'Kapitalizm ‘cinnet’ dönemini yaşıyor'

|

A

ASLI AYDIN-SEMİH GÜVEN/BİRGÜN
 
Dizimizin dördüncü gününde Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Haşim Köse ile kapitalizmin içine girdiği krizin temel dinamikleri üzerine konuştuk.

Küresel kapitalist sistemin gittikçe sıklaşan krizlerinin içinde yeni bir sürece daha girdik. Siz içinde bulunduğumuz krizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Öncelikle şunu belirtmek isterim, kapitalist ekonominin içsel mantığı istikrar değil kriz eğilimi üzerine temellenir. Bu eğilim toplumsal ihtiyaçlar için değil de kâr için üretim yapan kapitalist sistemin doğal yönelimidir. Pazar ve rekabet baskısı altında kâr için üretim yapma kapitalizmde sermaye birikiminin temel çelişkisini oluşturur. Lakin bu eğilimin doğru anlaşılması kullandığımız kavramların da doğru yorumlanmasını gerektirir. Bu açıdan belki de en hayati olanı, kapitalizmde kârın ne anlama geldiğidir. Bu soru ekonomi politik geleneğinin en önemli sorusudur ve kanımca bugün içinde bulunduğumuz krizi doğru yorumlayabilmemiz için de hayati öneme sahiptir. Sadece şunu belirterek yetineyim; sermaye para olarak birikmez, zorunlu ve öncelikli biçimde değer olarak birikir. İçinde emek gücü olmayan bir sermaye birikimi olamaz. Oskar Lange bir zamanlar “Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor, fakat hiç bir şeyin değerini bilmiyor” demişti. Bu belki de kapitalist ekonominin en temel yanılsaması ve en temel yönelimidir. Genel krizler her şeyin fiyatının olduğu ama değerinin giderek azaldığı dönemlerde ortaya çıkarlar. Tıpkı bugün olduğu gibi.

Sorunu biraz daha açarsak…
Şöyle başlamakta belki yarar var. Kapitalist krizler kıtlık anlarında ortaya çıkmazlar, krizler özünde bolluk sorunlarının yoğunlaştığı süreçlerdir. Daha fazla sermaye, daha fazla ürün vardır; lakin bunlar için alım gücü yoktur. Yani son kertede ortaya çıkan manzara ya da görüntü, alım kıtlığıdır. Bu eğilim de yine kapitalizmin içsel mantığının ürünüdür. Varlık nedeni sermayenin kâr için üretimi tarafından biçimlenen bu örgütlenme biçimi sürekli olarak iki tür baskı ve çelişkiye tabidir: Sermayenin diğer sermayelerle olan pazar rekabeti ve bu rekabettin eşliğinde biçimlenen emekle olan çelişkisi. İlk çelişki onu zorunlu olarak yaratıcı kılar. Pazar payını artırmak ve böylece kâr oranını korumak için sürekli olarak yenilik yapmaya, üretkenliğini artırmaya zorlar ama bu eğilim sonuç olarak sermayenin emek gücüne olan talebini de baskılar. Bu diğer her şeyin yanında sermayenin emekle olan çelişkisinin de yoğunlaşmasıdır. İş sürecinin dönüşmesi, daha az insanla iş, sermayenin doğasındaki en önemli çelişkidir. Kabaca makineleşme olarak tanımlayacağımız bu eğilim üretimin artması, ama emek gücü kullanımındaki daralmadan dolayı, yaratılan değerin azalmasıdır. Elbette bu sürecin en önemli sonucu ise bölüşümün bozulması ve buna bağlı olarak da talebin daralmasıdır. Kapitalist üretimin doğası talebe göre her zaman bir aşırı üretim yaratmaya yani değersizleşmeye yönelim gösterir. Böylesi bir durumda ise Oskar Lange’nin söylediği gibi fiyat (ürün) var ama değer (talep) yoktur. Burada yanlış anlaşılmak istemem. Söylemek istediğin değer ilişkisinden bağımsız, sadece gelir ve harcama ilişkileri bağlamında, kapitalist ekonominin analiz edilmesi, olgunun gerçekliğinden koparılması ve görüntü düzeyinde kalmasıyla sonuçlanır.

