Yayınevini bekleyen bir kitap

|

 

 

 

Yayınevini bekleyen bir kitap: Margarate Buber Neumann, İki Diktatörlük Altında

 Kitaplar sizi başka kitaplara götürür. Bu yalnız okuyucu açısından değil, çevirmen açısından da böyledir. Çeviriyi geçim için yapmam. Bu bana çok ağır gelir. Sadece okuyucuyla paylaşmak için kitap çeviririm. Özel alanım, biyografi ve otobiyografidir. Özel konularım ise, 1930’lar, Sovyetler Birliği, Almanya ve İspanya.

İspanya Devrimini ve Durruti’yi anlatan, Apel Paz’ın Halk Silahlanınca (Kaos Yayınları-baskısı biten bu kitap bugünlerde Yayın Kolektifi’nin desteğiyle Kaos tarafından yeniden basılacaktır) ile Sovyetler Birliği’ndeki büyük temizliği ve toplama kamplarını anlatan Eugenia Ginzburg’un Anafora Doğru ve Anaforun İçinde (Pencere Yayınları) kitaplarını 1990’lı yıllarda çevirmiştim. Kronstadt ayaklanmasını anlatan, Paul Avrich’in Kronstadt 1921 (Versus Yayınları) kitabını ve bir komintern görevlisinin 1918-1938 yıllarındaki anılarını içeren, Jan Valtin’in Karanlığın Ötesinde (Kibele Yayınları) kitabını ise 2000’li yıllarda.

Jan Valtin’in kitabı beni Heinz Neumann’a ve karısı Margarete Buber-Neumann’a götürdü. Heinz Neumann, 1920’li yıllarda Stalin’in gözdelerinden olan bir Alman komünistiydi, ancak 1930’lu yılların başında Stalin’in gözünden düşmüş ve Hitler’in iktidara gelmesinden sonra karısıyla birlikte sığındığı Sovyetler Birliği’nde GPU tarafından tutuklanıp öldürülmüştü. Aç ve açıkta kalan ve Komintern’in ünlü Lux Hotel’inde, eşleri tutuklananların kaldığı bir bölümde barınan, Alman Komünist Partisi üyesi Margarete Buber Neumann, aslında tutuklanma emri kocasının tutuklanma tarihiyle aynı gün olmasına rağmen, altı ay sonra tutuklanmış, Moskova’daki Butrki hapishanesinde, çok kötü koşullarda kalmış, sonra da Kazakistan bozkırlarındaki Karaganda çalışma kamplarına yollanmıştı. Burada iki yıl, yine çok kötü koşullarda çalıştırılan Buber-Neumann, günün birinde yeniden alınıp Butyrki’ye getirilmiş ve çoğu Alman komünisti olan çok sayıda kadınla aynı koğuşa konmuştu.

Ancak bu seferki koşullar çok değişiktir. Koğuş haşerattan temizlenmiştir. Yemekler gayet iyidir. Artık balık istifi yatılmamaktadır. Hapishane görevlileri tutuklulara çok iyi davranmaktadır. Durumda bir tuhaflık olduğunun bütün tutuklular farkındadır ama ne olduğunu anlayamamaktadırlar. Kısa süre sonra grup grup bilmedikleri bir yere sevk edilmeye başlanırlar. Buber’in grubunun bindirildiği trende kadınların yanı sıra başka Alman ve Avusturya komünisti erkekler ve anti-faşisyer de vardır. Tren, Polonya ile Sovyetler Birliği’nin sınırında bulunan Brest-Litovsk köprüsüne gelince durumu anlarlar. O sırada Sovyet-Alman paktı halen yürürlüktedir ve Polonya’nın o bölümü Nazi işgali altındadır. Bundan sonrasını benim çevirimden okuyalım:

Sonunda tren durdu ve ilk önce o malum ‘Hazırlanın. Eşyalarınızla birlikte’ bağırtısını duyduk. Kompartmanların kapı kilitleri açıldı, inmemiz için getirilmiş portatif merdivenlerin demir basamaklarından aşağı indik, hava öyle soğuktu ki ayakta titreşerek bekliyorduk. Biraz uzakta bir istasyon vardı. Hemen yakındaki levhada istasyonun adı yazıyordu: “Brest Litovsk”.

