine  batı gözlüğünden bakıyorlar... Füzyon mutfağı gibi: Yani, yemeklerde bazı Japon ürünleri kullanılıyor ama pişirme tekniği batılı kalıyor.

C.A: Peki Batı da doğulaşıyor mu acaba?

Ş.A:  Evet. Bu sentez – doğuya batı açısından bakmak -- daha ilginç sonuçlar veriyor. O olmuyor. Yeni yeni başladılar ama yaptıkları iyi değil. Batılılar çok daha iyi bu işi yapmışlar.

C.A: Tabii insanların yetişme kültürü çok önemli... Nerede yetişiyorsanız ona göre bakıyorsunuz...  Ben batının çok oryantalist yaklaştığına inanıyorum.

Doğunun kendine özgü renkleri var,  doğunun kendisini ele alıp bir manifesto olarak batıya diretmesi gerekiyor.   Onu yaptıklarında kendilerine gelecekler diye düşünüyorum. Şuanda büyük bir muamma... Japonya’da bu var ama orada da batı geleneği çok kuvvetli. Ama kendi gelenekleri de çok kuvvetli, onlar ikili yaşıyorlar diye düşünüyorum.  Ama diğer toplumlarda kimliklerini kaybetme gibi bir durum söz konusu... Onlar kendi ölçütlerinde ayakları üzerinde durması gerekiyor,  biz de buna dahiliz...

-Ermeni ve Türk olarak aynı sahnede müziğin evrenselliğini anlatıyorsunuz aslında... Bu durum aynı topraklarda yaşadığınız kültürün etkisi mi?

Ş.A: Benim Cihat’la olan ilişkim bir müzisyen ve bir,  ikinci müzisyenin diyaloğu, biz beraber müzik yapıyoruz. Ermeni ya da Türk yok burada. Çaldığımız Ermeni ve Türk müzisyenlerinin besteleri ama önümüze Çin’de gelse çalarız.  Cihat ve ben Beethoven’i de, Schumann’ı da gayet kolaylıkla ve iyi de bir beste konulabilir onu da çalabiliriz. Mesela  Hindistanlı gelirde 3 saat kendi müziğini çalarsa ben sıkılırım. Anlamam... Müziği iyi yorumlayabilmek için orada kullanılan 'kelimleler'”i anlamak lazım. Yani müzik dilini iyi konuşabilmek lazım. Ama Hem Cihat hem de ben ben Ortadoğu’nun 'kelime'lerini çok iyi biliyoruz kavrıyoruz, batının öyle.  Bunun için biz tamamen birbirimizi anlıyoruz. Belki Cihat Amerikalı bir piyanistle Gomidas çalacak olsaydı benimle yaşadığı duygu olmayabilirdi.

C.A:  Olmayacak tabii ki... Ortak kültür var... Bugün yaşadığımız kültürde aynı dili konuşuyoruz. Ama ben onu Ermeni kimliği için ya da o beni Türk kimliği için, o bakışla bakmıyoruz birbirimize.  O kimlikler eriyor, çok daha cana yakın,  çok daha insani durum var ve her şeyden önce insan kimliği var.

-Tüm bu birlikteliğe rağmen hala tahammülsüzlük var, sizinde 2010 yılında New York’ta verdiğiniz konserde yaşadıklarınız gibi...

C.A: İşin içine slogan girince olmuyor. Amerika’daki konserde bir takım insanlar çıktı, istemeyenler oldu evet.  Münferit şeylerdi... Her yerde olacaktır bunlar. Etiketlere sığındığınız zaman o zaman en büyük kötülüğü yapmış oluyorsunuz ancak o etiketleri kaldırdığınız an o ortak kültürün özelliklerini yaşıyorsunuz...

Ş.A:  Satırların arasında başka satırlarda var,  onu okumak gerek.  Ben ve Cihat arasında olan bağ o görünmeyen satır... Onu hiç kimse çalamaz. Onun hissettiğini ben de hissediyorum,  onu elimizden alamazlar.