Bu perspektiften günümüz krizini yorumlayacak olursanız, neler söylemek istersiniz?
1990’lı yılların ilk çeyreğinden itibaren kapitalizmin çevresi diyebileceğimiz mekanlarda ardışık krizler yaşandı. 1994 Meksika ve Türkiye, 1997-98 Doğu Asya, 1998 Brezilya ve Rusya, 1999-2000 Arjantin ve 2001-2002 Türkiye Krizleri bunların en göze çarpan örneklerindendir. Tüm bu krizler ana akım iktisatçılarca krizlerin patlak verdiği ilişkilere referansla ya bankacılık krizleri ya da döviz kuru/ödemeler dengesi krizleri olarak adlandırılıp, bu ülkelere ilişkin tekil sorunlar gibi yorumlandı. Ama 2000’lere doğru gelindiğinde çemberin giderek daraldığı da belirgin bir biçimde ortaya çıkmaya başladı. Dot-com Balonu, Enron Krizi bu eğilimin öncü göstergeleriydi. Ta ki 2007 Şubat ayında Şanghay Borsası’nın düşüşü ile başlayan ve başta ABD olmak üzere tüm küresel mali piyasaları sarsan çöküşe kadar, tüm bu gelişmeler aslında bir tür düzenleme ve denetim hatası olarak yorumlandı. 2007’deki çöküş ile birlikte liberal geleneğin temsilcisi ana akım iktisatçılardan (burjuva iktisatçıları demek kanımca daha doğrudur) küresel kurumların ve uluslararası sermayenin temsilcilerine değin birçok kişi bu sürecin küresel kapitalizmin 1929’dan bu yana yaşadığı en önemli kriz olduğunu kabul etti. Çünkü artık kriz, geçmiş tüm genel krizlerde olduğu gibi, çevreden merkeze taşınmıştı. Dünyanın en etkili döviz spekülatörlerinden Warren Buffet’in dediği gibi “parti sona ermiş” ya da George Soros’un ifadesiyle “60 yıllık dolar köpüğü tükenmiş”ti.

Bu itiraflar kapitalizmin çok özel bir eşikte olduğunun, onun hakimiyetini savunanların kabul edilmesi açısından önemlidir. Yani sistemin eleştirel dili olan Marksistler tarafından zaten uzunca süredir söylenen gerçeklik, bizzat sistemin aktörleri tarafından da itiraf edilmiş oldu. Dünya ölçeğinde 2008-2009 yılları bu ilk dalganın en yoğunlaştığı yıllar oldu. Dünya ekonomisindeki büyümenin net oralar daralışına hatta bazı ülkelerde negatif büyüme oranlarına tanıklık ettik. Türkiye 2009 yılında -%4.8’lik negatif büyümeyle (yani sermaye stokunun aşınmasıyla) bu ülkelerden biri oldu. Küresel kurumlar ve inançlı ana akım iktisatçıları 2010’u iyimserlikle yorumlasalar da kriz etkilerini Kıta Avrupası’na taşıyarak, Avrupa’nın çevresi olarak adlandırılan başta Yunanistan, Portekiz, İspanya’da devlet borcu krizine dönüştü. Çok yakın zamanın yorumları izlenirse eğer, hiç bir şeyin aşılmadığını, her müdahalenin aslında krizin yoğunluğunu daha da derinleştirerek artırdığını söylememiz mümkündür.

