‘Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var!’

|

‘Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var!’ A ‘Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var!’

Her şeye rağmen dünyanın bir yerlerinde İsrail’in yeni etnik temizliğinin reddedilmesi gerektiğini düşünen vicdan sahiplerinin olduğunu bilmek/görmek, bu konuda ahlaki bir duruş oluşturabilmeye ilham kaynağı olabilir...

 

ÖZGE ÖZKOÇ(*)

Gözleriyle Filistin,

 

kollardaki, göğüslerdeki dövmelerle Filistin

adıyla sanıyla Filistin.

Düşlerin Filistin’i

ve acıların, sözcüklerin ve sessizliğin Filistin’i,

ve çığlıkların.

Ölümün ve doğumun Filistin’i

taşıdım seni eski defterlerimde

şiirlerimin ateşi gibi.

Kumanya gibi taşıdım seni gezilerimde.

Koyaklarda çağırdım seni bağıra bağıra,

inlettim senin adına koyakları…

(Mahmud Derviş, Filistinli Sevgili)

 

1941 yılında Filistin’de doğdu Mahmud Derviş. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla sürgün edilen üç milyon Filistinli mülteciden biri olarak ailesiyle Lübnan’a yerleşti. Yıllarca da sürgün hayatı yaşadı. Altmış yedi yıllık yaşamında mücadele etti, hapse girdi ve şiirleriyle Filistinlilerin sesi oldu. “Ölümün ve doğumun Filistini”nde, İsrail’in 1967’den beri ilk kez böylesine şiddetli bir katliamını görmeden -neyse ki görmeden!- 2008’in başlarında vefat etti. 2008’in sonunda Filistin, Derviş’in mısralarındaki gibi sessizliğe ve çığlıklara gömülürken, bizler televizyon ekranlarından İsrail’in insanlık dışı eylemlerini ve içi boş savunma söylemini, dünyanın ve dahi Arap hükümetlerinin suskunluğunu, elde avuçtaki az sayıda insanın karşı çıkışlarını, stratejistlerin İsrail saldırısına dair mesnetsiz çözümlemelerini,  Filistinlilerin katledilişini, Hamas’ın ve Filistin Yönetimi’nin demeçlerini izlerken bulduk kendimizi. Oysa şaşırtıcı değildi hiçbir şey. Filistin’in “uzun” tarihi, ne çok ipucu veriyordu bize.

Bugün Gazze’deki insanlık dışı İsrail eylemlerini vicdanı olan her bireyin ahlak dışı bularak anlamlandırmayı dahi reddetmesi gerçeği bir yana, yaşananların geçmişin yükünü taşıdığını da unutmamak gerek. Ne de olsa bugün ve hatta gelecek, geçmişin bağrından çıkıyor. Filistin sorununun tarihi Fırat ve Dicle arasındaki coğrafyanın Yahudi kavmine vaat edildiği milattan önceye, Orta Çağ’daki din temelli anti-semitizme, 19. yy’ın sonunda Yahudilerin milliyetçilikle tanıştıkları ve eyleme geçtikleri döneme, iki savaş arası dönemdeki İngiliz mandasına, 1948’de İsrail’in kuruluşuna ve 1967’de Batı Şeria ve Gazze’nin İsrail tarafından işgal edilmesine kadar götürülebilir. Hangi tarih başlangıç noktası olarak kabul edilirse edilsin, gerçeklik bu “uzun” zaman dilimi boyunca Filistinlilerin İsrail şiddetiyle -ya da devlet terörüyle- yüz yüze kalmış olmalarından ibarettir.

