'Erkeklerin konuştuğu bir toplumda yaşıyoruz'

|

A

GÜLŞEN İŞERİ
 
Bu günlerde yeni bir oyun daha sahnelenmeye başladı... Ataerkil toplumu sorgulayan, güç ve iktidarın insan hayatında nasıl bir yerde olduğuna bakan bir oyun... Bir hesaplaşma, yüzleşme gibi duran aynı zamanda da iki kadının hesaplaşmasıyla komediye dönüşen tek perdelik bir oyun: Kuçu Kuçu...
 
Oyunda iki önemli oyuncu yer alıyor...  6 yıl sonra tiyatroya geri dönen Özgü Namal ve sinema filmlerindeki başarısıyla adından söz ettiren Selen Uçer... iki oyuncunun ilk kez tiyatro sahnesinde bir araya geldiği “Kuçu Kuçu” sırların ortaya çıkmasıyla yavaş yavaş çığırından çıkan bir karşılaşmayı, komediyle dramı bir arada sunuyor.
 
Fransız yazar Fabrice Roger-Lacan’ın oyunundan, Kerem Ayan’ın uyarlayıp yönettiği oyunun bir başka sürprizi ise; Bülent Ortaçgil’in unutulmaz şarkısı “Benimle Oynar Mısın?”ın Özge Fışkın’ın sesiyle seyircisiyle buluşuyor.
 
Oyunun başarılı oyuncularından Selen Uçer’le bir araya geldik... Onu çok yakından tanıyoruz, oynadığı başarılı sinema filmleri ve aldığı ödüllerle adından sıkça söz ettiren Uçer, Boğaziçi Üniversitesi- Kimya bölümünü bitirdi. Aynı zamanda Chicago Roosevelt Üniversitesi'nde burslu olarak, oyunculuk üzerine yüksek lisans yaparak bugünün seçkin oyuncularından biri oldu.
 
Pek çok dizide de görüğümüz Selen Uçer, Büyük Oyun (Atıl İnanç) Kıskanmak (Zeki Demirkubuz), 11'e 10 Kala (Pelin Esmer), Bornova Bornova (İnan Temelkuran) Ses (Ümit Ünal), Ara (Ümit Ünal) gibi çok önemli sinema filmlerinde rol aldı;
 
Yeni Kiracı (Eugène Ionesco ), Cam (Levent Kazak) Böcek( Tracy Letts) Kantocu (Haldun Dormen) ise tiyatro oyunlarından sadece birkaçı...
 
Selen Uçer’le de zamana bir yolculuk yapalım dedik. 9 Ocak’ta Kozyatağı Alışveriş ve Kültür Merkezi’nde sahnelenecek olan ‘Kuçu Kuçu’dan iktidar ve güce, politikadan sanata, kadın ve erkeğin dünyasından kendi ruh haline ve gündeme dair pek çok meseleyi söyleşimize kattık....
 
-Kadınlık, erkeklik, arkadaşlık ilişkilerini tartışan 'Kuçu Kuçu' adlı oyununuz sahneleniyor... Aslında bir iktidar, güç oyunu... Ataerkil bir toplumu sorgularken bunu iki kadın üzerinden öğrenmeye çalışıyoruz... Bu iktidar ve gücü ‘Kuçu Kuçu’dan yola çıkarak anlatırsanız neler söylersiniz?
 Hayatı öğrenmeye çocukken oynadığımız oyunlardan öğrenmeye başlıyoruz. Sosyal ilişki hayatımıza ilk oyunlarla giriyor. Sonra bu oyunlar erişkin hayatı başladığında dengeler ve sistemin içindeki güç ilişkileri aslında temelde o oyunlardaki dinamiklerle yaşanıyor. Oyunun repliklerinden biri ‘Damgalanmışız biz, bu oyunlar içimize işlemiş’ özetliyor işte.
 
Üstelik görünürde hayat akarken, altta yaşanan, iki insanın arasında yaşanmış bir fırtınayı anlatıyor ‘Kuçu Kuçu’. Hepimizin hayatı böyle hikayelerden oluşmuyor mu? ‘Kuçu Kuçu’, iki kız çocuğunun hikayesi üzerinden hayatımızı şekillendirirken bu ilişkileri tartışıyor.
 
