Geçmişin izinden gelen türküler

|

Geçmişin izinden gelen türküler A Geçmişin izinden gelen türküler

GÜLŞEN İŞERİ

Pek çoğumuzun hafızasında yer etmiş bir türküdür Aşık Veysel’in Güzelleğin On Par’ Etmez  türküsü...  Kimimizin çocukluk anısıdır, kimimizin köy evlerinden yükselen sesidir; buruk, acı, umut... Ortak bir anıdır aile için. Bu türküyle sevdasını anlatan Aşık Veysel bir yanıyla da hayata isyan eder. Aşkı yüceltir gönlünce,  o yüzden der; “Güzelliğin On Par’ Etmez bu bendeki Aşk olmasa. ”

Ama sona der ki: “Senden aldım bu feryadı /Bu imiş dünyanın tadı /Anılmazdı VEYSEL adı /O sana aşık olmasa.”

İsyanı bağlamının tellerinde; düşleri sözlerindeydi... Aşık Veysel bu ülkeden geldi  ama geçmedi; türküleri, adı, anısı, hatırası hala dünyayı dolaşmaya devam ediyor.

O’nun bu türküsü gösterime giren bir filmin de adı: Güzelliğin On Par’ Etmez.  Film 49. Antalya Altın Portakal'dan En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Senaryo, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu da dahil olmak üzere 6 ödülle dönmüştü. 

Oniki yaşındaki Veysel'in (AbdülKadir Tuncer) gözünden kimlik çatışmasının anlatıldığı filmde Nazmi Kırk, Lale Yavaş ve Yüşa Durak oyuncu olarak yer alıyor. Yönetmen koltuğunda  Avusturya yapımı filmin yönetmen koltuğunda Kick-Off adlı belgeseliyle yurtdışı festivallerinde çeşitli başarılar elde eden genç yönetmen Hüseyin Tabak bulunuyor.

Avusturya’da geçen hikayede,  Yeni ülke, yeni dil ve yeni kültür arasında sıkışmış bir ailenin hayata tutunma çabasının ötesinde  özellikle küçük Veysel’in gözünden kimlik çatışması ele alınıyor.

Hüseyin Tabak’ın çocukluğunda dinlediği bu türkü işte yıllar sonra bir filmin adı oluveriyor, o yüzden Aşık Veysel de dünyayı dolaşmaya devam ediyor.  Maraş'ın Kaşanlı köyünde doğan ve Aşık Veysel Türküleriyle büyüyen Tabak’la film üzerine sohbet ederken neden bir çocuğun gözünden ‘koca’ bir hikaye anlattığını sordum;  Tabak, çocukluk sürecinin önemine vurgu yaparak, Çocuklar için film olmadığını, büyüklerin çocuklarla daha kolay empati kurduğunu söyledi.

Son zamanlarda ise pek çok filmde muhakkak çocuk karakteri görürüz; Tabak buna bir açıklık getiriyor hemen:  Çocuğu kullanmak için değil, Mazlum’un gözünden anlatsaydım onun da yerine koyabilirdim. Derdim olayları masum bir çocuk üzerinden anlatmaya çalışmaktı.

Mazlum (Yuşa Durak) Veysel’in abisi; daha öfkeli ve aile bağları kopuk bir genç. Babasına karşı da kin dolu. Yaşanılan her şeyden babasını sorumlu tutan Mazlum, babasına ‘terörist’ diyecek kadar da acımasız. Bir Kürt olmalarına rağmen babasına karşı gelişini göğsüne yaptırdığı ay yıldızla dile getirecek kadar aykırı.

Yeri gelmişken Hüseyin Tabak’a hemen soruyoruz; Mazlum’u bu öfkeye sürükleyeni...