Krizin merkeze doğru taşındığını söylediniz, bunun anlamı sizce nedir?
Sermaye ilişkisi doğal olarak toplumsal bir ilişkidir ve bu ilişki kapitalizmin tarihinde devletler düzeyinde örgütlenmiştir. Kapitalizmi devletler ilişkisi olarak yorumlarsak eğer bunun aynı zamanda bir hegemonya ilişkisi olduğunu görürüz. Sermayenin ve iktidar ağlarının yoğunlaştığı bir merkez kapitalist devlet, kapitalizmin tarihsel oluşumunda hep var olmuştur. Bu rolü II. Dünya Savaşı sonrasında ABD üstlenmiştir. Geçmiş tüm hegemonyaların deneyimlediği gibi genel krizin başlangıç yeri ve son durak noktası hegemonya bloğunun içinde gerçekleşmektedir. Sonuçta merkez ekonomi ve merkez ekonomi bloğu sermayenin küresel düzeyde yoğunlaştığı mekânlar olarak düşünülürse, bu eğilimin de son derece normal olduğu ortaya çıkar. Bu anlamda kapitalizmin yapısal krizleri olarak adlandırılan genel krizler salt iktisadi krizler olmanın ötesinde aslında birer hegemonya krizidir. Sermayenin genel olarak değersizleşme eğilimine girdiği bu tarihsel duraklar aynı zamanda sermayenin biçim değiştirdiği, aşırı finansın küresel düzeyde egemen olduğu tarihsel evrelerdir. Artık sorun salt iktisadi değildir. Sorun küresel toplumsal örgütlenmenin her hücresinde bir uyumsuzluk şekline bürünmüştür. Devletler arası ilişkilerde, sınıflar arası ilişkilerde, gündelik hayatın her örgütlenme düzeyinde bu sorunun değişik izdüşümlerini görmek mümkündür.

Bu çerçeveden bakıldığında yaşadığımız dönemi ABD hegemonyasının krizi olarak mı yorumluyorsunuz?
Elbette öyle. Bu nedenle bugün yaşadığımız krizi uzun bir perspektif içinde değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu elbette bizi ABD hegemonyasının kendisine özgü yapılanmalarını ve dünya kapitalizminin bu dönemde sahip olduğu ilişkileri çözümlemeye davet eder. Hiç kuşkusuz böylesi bir yönelim hem çok tartışmalı olacaktır ve hem de bu konuşmanın sınırlarını aşacaktır. Konumuz açısından diğer şeylerin yanı sıra belki de en önemli olanı şey doların dünya parası yani rezerv para olarak üstlendiği roldür. Marx’ın sermayenin soyut hali olarak tanımladığı para ilişkisi ABD hegemonyasında bir ulusal paranın denetimi olarak aynı zamanda bir iktidar gücüne dönüşmüştür. Bu nedenle ABD hegemonyası döneminde küresel düzeydeki para krizlerini salt iktisadi krizler olarak değerlendirmek kanımca eksik bir anlatı olacaktır. Bir devlet parası olarak dolar ile bir rezerv para olarak doların mantıksal ve işlevsel gerginliği tüm bu süreçte önemli bir rol oynamıştır.

Bu kapitalizmde paranın sermaye işlevinin yanında aynı zamanda siyasal bir işlevi olduğu anlamına mı geliyor?
Son kertede kapitalizmde elbette her şey sermayenin mantığına tabidir. Ama kapitalist devletler sonuçta bir sermayenin mantığına tabidirler ve elbette sermaye birikim süreçlerine de müdahale ederler. Hiç kuşkusuz ABD’nin bu açıdan diğer devletler karşısında dünya parasını kontrol etme gücünden dolayı göreli üstünlüğü mevcuttur. Küresel düzeyde yapısal kriz eğilimi 1960’lı yılların ortalarında ABD’deki üretken sermayenin kârlılık kriziyle başlamıştır. ABD bu süreçte bir yandan kârlılık krizine çözüm olarak ve diğer yandan Vietnam Savaşı’nın finansmanı için dünya parası olan dolara kendi devlet mantığı gereği olarak müdahalede bulunmuş, dolar arzını sürekli olarak artırmıştır. Bu eğilim altın-dolar paritesinin 1973’de çökmesiyle çok daha belirgin olmuştur. Bu süreçte yürürlükte olan Keynesyen genişletici önlemler bir yandan ülke içinde ve dışında talepteki artışı desteklerken, diğer yandan da kapasite ve üretim fazlasının sürmesine katkıda bulunmuştur. Sonuç olarak giderek artan kamu açıkları bir yandan enflasyonu diğer yandan da ABD ödemeler dengesi açıklarını artırarak, 1978’e gelindiğinde doların uluslararası rezerv para olma konumunu tehdit eder duruma gelmiştir.