-İktidar olan hep erkek midir?
Kimin iktidar olduğu dışardan görünenden farklı olabilir. Kadın açıkça yaşamıyor hiçbirşeyini. Bizim toplumda. Kadının iktidar olduğu süreçler yada durumlar da olabilir, ama bu bir kılıfla, manipülasyonla gerçekleşebiliyor çoğu zaman. İş dünyasında kadın Türkiye’ de son 30 yılda yer almaya başlamadı mı? Senelerin kültür mirası bunun tam tersini diretmiyor mu? Kadın padişah filan var mı ? Erkekler dövüşür, savaşır, öldürür sonra oynarlar da. Kadınlar o kadar gerçek düşüncelerini söylememeye alışmışlar ki çocukluktan. Erkeklerin konuştuğu bir toplumda yaşıyoruz. Kadınlar daha manipülatif. O yüzden konuşmaya açlık durumu var. Hep söylerim, en modern ailede bile erkek çocuğu “Bana tuzu ver” der, kız çocuğu gider tuzu kendisi alır.
 
-Sistem içinde iki kadın görüyoruz ve bu sistemin, belki biz oyunda iki kadın üzerinden sistem eleştirisi yapıyoruz ama, ezdiğine tanıklık ediyoruz... Nasıl değişir diye bir çözüm sunuyor musunuz?
Sunuyor oyun evet.Yepyeni bir buluş değil. İnsanın gerçek ihtiyacının ‘sevilmek’ ve ‘beraber oynamak’ olduğunu  hatırlatıyor son cümleleriyle. Çok yaşadığımız ama fazla üzerine konuşmadığımız bir şeyi anlatıyor ‘Kuçu Kuçu’. Hayatı hepimiz birtakım oyunlar üzerinden öğreniyoruz. Ve bu oyunlar güç kavgası üzerinden, kazanmak, kaybetmek, birinci gelmek, ikinci gelmek üzerinden olursa, hayatı da öyle anlıyorsun. Bunu oyunda ataerkil bir toplumda, kadın olarak yaşayan iki insan üzerinden izliyoruz. 
 Oyunun en sevdiğim yanı da,çok güçlü gözükenin de çok güçsüz, çok güçsüz gözükenin de bambaşka bir yerde çok güçlü olduğu durumları tartışıyor, ki ben bütün insanların böyle olduğuna inanıyorum.
 
-Hayat içinde bir yarış halindeyiz... Yaşadığımız sisteme baktığımızda iktidarın yanında durmak gibi, sistem bizi sürüklüyor. Bu iktidar oyunu bir savaşa dönüşüyor sonra, önce insanlar, sonra toplum ve sonra ülkeler arasında... Bu sorunu çözmek için önce iki insan arasındaki gücü mü dengelemek gerekiyor sizce? Hayata nasıl bakıyorsunuz?
 ‘Büyük balık, küçük balığı yer’ durumu var kapitalist  sistemin temelinde. Kuçu Kuçu oyunu da bir maç gibi, sürekli bir rekabet, savaş durumu var. Sonsuz bir yarış, sonsuz bir kendi olmaya çalışıp ama olamama hali.  Tıpkı hayattaki gibi. hep bir gizli saklı konuşulmayan  bir rekabet vardır. 
 Hayatı sistemin içinde öyle öğreniyoruz. Yine oyunun repliklerinden biriyle anlatmaya çalışıcam.“Sevmek ikiye ayrılabilir mi önceden ve sonradan diye’’ Güçlü ve güçsüz ya da güçsüz ve güçlü, hangisinin hangisi olduğu önemli değil. Buna göre bir sevgi diye bir şey var mı aslında? Ama ilişkilere bakın. O kadar bozulan durum var ki güç, statü dengesinden dolayı. Oysa insanları mutlu eden tek şey sevilmek.
 