“Mazlum babasına karşı öfkeli,  Avusturya’ da  farklı gruplarla bir araya gelmesi, aykırı olması ve göğsüne ay yıldız yapması hepsi babasına karşı duyduğu öfke... Mazlum babası yüzünden göç etmek zorunda kalmış, sevdiği kadını Türkiye’de bırakmış bir genç... O yüzden babayı affetmiyor. “

Film aslında bir yanıyla sürece de dokunuyor.  Böyle bir filmin bu sürece katkısı elbette önemli. Hüseyin Tabak süreci destekleğini söylüyor ancak bu sürecin halkla mümkün olacağının da altını çiziyor...

“Süreç dye bir isim var ortada, ülkeyi yönetenler bu ismi verdi, ben de bu sürecin arkasındayım yüzde yüz...  Ama bu sürecin halkın içinden olması gerekirdi . Benim gözümde ilk olarak çocuklara, okullara, “bu ülkede iç savaş var, niye” diye sorulması lazım.

Tabak Almanya’yı örnek göstererek  “5. Sınıftayken Almanya’da hangi kamplarda neler olmuş biliyordum... Burada konuşamıyoruz bile. Ben burada okumadım ama okuyan arkadaşlarım söylüyor, eğitim yok!”

Hüseyin Tabak önemli bir konuya da parmak basıyor;  “Barış varsa savaşta vardır” diyor... Ve elbette sadece Diyarbakır’ın, Hakkari’nin sokağa dökülmesiyle savaşın biteceğine inanmıyor. Tabak,  İzmir’in, Karadeniz’in sokağa dökülerek bu savaşa dur denileceğinden yana.

Şimdiki tabloya baktığımızda ütopik görünüyor belki Hüseyin Tabak’ın söyledikleri, hele ki Akil İnsanların, Karadeniz ve Ege’de protestoyla karşılanması, Doğu ve Güneydoğu’da ise ‘barış’talebiyle evlerine konuk etmeleri aslında tabloyu ortaya koyuyor.

Bu tabloyu düzeltmek için ne yapmalı diyorum Tabak’a, anlatıyor:

Ne dağda gerilla ne de asker ölsün... Trabzon'da öğrencilere diyelim atlasınlar otobüse Diyarbakır'a gitsinler... Nasıl yaşadıklarını görsünler... Diyalog projesi yapılmalı,  öğrenciler bir araya gelsin. Barış sürecindeyiz  tamam, silahlar duracak ama konuşmamız lazım...

Ama yine de umutlu. En azından bundan 3 yıl önce böyle bir söyleşi yapamazdık diyor ve ekliyor:  “Ahmet Kaya'yı düşündüm... Bugün yaşasaydı barış sürecinde liderimiz olurdu.”

Tabak sanatın da önemine vurgu yapıyor. Hatta festivalde filmi izleyen bir izleyiciyle olan anısını paylaşıyor hemen:  Film gösteriminin ardından söyleşi yaptık; bir izleyici çıkıp, “bir terörist türkü söylerken ağlayacağım hiç aklıma gelmezdi dedi, ben de o bir “terörist” değil bir baba dedim... Burada aslında sanatla bazı ön yargılar kırılıyor, 'Güzelliğin On Par’ Etmez’de bunlardan biri oldu, bu anlam da tabii ki mutluyum. O duyguyu onlara verdim. “

Yılmaz Güney ve Haneke’nin izinde


En önemli konuyu en sona bıraktık. Hüseyin Tabak’ın hocası ünlü yönetmen Michael Haneke... Haneke filmi izlediğin de ne düşündü diyorum:  “Haneke’yle iyi bir ilişkim var. Sen yaptığın işte dürüstçe davranıp arkasında durursan sahiplenir, sever.  Filmi kurgu odasında ilk izleyenlerdendi. Ayağa kalktı, hiç yapmadığı bir şey yaptı ve bana sarıldı.  Çok güzel olmuş’ dedi.”

Sohbetmiz sırasında pek çok konuyu konuştuk, pek çoğu off the record'tu. Ama son cümlesi sinema filmlerine ve yönetmenlere dair pek çok şeyi anlatıyordu: Yılmaz Güney’in bir sözü vardır, sanat halk içindir diye, ben de sanat halk içindir diyorum.