Nasıl bir eğitim?

|

Nasıl bir eğitim? A Nasıl bir eğitim?

Ortaçağların sona erişinden bu yana hâlâ bu sorunun yanıtını arıyoruz. Katolik Cizvit kolejleri, 16. yüzyılda gelişen Protestanlığa karşı talep ettikleri eğitimin temel ilkesini sofuluğa geri dönüş ya da disiplin olarak açıklamışlardı. Protestanlar ise daha liberal bir eğitimin peşine düştüler; Aydınlanma filozofları tasarladıkları eğitimin merkezine ya insanı ya da doğayı (Rousseau) koydular. Rasyonalistler (Descartes) için akıl önemliydi ama Locke gibi ampristler için ise eğitimde deneyim önde geliyordu. Fransız devrimciler ise devirdikleri krallığa karşı eğitimin artık Fransız ulusunun çıkarları için hizmet edeceğini açıkladılar. Sonra sahneye sosyalistler çıktı ve eğitimde üretimin önemini vurguladılar. Onlardan hemen önce ütopist sosyalistler kolektif eğitime dikkat çekmişlerdi. 20. yüzyılın başlarından itibaren kıta Avrupa’sına rakip çıkan ABD’de yeni yetişen filozoflar (örneğin Dewey) ise pratiği (eğitimde pragmatizmi) merkeze aldılar. Onlar için eğitimde yapıp etme önemliydi.

Sovyet eğitimi ise üretim ile eğitimi ilk kez iç içe geçiren deneyimiyle göz kamaştırdı. Türkiye gibi bağımsızlığını kazanan kırsal ülkelerde ise eğitim kalkınma ilişkisi öne çıkarıldı ve köylünün eğitimi çok önemsendi. Köy Enstitüleri gibi deneyimler ortaya çıktı. 1960’lardan sonra tüm dünyada gelişen özgürlükçü, bağımsızlıkçı ve halkçı hareketlerle eğitime kapitalizm karşısındaki mücadelede asli bir rol biçildi. Brezilya’da Paulo Freire ezilenler için “problem tanımlayıcı eğitim”i  formüle etti. Bizde ise 1960’lardan itibaren Harun Karadeniz’in de ivmelendirmesiyle eğitimin politeknik boyutlarından biri  hatırlatıldı ve çok boyutlu (üretim, beden ve zihinsel/estetik) ilkeler içinde üretime önem verildi.

Kuşbakışı bu tarihi süreç değerlendirmesinde görüldüğü gibi eğitimle ilgili çok çeşitli formül, tasarım ve uygulama üretilmiş geçmişte. Bu miras önemli ama geleceğe baktığımızda eldeki yeni olgulardan kalkarak yeni bir sistem kurmak zorunda değil miyiz? Geçmişi tekrar etmek, kolaya kaçmak olur, zira oldukça farklı koşullarda yaşıyoruz. Köy Enstitülerini aynen tekrar edemeyiz ama ondan çok şey öğrenebiliriz. Yeni bir sistem formüle etmek için mevcut sıkıntıları iyi bilmek lazım. YGS oyunu da gösterdi ki, gençler bu sistemden memnun değiller. Protestoları, okulu asmaları, açlık grevi yapmaları, yetkililere öfkelenmeleri boşuna değil. Keyifli, hoşça zaman geçirten, özgürlükçü, tüm baskıcı otoriterlerden kurtulmuş, insanı insan yapan bir eğitim sistemimiz yok ne yazık ki! Örneğin hâlâ müfettiş, ceberut devlet görevlisi olarak görülmeye devam ediliyor. Öğretmen ve öğrenciler için müfettiş, baskıdan başka bir şey ifade etmiyor hâlâ.  Müdür, dükalık hanedanın başı gibi. Onca liberal müfredat, ders kitapları, eğitim ve öğretim materyalleri, ölçme ve değerlendirme iddialarına karşın MEB’in merkeziyetçi sistemi devam ediyor. Yukarısı (yöneticiler) otoriter, tabanı (öğrenciler) ezilen bir sistem nasıl liberal olur, anlatabilecek olan beri gelsin. 

Eğitim, parasız, demokratik ve kitlesel bir sosyal hizmet ama öyle algılanmıyor pek. Artık tam bir piyasa. Reklamı yapılan, bilançosu şirketler gibi hesaplanan, öğrenciyi kendine çekmek için promosyon dağıtan, verdiği sertifikanın (diploma vs) piyasada ne kadar da değerli olduğunu haykıran kimi okullar, lokomotif olmuş tüm eğitimi insafsız bir neoliberalizme çekip götürüyor. Ne kadar para ödüyorsan o derece nitelikli eğitim alıyorsun. Eğitimde kupon, burs, yurt, öğrenci kredisi, maalesef kötü bir fırsat eşitliği masalına dönüşüp duruyor habire.

Kapitalizm eleştirisi yapmayan bir eğitim sistemi, kapitalizm taraftarıdır elbette. Ama bir eğitim sisteminin kapitalizm eleştirisi yapması da yeterli değildir. “Demokratik okul”, “özgürlükçü okul” vs. demek çok kolay fakat “başka bir okul mümkün” derken nasıl bir okuldan önce nasıl bir insan istediğimizi tanımlamak zorunda değil miyiz? Marx, Alman İdeolojisi’nde “herkesin başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanı olmadığı, ama herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda” insanların canlarının istediğinde avcı, balıkçı ya da eleştirici olmaksızın sabah avlanmak, öğleden sonra balık tutmak ve akşam da hayvan yetiştiriciliği yaptıktan sonra eleştiri yapabilmeleri gerektiğini söylemiştir. Yani çok meşgaleli bir hayat. Sorun bu. Biz keyifli, zevkli ve nitelikli bir hayata nasıl ulaşabileceğiz. Okuduğumuz müfredat ve ders kitabını kendimiz ne zaman ve nasıl yazacağız? Sınavları kader belirleyen bir araç değil de bir formaliteye ne zaman ve nasıl dönüştüreceğiz? Günümüzde bizi tek bir mesleğe, tek bir alanın uzmanlığına, tek bir işe mahkum eden bu insanlık dışı  kapitalizmden nasıl kurtulacağız? Uykularımızı kaçıran YGS gibi sınavlardan ne zaman ve nasıl kurtulacağız?
 
 
 
Kemal İnal
inalkemal@gmail.com