Bizim grupta yirmi sekiz erkek, Betty ve ben vardık. Betty, ben, yaşlı bir profesör ve bacağı yaralı bir mahkûm bir kamyona bindirildik. Erkekler yürümek zorundaydı. Brest Litovsk köprüsünün Rusya tarafından geçip diğerlerinin gelmesini bekledik, köprünün Polonya tarafına bakıyorduk. Erkekler geldi ve ardından bir grup GPU'lu köprüyü geçti. Onların bir süre sonra geri döndüğünü gördük, GPU'lu grup daha da büyümüştü. SS subayları da onlarla birlikteydi. SS komutanı ve GPU şefi birbirlerini dostça selamladılar. Rus, Almandan bir baş daha uzundu. GPU şefi parlak deri bir çantadan bazı kâğıtlar çıkardı ve bir isim listesi okumaya başladı. Yalnızca “Margarete Genrichovna Buber-Neumann” adını duyabildim. Bizim gruptan bazıları protestoya girişip GPU'luyla tartışmaya başladı. Bunlardan biri, Macaristanlı bir Yahudi sığınmacıydı, diğeri, 1933 yılında, Nazilerle, bir Nazinin ölümüyle sonuçlanmış bir çatışmaya karışmış Dresdenli genç bir işçiydi. Sovyet Rusya'ya kaçmayı başarmıştı. Olaya ilişkin yargılamada, arkadaşları, bilerek ya da daha doğrusu onun Sovyetler Birliği'nde güvenlikte olduğunu düşünerek bütün suçu onun üzerine yıkmışlardı. Ona ne yapılacağı belliydi.

Köprüden geçtik. Protestoda bulunan üç kişi itile katıla diğerleriyle birlikte gitmeye zorlandılar. Direnmenin hiçbir yararı yoktu, kaderlerine boyun eğdiler. Köprünün orta yerinde dönüp geriye baktım. GPU görevlileri bir grup halinde durmuş arkamızdan bakıyorlardı. Onların ardında Sovyetler Birliği vardı. Malum komünist duayı hatırladım acıyla: Emekçilerin Anavatanı; Sosyalizmin Yıkılmaz Siperi; Ezilenlerin Cenneti...” (Margarate Buber-Neumann, Under Two Dictators-Prisoner of Stalin and Hitler, Pımlıco, 2008, s. 143)

Margarete Buber-Neumann, diğer tutuklularla birlikte, uzun bir yolculuktan sonra, Nazi’lerin Ravensbrück kadın toplama kampına getirilir. Anılarının bundan sonraki bölümü burada geçirdiği beş yılı kapsar. Gaz odalarına gönderilenlerin dışında, hastalıktan ve kötü muameleden günde ortalama 80 kişinin öldüğü bu kamptaki anılar da son derece ilginçtir. Bir bölüm tamamen Yahova Şahitlerine ayrılmıştır. Buber-Neumann bir süre Yahova Şahitlerinin blok sorumluluğunu da yapar ve onların ceza hücrelerine gönderilmemesi için büyük çaba gösterir. Aslında bir Yahova Şahidi kadının tahliye edilmesi son derece “basit”tir. Tahliye edilmesi için “artık Yahova Şahidi değilim” diye yazan bir matbu kâğıdı imzalaması yeterlidir. Ne var ki, bu kâğıdı imzalayan tek bir Yahova Şahidi bile çıkmaz ve ağır baskıya uğrayarak adım adım ölüme yaklaşmayı tercih ederler.