1980’li yılları izleyerek ortaya çıkan neoliberal dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu süreç bildiğiniz gibi küresel kapitalizmin yeniden yapılanma sürecidir ve genel olarak bakılırsa küresel düzeyde sermayenin egemenliğinin adım adım tırmanışına tanıklık etmiştir. Küresel düzeyde sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, sendikal örgütlenmelerin sınırlandırılması, emek piyasalarının esnekleştirilmesi, özelleştirilmeler, deregülasyonlar bu sürecin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Bilindiği gibi değişim Reagan-Thatcher’ın 1979-80 parasal karşı devrimi ile başlamıştır. Bu önlemler sermaye cephesi açısından üretken olmayan yani kârlılık krizi yaşayan firmalarının tasfiyesini, emek cephesi açından ise bu eğilimi destekleyecek şekilde kazanılmış tüm hakların restorasyonunu içeriyordu. Bu sürecin konumuz açından en önemli etkisi ABD’de reel faiz oranlarının yükselişi ile birlikte sermaye hareketlerinin yönünün ABD’ye çevrilmesi olmuştur. Bu dönüşüm bugünkü anlamıyla ABD’nin finans imparatorluğunun da başlangıcıdır. ABD giderek küresel ekonominin rezervlerini ve tasarruflarını kendine çeken, böylelikle de dünyanın tüketim merkezi rolünü güçlendiren bir aşırı tüketim toplumuna dönüşmüştür. Bu eğilimi ve arkasındaki süreçleri sizin gazetenizin yazarlarından olan benim sevgili dostum Ahmet Öncü ile daha henüz burjuva iktisatçıları krizi ağızlarına almadıkları bir dönemde uzunca çalışmış ve yazmıştık.

Bu yapıdan baktığınızda bugünkü dünya ekonomisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Finanslaşma sürecinin nasıl iç içe ve eklemlenerek sürdüğünü anlatmak istemiyorum. Sonuçta bunlar epeyce yazıldı ve okuyucuya yabancı değiller. Ama geçmişte söylediklerimizi tekrarlamakta yine yarar görüyorum. Bugün dünya ekonomisi asimetrik ilişkiler yığını olarak varlığını sürdürüyor. Marksist bir perspektiften bakılacak olunursa sermayenin “değer” ilişkisi başta Çin, Hindistan ve Asya’nın diğer “yükselen” ekonomileri olmak üzere küresel kapitalizmin çevresi olarak adlandırılan bazı mekânları ile krizde epeyce etkilenseler de Almanya ve Japonya gibi merkez ekonomilerde yoğunlaşıyor ama “gerçekleşme” sorunu yine başta ABD olmak üzere aşırı tüketim toplumlarında gerçekleşiyor. Yani bir bütün olarak düşünüldüğünde sermayenin devreleri arasında mekânsal farklılıklar var. Bu farklılığa rağmen bir bütün olarak kapitalizmin 1990’lar sonrasındaki büyüme performansını sürükleyen yani sermaye farklı mekânlardaki devrelerini birbirine eklemleyen şey aşırı finans ve bunun yarattığı talepti. Bu nedenledir ki kapitalist dünya ABD’nin aşırı tüketimine gönülsüzde olsa bir tür rıza gösteriyordu. Ancak sermaye birikimi bir süreklilik ilişkisi yani süreç içinde bir ilişkisidir. Yani sadece yarattığı değeri tüketmek istemez, onu aynı zamanda yeniden üreterek, çoğalmak ister. Bugün geldiğimiz noktada bu hiçte kolay durmuyor. Sonuçta fiktif olarak tanımlanan mali sermaye sürdürülemeyecek bir büyüklüğe ulaşmış durumda ve artık zorunlu bir konsolidasyon sürecinin içindeyiz.