19. yüzyılın sonunda Siyonistler Avrupa emperyalizminden aldığı ilhamla, Filistin’i “toprağı olmayan bir halk için halkı olmayan toprak” olarak nitelendirerek bölgeye yerleşirken Batı tarafından desteklendi. 1948’de İsrail devleti ilan edildiğinde dünya peşi sıra İsrail’i tanıdı. 1948’in hemen ertesinde milyonlarca Filistinli sürgün edilirken Avrupa sustu. 1967’de İsrail Batı Şeria ve Gazze’yi işgal ederken BM Güvenlik Konseyi karar almakla yetindi. 1970’de Ürdün’deki FKÖ kampları bombalanırken kimseden ses çıkmadı. İsrail Lübnan’ı işgal etti, dünya sustu. 1987’de Filistinliler ayaklandıklarında dünya “lütfedip” ve göstermelik olarak Filistinlilerden yana tavır aldı. 1993’te bu sefer dünya Rabin’le el sıkışarak İsrail ile barış masasına oturan  “yılların teröristi” Arafat’ı, 1994’te Nobel Barış Ödülü’ne layık görerek iyi niyetini dile getirdi. 2000’de Filistin’de insanların sömürüden, açlıktan yılarak ikinci intifadayı başlatmalarıyla dünya yeniden küstü Filistinlilere. 2003’te İsrail Filistinlilerle arasına ayırma duvarını inşa etmeye başladığında egemenler BM Güvenlik Konseyi’ndeki ABD vetosu nedeniyle çıkamayacak olan kınama kararını Uluslararası Adalet Divanı’nın hiçbir bağlayıcılığı olmayan tavsiye nitelikli kararına havale ettiler. 2008’in sonunda İsrail Gazze’ye yönelik saldırısını başlattı, dünya sustu.

Bu suskunluk ölen Filistinlilere yönelik bir suskunluktu sadece. ABD ve AB, İsrail’in Hamas’ın “terörist” eylemlerine karşı kendini savunmak için harekete geçtiğini dile getirerek açıkça İsrail yanlısı tutumlarını ortaya koydular. O kadar ki İsrail Dışişleri Bakanı Livni, “dünyanın İsrail’e karşı bu kadar anlayışlı olması”ndan dolayı teşekkürlerini iletiyordu kendilerine. Aynı şekilde İsrail Gazze’ye yönelik operasyonun kendini savunma amaçlı olduğunu dile getiriyor. Bu amaçla da bir buçuk milyon nüfuslu, hiçbir çıkışı olmayan Gazze’ye ambargo uygulamaktan tutun da havadan, karadan ve denizden saldırmayı ve hatta “militan”-sivil ayrımı gözetmeksizin her yeri bombalamayı bir hak olarak görüyor.

Aynı şekilde şiddet tekelini elinde bulunduran İsrail “ulus-devleti” egemenlerin nezdinde haklı bulunmakla kalmıyor, ABD Başkanı tarafından da ateşkes için ilk koşulun HAMAS’ın “terör” eylemlerinden vazgeçmesi olduğu dile getiriliyor. Oysa varlığını “Filistin”i ötekileştirebilmeye borçlu olan İsrail’in kullandığı ya da uyguladığı şiddetle HAMAS’ın İsrail’e yönelik eylemlerini birbirinden ayırmak gerekli. Elinde devlet iktidarının alamet-i farikası olan meşru güç kullanma tekeline sahip bir devletin son teknolojiyle donanmış ordusuna karşı el yapımı füzelerle duvarlar arasına sıkışmış ve aç bırakılmış insanların meşru müdafaa hakkını aynı kefede değerlendiremeyiz.

 

PEKİ, BUGÜNKÜ DURUMA NASIL GELİNDİ?