Buber-Neumann’ın Ravensbrück’deki en yakın arkadaşı, Çek gazeteci Milena Jesenska’dır. Milena’yı aslında okuyucular olarak tanırız; Kafka’nın Milena’ya Mektuplar’ını çoğumuz okumuşuzdur. Evet, Kafka’nın sevgilisi Milena’dır o. Onun çok özel karaktere sahip bir insan olduğunu Buber-Neumann’ın anılarından öğreniyoruz. Yazarın, Milena ile Ravensbrück’te birlikte geçen günlerini anlattığı bir kitabı daha önce Türkçede çevrilmişti: Margarete Buber-Neumann, Milena, (çev: Sıdıka Orhon, 1991, Afa Yayınları- daha sonra Everest Yayınları). Buber-Neumann ve Milena, kampta, serbest kaldıklarında neler yapacaklarına, birlikte yazacakları kitaba ilişkin hayaller kurarlar. Ne yazık ki, bu hayaller hiçbir zaman gerçek olmaz, çünkü Milena, 1944 yılında Ravensbrück’te ölür.

İnsan bir kez bir yazarın ve kitabın peşine düştüğü, hele o kitabı çevirdiği zaman ona ilişkin antenleri de çok açık olur. Örneğin Ginzburg’un, Gulak takımadaları konusunda en önemli başvuru kitaplarından biri olduğunu, kitapları çevirdikten sonra, süreç içinde öğrendim. Alexander Soljenitsin, Gulag Takım Adaları (çev: Selim Taygan, Nebioğlu Yayınları, 1974) adlı eşsiz eserinde Ginzburg’u sık sık referans vermekteydi. Keza, son zamanlarda yayımlanan Orlando Figes’in Karanlıkta Fısıldaşanlar-Stalin Ruysa’sında Özel Yaşam (çev: Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yayınları, 2009) adlı, özel anılara ve anlatımlara dayanan kitabında da Ginzburg’a önemli atıflar yer almaktadır.

Michel Ragon’un Kaybedenlerin Belleği (çev: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları, 2010) adlı, belki hayali, belki gerçek bir kişi olan Fred Barthelemy adlı Fransız anarşistinin yaşamı çevresinde ördüğü anı-romanında Margaret Buber-Neumann’la ilgili çok önemli ve tamamen gerçeğe dayanan bir anlatım var. Michel Ragon’dan okuyalım:

“Kravçenko Olayı, Barthelemy’yi gömüldüğü uyuşukluktan biraz da olsa uyandırdı. Washington’da görev yapmakta olan bu üst düzey Rus memurun ‘özgürlüğü seçtiği’ ve bu adla, 1947 yılında bir kitap yayımladığı, ardından da bir yığın hakaret, alay, yalan ve iftira dalgasının boy gösterdiği hatırlardadır. Moskova kaynaklı her şeye hayranlık modaydı. Beş yıllık planları, tarımda kolektifleştirmeyi, sosyalist vatanseverliği tartışma konusu etmek tam bir utanmazlıktı! Batı’nın bütün aydınları, eseri bir canavarlık örneği ve elbette CIA’nın marifeti olarak kabul etti. Varlığından ciddi biçimde kuşku duyulan Kravçenko’nun yaşadığını kanıtlamak için başvurusu üzerine, Paris’te bir iftira davası açıldı (…)

“Mahkemeye çağrılan bütün ünlü entelektüeller, tek bir ağızdan, SSCB’de toplama kamplarının olmadığını ilan ettiler. O sırada, hem Bolşeviklerin kamplarına hem de Nazilerin kamplarına sürülmüş olma tuhaflığına sahip bir kadın, kürsüye ilerledi. Üstelik o, Heinz Neumann’ın dul eşiydi. Heinz, Alman Komünist Partisi’nin eski liderlerinden, Reichtag’da mebusluk yapmış biriydi ve 1937 yılında Moskova’da GPU’nun zindanlarında kaybolmuştu.

