Seçim propagandalarının pedagojisi

|

Seçim propagandalarının pedagojisi A Seçim propagandalarının pedagojisi

Hopa’da öldürülen eğitim emekçisi Metin Lokumcu’nun anısına…
 
Ankara’da Yüksel Caddesi diye bir sokak vardır; bilen bilir, eskiden caddeydi, şimdi araç trafiğine kapalı bir sokak. Alabildiğine kalabalık, gürültülü, rengarenk ve cıvıl cıvıldır burası. Ankaralı gençlerin uğrak yeridir çoğu zaman.
 
Bu sokak özellikle cumartesi günleri en yoğun anlarını yaşar. Kitapçılar, kafeler, işporta tezgahları, müzisyenler, dershaneler, gençler, asılan afişler, İnsan Hakları Anıtı ve sık sık yapılan sol eğilimli basın açıklamaları ve gösteriler...  Sokak, çoğu zaman siyaset ile sanatın iç içe geçtiği bir mekân  kimliğine bürünür. CHP’li Çankaya Belediyesi’nin hüküm sürdüğü bu sokakta çoktandır çeşitli sosyalist siyasetler, hareket ve partiler ya açtıkları bir
masa üzerine serilen birkaç afiş, imza listesi ve sözlü bilgi verme mekanizmasıyla seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Ya da çoğu genç olan militanlar, ellerindeki gazete veya dergileriyle gezerek yayınlarının satışı, aslında propagandalarını yapıyorlar.
 
4 Haziran Cumartesi günü yolum yine Yüksek Caddesi’ne düşmüştü. Bir kitapçıdan aldığım kitapları incelemek, biraz da soluklanmak, aslında çay içmek için bir simit sarayına oturmuştum. Kitapları incelerken tam karşımda bir stant dikkatimi çekmişti. Bir masa, üstünde afiş ve bildiriler, masanın etrafında dört-beş kişi, hemen yanlarında da dev bir fotoğraflı pankart vardı. Fotoğraf, sosyalist bağımsız bir adaya aitti. Dört yıldır Sincan cezaevinde tutuklu aday için megafondan destek ve oy istiyordu bir kişi. Birkaç genç de sokaktan geçenlere el ilanları dağıtıyor, adaylarının tanıtım propagandalarını yapıyorlardı. Arada bir de, Ankara’nın artık iyi tanıdığı, işkence sonucu akıl sağlığını yitirmiş
devrimcisinin hançeresini yırtarcasına attığı nutuklar ortalığı inletiyordu. 
 
Bir saat kadar kah elimdeki kitapları incelemiş kah stanttan yükselen mikrofonik sesleri dinlemiştim. Belki oldukça klasik bir sosyalist propagandaydı bu. Fakat ilgimi asıl yoldan geçenlere yöneltmiştim. Acaba durup ilgileniyorlar mı, o sesleri fark ediyorlar mı ya da kendilerine uzatılan bildiriyi alıyorlar, okuyorlar mıydı? Maalesef, belki de yüz kişide biri dönüp bakıyordu standa. Alan da okumuyordu bildirileri. Bağımsız sosyalist aday, anlaşılan onları ilgilendirmiyordu. Oysa aynı sokakta zaman zaman müzisyenlerin, değişik sanatçıların gösterileri olduğunda hemen bir kalabalık oluşuyor, daire çizen insanlar ilgiyle kendilerine sunulanları izliyorlardı. Sorun neydi acaba?

Düşündüm, sosyalist siyasetler, doğruları söylerken, hem de korkusuzca dile getirirken neden halktan yeterli ilgiyi görmüyordu. Acaba tezlerimizde mi bir sorun vardı yoksa kullandığımız dilde mi? Ya da örgütlenme modeli mi sorunluydu? Veya çalışma biçimimizi halk beğenmiyor muydu? Aklım düzen partilerinin seçim propaganda çalışmalarına gitti. Sorun, propaganda biçiminde miydi? Bu seçim döneminde de düzen partileri o bildik üç mekanizmayı sonuna kadar kullandılar: Popülizm, demagoji ve oportünizm. Her üçünün çıktığı kavşak, oy-halk avcılığı. Bu avcılıkta kullanılan teknikler, iletişim ve eğitim üzerine çalışan biri olarak beni oldukça düşündürdü. Mesela, bu partilerin liderleri gittikleri her ilin futbol takımının renklerini ve armasını içeren atkılarını boyunlarına doladılar. Tam bir fırsatçılık örneği diyebilirsiniz. Miting kalabalık görünsün diye çoğu ilde meydanlar değil, caddeler kullanıldı; dar bir mekân seçilip uzun şerit sistemi kullanılarak kitle sayısı çok gösterilmeye çalışıldı. Kamera sistemleri çok iyi kullanıldı, dev ekranlar ve platformlar kuruldu; cazgırlar kalabalıkları coşturmak, aslında onlara gaz vermek için türlü methiyeler düzdüler liderlerine. Çoğu kentte su, içecek ve bayrak, şapka, tişört gibi şeyler bedava dağıtıldı. Miting hileleri, içi boş vaatler, kuru-sıkı söylemler, desteksiz çılgın projeler, rakibine karşı her tür bel altından vuruş, tehditler, kasetler, susturmalar, megaloman tavırlar, esip gürlemeler… Bu burjuva siyaset tarzını egemen medya bize “işte demokrasi, işte demokratik yarış” diye satmaya çalıştı. Bu arada bir avuç sosyalist adayın etkinlikleri, bir ordu dolusu polis ile terörize edildi. Aslında ortada, bırakın eşit yarışı, bir yarış bile yoktu. Egemen medya, sosyalist adayları hep “terör, taş ve molotof kokteyli atma, polise saldırı, bağırıp çağıran, ne dediği anlaşılmayan güruh” gibi bir söylem içinde sundu. 
 
Sosyalistler, sosyal bir dünya kurmak istiyorlar. O yüzden propaganda çalışmalarında halka doğruları anlatmaktan başka bir lüksleri yok. Popülizm, demagoji ve fırsatçılığı bir ahlaksızlık olarak kabul ettikleri için izleyenlerine hayal satmadılar, çılgın projeleri yoktu. Sadece gerçekleri konuştular. Bu da az şey değildir aslında, zira gerçekleri konuşmak, devrimciliğin ta kendisi değil midir? Yüksel Caddesindeki o sosyalist adayın standı düzen partilerinin mitingleri kadar coşkulu, kalabalık ve etkileyici değildi belki ama gerçekleri dile getirmesi bakımından düzeni değiştirebilecek bir adımdı. Düzen partileri halkı çocuk yerine koymaya devam ediyor. O yüzden yarış mitinglerdeki kelle sayısına kadar indirgendi. Mesele, halka onların kelle olmadığını anlatabilmekten geçmez mi? Ama nasıl?
 
 
 
Kemal İnal
inalkemal@gmail.com