1990’ların başı, Filistin sorununda yeni bir aşamaya geçildiğinin habercisiydi. 1980’lerden itibaren Lübnan’dan ve Ürdün’den çıkarılan FKÖ ve Arafat Tunus’a taşınarak hareketin uzağına düşmüşlerdi. 1987’deki birinci intifadanın hemen ertesinde toplumsal alanda yapılanmaya başlayan HAMAS’ın daha çok taraftar elde edebileceği endişesiyle FKÖ, Batı Şeria ve Gazze’deki iktidar boşluğunun HAMAS’a yarayacağını düşünerek 1988’de Filistin Devleti’ni ilan etti ve İsrail’i tanıyacağının sinyallerini vermeye başladı. Nitekim 1993’e gelindiğinde, 1990’lardaki bütün “barış” anlaşmalarına temel oluşturacak olan İlkeler Bildirgesi, İsrail ve Filistin halkının resmi temsilcisi olarak kabul edilen FKÖ arasında imzalandı. Bu ve bunun ardından imzalanan anlaşmaların hiçbiri ne mülteci sorununa, ne Kudüs’ün statüsüne, ne de Batı Şeria ve Gazze’deki Yahudi yerleşimlerinin boşaltılması gerekliliğine değiniyordu. Ayrıca İsrail özellikle Batı Şeria’da adacıklar oluşturarak Filistin Yönetimi’nin kendi toprakları üzerinde doğrudan egemenliğini kurabileceği zemini de yok etmeye çalıştı.

1967’de İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’yi işgal etmesiyle, bu bölgeler İsrail ekonomisiyle eklemlenmişti. İsrail ihtiyacı olan ucuz işgücünü Filistinlilerden elde ederken, Filistin ekonomisini kendisine bağlamış bulunmaktaydı. Fakat Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Doğu Bloku’ndaki Yahudilerin İsrail’e göç etmesiyle beraber İsrail’in gereksinim duyduğu ucuz işgücü bu yeni göçlerden elde edilmeye başlanmıştı. Dolayısıyla 1990’lardaki “barış süreci”yle İsrail, bir yandan Filistin’le olan ekonomik bağımlılığını koparırken bir yandan da fiili işgal stratejisini gevşettiğinin sinyallerini veriyordu. Fakat bu durum hiçbir zaman -Oslo sürecindeki anlaşma metinlerinde yazılanın aksine- bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik değildi.

2000 yılında ikinci intifada İsrail’in ileri boyutlardaki sömürüsüne ve İsrail’le işbirliği yapan ama hiçbir şey elde edemeyen ve hatta Filistinlilerin daha da yoksullaşmasına yol açan yozlaşmış Filistin Yönetimi’ne karşılık patlak verdiğinde bu durumdan en çok yararlananlardan biri HAMAS olmuştu. Dolayısıyla “barış süreci” Filistinlilerin uzlaşmaz tavrı ve Arafat’ın Camp David’deki taviz vermeyen tutumu nedeniyle değil, bizatihi bu dönem boyunca imzalanan anlaşmaların yapısal bozuklukları nedeniyle çökmüştü. Çünkü imzalanan anlaşmalar, Batı Şeria’yı kendi içinde üç ayrı bölgeye ayırarak bir zamanlar Yahudilerin Avrupa’daki durumuna benzer olarak Filistinlilerin de gettolarda yaşamasına yönelikti.

 

HAMAS’IN YÜKSELİŞİ

1960’ların ve 1970’lerin “devrimci” FKÖ’sü, 1990’larda sistem içine çekilirken siyasal İslam’ı kullanarak radikalleşen HAMAS’tı. Bir taraftan Orta Doğu’da siyasal İslam bölgenin neo-liberalizme eklemlenmesiyle marjinalleşen ve lümpenleşen orta sınıfları harekete geçirme kabiliyetine erişirken bir taraftan da toplumsal ve ekonomik alandaki ihtiyaçlara maddi olarak cevap verebiliyordu. Buna bir de Filistin’in kendine özgü yapısı, FKÖ’nün iktidara geldiği andan itibaren pragmatizme kayması ve yozlaşması eklenince, HAMAS Filistin topraklarında artan oranda taraftar toplamayı başardı.