-Aslında teknoloji ilerledikçe sevginin ve ilişkilerin de boyutu değişiyor.  Güç ve statü sevmenin önüne geçiyor... Ve bazen ki çoğu kez aşk değil güç ve statü seçiliyor. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Mutsuzluğun kaynağı bu mu sizce?
Mutsuzluğun  kaynağı değil her zaman belki, ama kesinlikle toplumda bireyi daha yalnız bırakan ,samimiyeti azaltan, birşey olduğu kesin. Toplumun ihtiyacı neyse, o kendiliğinden dile geliyor işte. Neden bu günlerde dünyanın global yapının tıkanıklığı bunlardan söz etmeyi gerektiyior. Çünkü kişilerin içindeki ‘çığlık’ er yada geç dile gelir. Kuçu Kuçu’nun yazarı Fabrice Roger-Lacan, Piskoanalizde çok önemli akımlardan birini başlatan Jacques Lacan’ın torunu... Biraz araştırma yapınca buldum.Lacan’ın ‘mirror stage’ başlıklı bir teoremi var..Bilmiyorum iki generasyon sonrasına nasıl etki yapmış bu, ama oyundaki derinlikli yapıyı etkilemiş diye düşünmeyi seviyorum ben. Kerem Ayan’ın bu texti keşfedip, bu ülkeye uyarlayıp getirmesi de büyük şans.
Daha öncede dediğim gibi tam da bu konuları düşündüğüm bir dönemdeyim. Kaybettiğimiz dostlar,arkadaşlar, şuanki sosyal konumumuz, güç denen durum...Onun hayatımızdaki belirleyiciliği.. Oyunda şöyle bir söz var ‘birbirimizin izi var üstümüzde’. Düşünün kendi hayatınızdan hayatınıza girmiş her kişinin bir izi oluyor bugün oluşturduğunuz kimliğinizde. Çocukluktan beri.
 
-Kuçu Kuçu bir yüzleşme mi sizce? Erkek egemen bir toplumda kadının yeri nerede duruyor?
 Bu bağlamda  iki eski arkadaşı anlatıyor oyun, ‘iki kız kardeş gibi ama birbirine zıt iki kız’-bu da oyundan, Melda’nın repliklerinden biri...Yüzleşmek gerekiyor. Kayıpların yasını tutmak, kabullenmek gerekiyor. Benim oynadığım Melda,-canı daha çok yandığı için- fark etmek, düşünmek zorunda kalmış. Erişkin yaşantısında kendine yarattığı koşullar ona bu imkanı daha çok vermiş. Yüzleşmesi gerektiğini kabullenmiş. Melis bunları düşünmeyi ertlemiş, kendine mesleğiyle, özel yaşamıyla bir savunma oluşturmuş biraz. Gerçek hayatta da böyle olmaz mı, kendinizden düşünün. Bir kılıf bulursun başedemeyince bazen, ama yüzleşinceye kadar da ne üzüntü ne mesele aslında geçmez. Melda bu 75 dakikada Melis’i yüzleşmeye zorluyor, hayatlarına devam etmeleri için...Yani ben böyle görüyorum
 
-Kadının ‘ezilmişliği’ doğu ve batıda farklı mı? Nasıl yorumluyorsunuz?
Ortadoğu’da daha kadının ezilmişliği daha fazla onu biliyorum. En doğu böyle değil, batı da kendini ehlileştirmiş. Batıda kadınların da ses sahibi olması çok daha erken başlamış, bizim bugün tartıştığımız konular batıda belki 30 sene önce gündemde olabiliyor. Bu coğrafyada, kadına ve erkeğe yapılan, seksist baskılar daha fazla. Kadın ezilirken, erkek de ezmek baskısı altında. Böyle ataerkil bir toplumda bence erkek olmak da, güçlü olmak, ‘erkek  adam’ olmak, ezmek de bir o kadar zor aslında. İnsani değil. Evet sonuçta ‘şiddet’ uygulanan, ‘ezilen’ kadın tarafı olduğu için ondan bahsediyoruz. Ama ‘şiddet’ uygulanan kadar uygulayan içinde korkunç birşey. Bu taraftan da düşünmek lazım. Aynen savaşta ‘kazanan’, ‘kaybeden olmadığı’ savaşın kendisinin net kayıp olduğu gerçeği gibi.
 