“Margarete Buber-Neumann’ın anlattığı hikâye inanılır gibi değildi. Üçkâğıtçılık yaptığı haykırıldı sürekli. Dehşet verici ifadesi, mahkeme başkanının fazlasıyla müsamaha gösterdiği cellatlarının dostları tarafından, iğneleme ve alaylarla sürekli kesildi (…)

“ ‘Ne olduğunu anlamadan kendimizi yeniden Butyrki’de bulduk” diye devam etti Margarete. ‘İşin tuhafı, gardiyanlar bize karşı ölçülü davranıyorlardı, iyi yemekler getiriyorlardı, banyo yapma hakkımız vardı. Kamplardaki pislik ve sefalet, hakaretler ve dayakla öyle bir tezat ki bu ani hoşgörü bizi endişelendirdi (…) Butryki’de bizi besiye çektiler. Yıkadılar, süslediler, özenle giydirdiler. Bizi sınır dışı edeceklerini ve başkalarının karşısına çıkabilir halde olmamızı istediklerini anlıyorduk. Hangi ülkeye göndereceklerdi? Bunun Hitler Almanya’sı olabileceğini hiçbirimiz hayal bile etmemiştik. Ama tren Brest-Litovsk’a doğru yol alıyordu. Ben kendimi Lublin’de hapishanede buldum. Gestapo beni casusluk için Almanya’ya gönderilmiş bir GPU ajanı olmakla suçladı. Karaganda’dan sonra payıma Ravensbrück düşmüştü.” (s. 404-7)

Kravçenko davası ile ilgili olarak Margaret Buber-Neumann’dan söz eden önemli bir makale de geçenlerde Taraf gazetesinde yayımlandı. Bu makalede, ayrıntıya ilişkin bazı farklılıklar var. Halil Berktay “Rousset (1949)” adlı makalesinde Buber-Neumann’ın Kravçenko davasında değil, bundan hemen sonra açılan Rousset davasında tanıklık yaptığını anlatıyor. Berktay’dan okuyalım:

“Fakat derken ikinci bir dava çıkageliyor. Stalin terörünün ikinci dalgası çerçevesinde, Macar komünist lideri Laszlo Rajk’ın idamı, Ekim 1949. Dört hafta sonra, bu sefer David Rousset, Le Figaro litteraire’de önemli bir yazı yayınlıyor; Sovyet toplama kamplarına ilişkin bir araştırma başlatmada, Nazi toplama kamplarının eski mahkûmlarından kendisine yardımcı olmalarını istiyor (…) Gene kıyamet kopuyor ve hemen bir hafta sonra, gene Les Lettles françaises’de PCF’den iki yazar, Rousset’yi sahte kaynaklar icat edip Sovyetlere karşı adi bir saldırıya girişmekle suçluyor. Kravçenko gibi Rousset de buna karşı hakaret ve iftira davası açıyor. Lakin bu sefer işler PCF’nin umduğu gibi gitmiyor. Bu kere Rousset de eski bir sosyalist, bir ara Troçkist, Mukavemet kahramanı, her nasılsa Buchenwald ve Neuengamme kamplarından sağ çıkmış bir mazlum. İkincisi, kendi gibi çok saygın tanıklar buluyor. Örneğin Margarete Buber-Neumann, gerek Sovyet kamplarında, gerekse Molotov-Ribbentrop Paktı gereği 1940’da SSCB’den Nazilere iade edildikten sonra Ravensbrück’te neler çektiğini dramatik ve karşılaştırmalı bir şekilde anlatıyor. Sonuçta Rousset hem davayı kazanıyor, hem de o neslin bilincini biraz olsun sarsmayı başarıyor.” (Taraf, 8 Ekim 2011)

Gün Bendirli ve Ümit Kaya tarafından redakte edilmiş, sayfa düzeni bile yapılmış ve Yayın Kolektifi tarafından yayımlanmaya değer görülmüş, Margarete Buber Neumann’ın İki Diktatörlük Altında-Stalin ve Hitler’in Mahkûmu kitabı şimdi kendisini yayımlayacak yayınevini bekliyor. Bu yazıyı, ilgilenecek yayınevlerine bir çağrı olarak da kabul edebiliriz.

 

Gün Zileli

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

Bu Haber 987 Kez Görüntülendi