Halkın yeni afyonu

|

Halkın yeni afyonu A Halkın yeni afyonu

Clifford Geertz: “İktidarın, çıkarın hizmetindeki güçten başka türlü kavranması için, elbette, erdem giysilerini giymesi veya kozmolojiyle dolaşması zorunlu değil, ruhani yönü doğrudan da simgeleştirilebilir.”
 
Konuştukça demokratik dünyayı-demokratik anayasa, halkın iradesi ve temsili vs- bize daha da yakınlaştırdığını vaaz eden söylem ve icraatların hedefi nedir acaba? Kalkınmaya-projeciliğe iman ile neoliberalizme itaati şiar edinen karizmatik şahsiyetin bilhassa seçim öncesi propagandalarında kullandığı dinsel jargon-“severiz yaratılanı, yaratandan ötürü”, “her nefis bir gün ölümü tadacaktır”, “helalleşme” vs.-ardındaki metafizik mantık nasıl yorumlanmalı? Bildik ezbere (Neo-con, yeni muhafazakar) sapmadan bir siyasal-pedagojik analiz için bir parça seçim öncesi mitingleri hatırlayalım. Mitinglerinin bilgilendirmekten (knowledge) ziyade, bilindik malümatlarla (information) ezilenlerin fikir/zikir ihtiyacının giderilmesinin ötesindeki bu sığlıkta karizmaya atfedilen keramet, elbette siyasal ritüellerle/ayinlerle belli bir hedefe doğru desteklenmektedir. Türkiye Cumhuriyet’inden Türkiye Cemaati’ne (yeni T.C.) doğru alınan yolda kah, Althusser’e atfen, Başöğretmenlik (rıza üretme; özellikle liberal medya ve neoliberal okul vasıtasıyla) kah Başkomiserlik (zoru dayatma; polis, istihbarat ile) kullanılarak, bazen de her ikisine birden başvurulmaktadır. Medyanın bu süreçte bize sunduğu sözde kazanımlar kuşkusuz göz alıcı değil, göz boyayıcıdır. Siyasi pedagojide halkın yeni afyoncusu, bize bildik bir ezberi yeni kılıflarla yinelese de, bu mantığa hiç de yabancı değiliz aslında. Bizden aslında neyi okumamız isteniyor? Demokrasi, çoğulluk, temsil, kimliklere saygı, açılımlar mı? Tüm bunların altını kazımak gerekir ama hangi araçla ve ne için? 
 
Geertz’in yukarıdaki ifadesinden kalkarak şunu söylemek mümkün: Türkiye’de adına ister rahmaniyat, ister ruhani hayat deyin ya da yaşanan yoğun muhafazakarlık olsun, büyük bir mistik hayalet dolaşıyor; Arap Baharı için safiyane Batılı güçlerin “model”, “örnek”, “tip” olarak gösterdiği bir ülkede ezilenlerin büyük bir çoğunluğu seçim öncesi süreçte bütün oy potansiyel ve insiyatiflerini, karizmasını runahi simgeleştirmeden alan şahsiyete boca ettiler. Tanrı gibi her yerde hazır ve nazır-omnipotent- bir hareketlilikle politikanın gerçek politik içeriğinden arındırılıp meydanlarda, kamusal alanda ve medyatik sahnelerde sergilenen “pasif devrim”in yönü elbette büyük bir cemaat ülkesidir-milleti ve devletiyle birlikte. 2004 Müfredat Reformu’yla tekli, evrimsel, birörnek, düz mantıkçı denilen pozitivist pedagojik mantığa karşı getirilen çoklu, esnek, çok doğrucu, çok kimlikçi/hukuklu pedagoji ile postmodern mantığa kapı aralanmıştı. Öğrenci merkezli eğitim, çoklu zeka, çok yönlü beceri, performans ödevleri ile “birey”in yaratılarak piyasalara daha fazla hitap etmesi istenirken bilim dışı bilme/doğrulama biçimlerine de kapı aralanmıştı. Bedava ilköğretim ders kitapları, birtakım yayınevlerine rant aktarmanın çok ötesinde bir tür ruhani düşüncenin-“Allah devletimize zeval vermesin”-öğrenci ve velisinde yerleşmesini sağlamıştı; hayırseverlik, pedagojide nihai hedefini bulmuştur.
 
Tüm olanlar, basit bir evrimcilik/yaratılışçılık ikiliği içinde değerlendirilemez; pedagojinin felsefesi, sadece eğitim alanındaki değişimlerle gerçekleşmedi.   Neoliberal dönemlerde cemaat/kul ve toplum/birey ikiliğini anlamsızlaştırıp modern ile modern sonrası her şeyi iç içe geçiren büyük şahsiyet ve politikası, Türkiye Cemaati’ne giden yolda yerel (milletin iradesi, yeni parti örgütlenmesi, kendine yontan medya vs.) ve yanı sıra küresel (Charter Okullar, Türkçe Olimpiyatları vs.) ağları ile bize ruhani hayatın simgeleştirilmesinde gücün ne kadar da yayıldığını gösteriyor. Olan, sağ ile sınırlı değildir; sol, liberal virüsün daimi tehlikesi altındadır. Sol örgüt, mücadele geleneği ve entelektüel hayatın sınıfsal eklemlenmeden (articulation, Laclau) iyice koparılarak kimlik siyaseti -Kürt Sorunu’nun getirilip sıkıştırıldığı yer burasıdır-içine katılması, sosyalist muhalefet ve müdahalliğe vurulan en büyük darbedir. Ezilenlere sınıf siyaseti ve hedefleri yerine popülizm ile seslenilmesidir istenen; ve bu sesleniş, halkı özne değil nesne yerine koyarak şu ana değin epey başarılı olmuştur.
 
Nihilizm, ekletizm veya demokratizm; türlü kılıf, ad, kavram, teori, yaklaşım ve pratik adı altında birileri Türkiye’de politikayı, ezilenlerle sadece ruhani simgeleştirme ve kimlik bazında yeniden tasarlıyor. Bol bol adalet ve kalkınmadan bahsedilirken erdem, ahlak, eşit paylaşım gibi kavramlar, maalesef pedagoji ve medyada sadece kavram olarak tartışılıyor. Halk da bunları bir temaşa sanatı izler gibi sadece izlemekle yetiniyor. Bunun adına demokrasi diyorlar; artık cemaatten demokrasi nasıl ortaya çıkacaksa ya da tersi!? Ruhsuz dünyanın ruhu, kalpsiz dünyanın kalbi aslında nedir?   
 
 
Kemal İnal
inalkemal@gmail.com