TOPLUM KADINI HER YÖNÜYLE GÖRMEKTEN HOŞLANMIYOR
 
-Bu sorunun hemen sonrasında Levent Kırca’yı da hatırlatmak isterim aslında... ‘Sanatçılar Girişimi’ adı altında yapılan bir etkinlikte kadınları aşağışlayıcı uslubu çok tartışıldı, siz ne düşüyorsunuz?
Levent Kırca ile çalışmıştım 15 yıl kadar önce, çocuk ruhlu biriydi her zaman. Söylediğinin ne anlama geldiğini düşünerek söylememiştir bence. İçinde yaşadığı erkek dünyası kafasıyla kendince öfkeli bir espri yapmış herhalde. Sonuçta Levent Kırca senelerin komedyeni, alıştığı düşünce tarzı ile otomatik bir tepki vermiş. Tabii ki rezalet bir üslup, ve çok üzücü. Ama bu noktada esas konuşulması gereken, Türkiye’de komedinin çok seksist, kadınların hala bolca malzeme yapıldıkları bir düzeyde olması gerçeği bence.
 
Ama mesela şu soruları sorayım. Mesela bir kadın oyuncu olarak Türkiye’de kadınlığını da göstererek komedi yapılabiliniyor mu sizce? Komik, anaç aseksüel belki hatta çirkinleştirerek kendini komedi oluyor kadın rollerinde. Belki Gülse Birsel’in komedisi biraz bunun dışında tutulabilir.-ki o da bunu Türkiye’deki algıya çok dikkat ederek azar azar yapıyor haklı olarak- Onun dışında kadın komedyen sayın desem kimseyi sayamazsınız. Komedi oyuncusu değil dediğim, yoksa müthiş komedi oynayan kadın oyuncularımız var tabii ki... Cem Yılmaz, Ata Demirer gibi ‘kendi hikayeleriyle komedi yapan-yapabilmiş bir kadın var mı ? ‘ Sadece bir takım başarısız denemeler olabilmiş. Çünkü kadını o şekilde dinlemeye, kadınlığıyla ve her yönüyle görmekten hoşlanmıyor bu toplum hala. Orayı biraz daha takip edebildiğim için söylüyorum Amerika’da bir çok kadın komedi Showları, Show-woman ları var. Çok da popüler. Ama Türkiye’deki ataerkil miras buna 30 sene sonra bile izin verir mi, bilmiyorum ben.
 
OYUNCULUK KİŞİNİN HAYAT BİLGİSİ
 
-Boğaziçi Üniversitesi Kimya bölümünü bitirmişsiniz. Oyunculuk nereden çıktı?
 Çocukken annem tiyatroya götürürdü beni her hafta sonu, Dormen Tiyatrosu, Kenter Tiyatrosu, Ses Tiyatrosu sonra Devekuşu Kabareleri izleyerek büyüdüm. Bana iyi hissettirirdi onu hatırlıyorum. İlkokulu ben birinci sınıfı atlayarak dört senede bitirmiştim.Çekingen bir çocuktum ama sahnede, birşeyi anlatırken, oynarken başka bir rahatlığım vardı. Sonra Avusturya Lisesinde ilk oyunlar ve o yaşlarda Tezer Özlü okurken ‘ben oyuncu olacağım’ sözleri başladı. Lise mezuniyetimde, konservatuar sınavına yazıldığım halde,gidip giremedim.Mühendis anne-babayı ikna etmek o kadar kolay değildi, ben de çekingen bir asi çocuktum.Sonra Boğaziçi’ne girip orada üniversite tiyatrosuyla başlamak gibi bir karar aldım. Yani tiyatro bölümü olmayan Boğaziçi’ne ben oyuncu olmak için girdim, liseden arkadaşlarım bilirler.Sonra BÜO (Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları) günleri başladı.Mezuniyetten sonra kısa süre Akademi İstanbul’da burslu okudum, bir yandan da Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümünde asistan olarak çalışıyor, tiyatroda oynuyordum. Sonra Amerika’da sınavlara girdim, oyunculuk yüksek lisans programı için burs buldum ve başladı.
 