Yani aşırı finans pompası artık sürdürülemez durumda mı?
Kural olarak bakarsanız evet. Ama iktisadi anlamda hiç bir şey direnmeden dönüşmez. Sonuçta bu sermayenin sönmesi, sistemin bugünkü işleyişinin durması anlamına gelecektir. Sorun bunun nasıl ödeneceği yani nasıl konsolide edileceğidir. Bu da hiç kolay yanıtlanacak bir soru değildir. Ancak yine ilke düzeyinde düşünürsek şunları söylemek mümkün. Spekülasyon balonu ancak yeni spekülasyon balonlarıyla büyür. Ama eğer bunun sınırına doğru gelmişsek, o zaman çanlar çalıyor demektir. Bu kadar büyük sermayenin ilk elden gideceği alanlardan biri yeni varlıklar alanı olacaktır. Bunlar özellikle borç kıskacına sıkışmış çevre ülkelerdeki kamusal varlıklardan tutun da, bugün doğanın metalaşmasıyla süren tüm dünyadaki varlık alanları olabilir. Yine bunlar giderek değersizleşen sermayelerin birbirlerini yutmasıyla tekelci güç ve varlık yığınlarına dönüşebilir. Aslında her iki eğilim de krizin başlangıcından bu yana net olarak izlenmektedir. Ancak kapitalizmde çöküşün yarattığı paniği yorumlamak çıkışın coşkusunu yorumlamaktan elbette daha zordur. Bugün için söyleyebileceğimiz kapitalizmin bu örgütlenme tarzının artık son demlerini yaşadığıdır. Her sonda olduğu gibi bunun da büyük bir tahribatla sonuçlanması çok muhtemeldir. Yani krizin sonlanması dün olduğu gibi bugün de kendiliğinden yeni bir dünyanın kurulması anlamına gelmeyecektir. Ben bu dönemi cinnet dönemi olarak adlandırmayı uygun görüyorum. Sorunun iktisadi ölçekten giderek politik bir ölçeğe kayması neredeyse kaçınılmaz bir beklenti gibi duruyor. Sonuç olarak her krizin bedeli ödenir. Ama sorun bu bedelin kimin ödeyeceğidir. Orta doğudaki yoksul haklar mı? Asya’nın, Latin Amerikanın emekçileri mi? Merkez ülkelerdeki dışlanmışlar mı? Bugünkü yönelim bu eğilimi güçlendirse de yakın gelecekte daha fazla Arap baharlarının sesini, İngiltere’de olduğu gibi siyah adamın çığlığını ya da Yunanistan da olduğu gibi işçi ve öğrenci eylemlerini görmemiz mümkün. Hiç bir tarih sürtünmesiz işlemez. Elbette insanlık bu tahribata direnecektir.

Cinnet olarak tanımladığınız bu süreç yeni bir toplumun habercisi mi sizce?
Sorunuzu anlıyorum. Bana göre bulunduğumuz ve yakın gelecekte yaşayacağımız eşik ne yazık ki barıştan daha fazla şiddet ve baskının gölgesinde geçecek. Bu nedenle insanlık bugün Rosa Luxemburg’un kendi tarihi için yapmış olduğu tespitten daha fazla “ya barbarlık ya da sosyalizm” seçimiyle karşı karşıya. Sosyalizmi geçmiş pratik deneyimlere karşılık kullanmıyorum. Bir bütün olarak toplumu yeniden inşa edebilme projesi olarak kullanıyorum. Yani büyük insanlığın inşa sürecinin başlangıcı olarak. Bugün umutsuz kitlelerin hatırlamadığı ve belki de hiç düşünmedikleri şey elbette yeni bir dünyanın mümkün olabileceğidir. Bu açıdan bakıldığında hiç değilse aydınların yüreklice düşünmeleri ve konuşmaları gereken şey yalnızca kapitalizmin ne kadar kötü bir şey olduğu değildir; yeni bir toplumsal var oluşun nasıl mümkün olabileceğidir.