Sınav “şık” bir ölçme-değerlendirme aracı mıdır?

|

Sınav “şık” bir ölçme-değerlendirme aracı mıdır? A Sınav “şık” bir ölçme-değerlendirme aracı mıdır?

Son YGS sınavı, neresinden bakılsa, hangi yönünden tutulsa, tam bir rezaletler örneği olarak tarihe geçti. Düşünün bir: sınav öncesi, adayların hepsine-1.5 milyonun üzerinde aday-kopyacı muamelesi çekiliyor. Hepsi neredeyse iç çamaşırlarına, ayakkabılarına, saç diplerine değin aranıyor. Bir kişi bile çıkıp bu ne biçim eğitim demiyor. Bir avuç çetenin geçen KPSS sınavında soruları çalmasının faturası, tüm suçsuz adaylara çıkarılıyor. ÖSYM’nin demokratik öğretim, adil sınav ve eşitlikçi ölçme-değerlendirme adına aldığı bu polisiye önlemler, eğitimin bittiği noktadır. Bu noktanın gerisi de, talim ve terbiyedir.

Son YGS sınavındaki yanıtların şifrelenerek malum kesime avantaj sağlandığı iddiası, adliyenin işi. Bizim işimiz ise, bir kez daha oturup sınav kavramı ve uygulamasını düşünmek ve eleştirmek. Eğitimde sınav, kapitalist mantığa dayanır. Bu mantığa göre, kıt bir kaynak olan kaliteli eğitimle çok sayıdaki talebi karşılamak mümkün değil. O halde, hem meritokratik mantık-liyakat rejimi-gereği kaliteliyi kalitesizden ayırmak hem de mesleki yönlendirmeyi sağlamak için bir seçme-eleme yapmak gerekiyor. Sınav, bir fırsat eşitliği mekanizması olduğu için hem demokratiktir hem de bilimseldir. Demokratiktir, çünkü herkese eşit koşullarda uygulanır; bilimseldir, çünkü ölçme ve değerlendirmeyi doğru yapar.     

Şimdi kabaca böyle özetlenebilecek olan sınav mantığını ölçmekten ziyade nasıl değerlendirebiliriz. Türkiye’de uygulanan sınav sistemi, değerlendirmiyor ve fakat sadece ölçüyor. Değerlendirmediği için eksiktir. Değerlendirme, öğrencinin eğitim içinde eğitim adına yaptığı her olumlu hareketi kapsamalı. Öğrenci karnelerinin sağ tarafında verilen ve öğretmenlerin gözleri kapalı pekiyi bastıkları “hal ve gidiş”, asıl önemli olan kısımdır. Neoliberal eğitim anlayışı bu kısmı giderek itibarsızlaştırdı. İşte sınavlar, bu “hal ve gidiş”i zerre kadar dikkate almıyor. Oysa hayat asıl burada akıyor. Sol taraftaki öğretimden (fen, matematik vs) çok daha önemli bir kısım. Öğrenciye dayanışmayı, çevreye saygıyı, temizlik kurallarını, arkadaşlığı vs öğretemediğiniz için verdiğiniz öğretim “kopyacılık”, “şıksız düşünememe”, “kompozisyon özrü” gibi sorunlara yol açıyor.

Bizim ÖSYM’nin sınavları maalesef  sürece değil, sonuca odaklandığı için sonuç, yani puan, geçme notu, sertifika, diploma temel başarı sayılıyor. Hatta bunlar fetişleştiriliyor ve bazı “şirret” orta sınıf anne-babalar tarafından bir statü göstergesi olarak aileler arası savaşta kullanılıyor. Tüm eğitim sisteminin üzerine kurulduğu sınav anlayışı ve sektörü, öğrenciyi, nitelik değil nicelik olarak görüyor. Puanlar ve başarı notları hesaplanırken, nicelikler dünyası içinde duygu, heyecan, emek, gerilim, mücadele, yalnızlık, kaygılar;velhasıl öğrenciyi insan yapan yönlerin hiç biri ölçme ve değerlendirmenin içine giremiyor. Öğrenciler adeta şıklar dünyasında gözetim ve disipline tabi tutuluyor. Sınav artık bir tür “panoptikon”a dönüşmüş durumda; sınavlar ile bütün öğrenci kitlesi iktidarın bilgi ve değer anlayışının içine hapsediliyor. Bu yönüyle sınav, haftanın 7 günü ve 24 saat çalışan, yani kaydeden mobese kamerasıdır.

Sınav, bir fırsattır ama eşitlik aracı değildir. Sınav, bir bakıma oportünizmdir. Her türlü fırsatçılığa davet çıkaran, her türlü hile-hurdayı kullanmaya çağıran anti-demokratik bir alettir. Bu sistemde öğrenci, bir başka öğrenciyi ekarte edilmesi gereken bir rakip olarak görür. Eğer çekiçse, yoksul öğrencinin elindeki kalemi alıp onun kafasına çivi diye çakan bir sistemdir sınav. Dahası sınav, bir emek gasbı, yoksul öğrencilerin çeşni, garnitür olarak kullanıldığı pedagojik bir cinayettir. O nedenle “kapitalist ölçme”ye karşı “demokratik değerlendirme”yi savunmalıyız. Marx’ın bolluk toplumu tasarımı komünizminde “politeknik pedagojinin” sonsuz olanakları içinde “çok yönlü insan” da yer alır. Oysa ÖSYM’nin sınavları, her geçen gün daha bir yoğun “tek boyutlu insan” (Herbert Marcuse) yaratmaktadır. Dar soru kalıpları ve sınırlı şıklar, metnin bütününü, yani hayatın anlamını görmemizi sağlayan asıl konuyu metalaştırmaktadır. Sınav mantığı hemen her konu ve metni “buradan nasıl bir soru çıkar?” kaygısına indirgediği için keyifli bir öğrenmenin önüne geçer. Hayat maratonu karşısında bize sınavlarla ile vaat edilen, önüne geleni, yan kulvarlardaki yarışçıları yarış dışı bırakmaya dayalı hızlı bir 100 metredir. O nedenle sınav, kapitalist bir sprinttir.

Kapitalist sınavlara karşı hayatın sınavını vermek zorundayız. Sorulara “şık” yanıtlarla değil, “devrimci” sorularla karşılık vererek. Sormak, bizi sınavın nesnesi olmaktan çıkarır. Doğru yanıt, doğru soruyu gerektirir.          
 
 

Kemal İnal