-Chicago Roosevelt Üniversitesi'nde de oyunculuk üzerine yüksek lisans yaptınız... Orası sizi cezbetmedi mi? Neden Türkiye?
 Oyunculuk, kişinin hayat bilgisi, yaşam tecrübesiyle, olayları algılayışının derinliğiyle doğru orantılı bir iş. Ne kadar farklı ve fazla öğrenmişsen hayatla ilgili, ne kadar detaylı, bol açılı bakış oluşturabilmişsen kendine, o kadar orjinal karakterler ortaya çıkarabiliyorsun. Ben buna inanıyorum. Ben Amerika’ya yaşamaya, öğrenmeye gittim, kalmaya değil. Şimdiki aklım olsa, daha çok gezerdim,belki Avrupa’da da vakit geçirirdim, belki profesyonel hayatıma daha erken başlardım Türkiye’de o sırada daha çok gider gelirdim. Ama işte herkesin yaşam hikayesi, zamanlaması farklı,benim hikayemde böyleymiş.
 
-Tiyatro, dizi, sinema... Bu üçgeni düşündüğünüzde nasıl hissediyorsunuz?
Ben Yeni  Genç Türkiye sinemasını seviyorum.Oyuncu olarak da en çok sinema beni heyecanlandırıyor. Sinema anlatımını çok etkili buluyorum.Bunların içinde, daha detaylı kadın rollerinin olmasını, kadınların hikayelerin içinde daha fazla yer almalarını umuyorum. Kendimizdeki samimiyetle anlattıldığı zaman, bir sinema dili oluşturulduğu zaman özel oluyor ,uluslararası bir ses getiriyor. Sektör daha yeni oluşuyor.Oyunculuk sendikası daha yeni kuruldu. Bu mesleğin ne olduğunu,neler gerektirdiğini, şartlarını daha yeni anlıyor bence bu ülke. Tiyatro biraz daha kendi bünyesinde bence. Kurum tiyatroları değil, küçük samimi oluşumların zamanı başladı artık. Bu beni umutlandırıyor. Elimden geldiğince yeni orjinal projelerin içinde olmaya, derdi olan, fark yaratacak işler yapmaya uğraşıyorum.Dizi, tiyatro yada sinema, hepsi olur.
 
 TÜRKİYE’DE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ YOK
 
-Türkiye şu günlerde sıcak gündeme odaklandı.. ODTÜ olayları bir yandan konuşulmaya devam ederken Uludere katliamının da yıl dönümü geldi... Bir sanatçı olarak politikaya nasıl bakıyorsunuz ki siz hep derdi olan filmleri tercih ettiniz bugüne kadar...
 Türkiye’de hiçbir zaman ‘düşünce özgürlüğü’ gerçek anlamda oluşamadı. Günümüze kalan miras pek iç acıcı değil. Şu günlerde de her şey daha baskıcı, daha savaşçı bir yapı alıyor. Eğitim sistemi en bozuk haline geldi ne yazık ki. Türkiye’nin en büyük üniversitelerinden birinde öğrencinin sesinin böylesine kısılması, üniversite yönetimlerinin tarafsızlıklarını kaybettikleri,devlet adamlarının bu derece dar görüşlü oldukları bir dönem olmadığının kanıtı herhalde. Bu ülkede süregelen savaşın, insanların din, dil özgürlüklerinin bile sağlanamadığı günlerin, faşizan baskıların geldikleri son noktaları bunlar. Uludere’de sivillerin öldürülmesi, bunun yıl dönümü, bir takım farkındalıkların, çözümlerin oluşmasını sağlamalıydı. Eylemsiz, faili meçhul hikayelerin gün be gün arttığı bir dönemdeyiz.
Gençlerin apolitik olmaya teşvik edildikleri bir sürecin sonucu bunlar.
 
-Bir oyuncu olarak Türkiye’nin hali-yeti ruhiyesi sizi nereye sürüklüyor?
 Şuan toz pembe bir resim yok ortada. Ama korkmuyorum da ben. Ne olması gerekiyorsa olacak ve halk ihtiyacı olanı çağıracaktır. Eğitim, bilinç artmak zorunda.