“Barış Süreci”yle beraber Filistin’deki yaşam koşulları giderek kötüleşti, işsizlik oranında büyük artış gözlendi, İsrail yeni Yahudi yerleşimleri inşa etti. Ayrıca ABD’nin de İsrail’in de FKÖ’ye karşı kuruluş aşamasında HAMAS’ın yapılanmasına göz yumduğunun da altını çizmek gerekli. Dolayısıyla 25 Ocak 2006 seçimlerini HAMAS’ın kazanması şaşırtıcı değildi. Nitekim bu sonucu hem ABD hem de İsrail muhtemelen tahmin ediyorlardı. ABD Büyük Orta Doğu Projesi’yle bölgeyi kapitalizme eklemlemenin yanında, bölgede biçimsel demokrasiye geçilmesi gerektiği yönünde baskı yapmaya başlamıştı. Filistin’deki demokrasi sandığından da HAMAS çıktı. Fakat demokratik seçimlerle iktidara gelmiş ve 1967 sınırlarını kabul etmeye meyilli olan HAMAS, bu sefer ABD ve İsrail tarafından uygulanan ambargolarla ılımlılaşamadı ve yeniden radikalleşti(rildi).

FKÖ’nün 1960’lardaki ve 1970’lerdeki bağımsız Filistin hedefi, HAMAS tarafından dile getirilir oldu. Batı Şeria’da Mahmud Abbas liderliğindeki El-Fetih, Gazze’de İsmail Haniye liderliğindeki HAMAS iktidarlarını sağlamlaştırdılar. Dolayısıyla resmi olarak kurulamamış olan Filistin devleti içerisinde bağımsızlık hedefini arka plana itmiş olan iktidar mücadelesiyle beraber egemenliğin parçalanması söz konusu oldu. Nitekim 2007 yılı boyunca El-Fetih ve HAMAS arasındaki iktidar mücadelesi hem Filistin hareketini böldü hem de İsrail’in ekmeğine yağ sürdü. Mahmud Abbas ve yönetimi Batı tarafından açıkça desteklendi, ilerideki barış görüşmelerinin tek meşru temsilcisi olarak sunuldu.

Kasım 2008’de İsrail’in Gazze ablukasının sıkılaşması Gazze’deki hayatı felç etti. Zaten kendine yeterli bir ekonomik yapısı olmayan Gazze’ye HAMAS’ın iktidara gelmesiyle beraber yardımlar kesilmişti. Kasım ayında bir de buna elektrik kesintisi ve akaryakıt kıtlığına bağlı olarak temel gıda maddelerinin üretiminin durdurulması eklendi. İsrail HAMAS’a destek veren Filistinlileri cezalandırıyordu. Buna karşılık Olmert Batı Şeria’daki Yahudi yerleşimlerinin boşaltılmasına girişirken sorununun Abbas’la ya da “meşru” Filistin yönetimiyle değil, bizzat HAMAS’ın kendisiyle olduğunu dile getiriyordu. Gazze’de Filistinlilerin açlık sınırına ulaşmasıyla doruk noktasına ulaşan bu durum, HAMAS’ın 22 Aralık 2008’de ateşkesi bozduğunu açıklamasıyla noktalandı. Aynı tarihte de İsrail’in Gazze’ye yönelik ilk füze saldırısı başladı.

4 Ocak 2009’da İsrailli yetkililer tarafından uzun süreceği özellikle vurgulanan kara harekâtına girişildi. Her geçen gün Gazze’de ölen Filistinli sayısı artıyor. Fakat Gazze’de basit bir aritmetik hesabından öte bir şey yaşandığı, bir devletin “teröristleri” savuşturmak amacıyla her türlü güç kullanımını içeren meşru müdafaa hakkıyla savunulamayacak bir şiddet uyguladığı apaçık ortada.

 

BM SUSKUN, HALKLAR AYAKTA!

İsrail’in kara harekâtının ardından toplanan BM Güvenlik Konseyi’nden bir karar çıkmadı. Buna mukabil İsrail’in şiddet eylemlerini kınanmak için Yunanistan’da, İngiltere’de, Fransa’da, Hollanda’da, Almanya’da, Türkiye’de, Lübnan’da, daha başka ülkelerde kitleler sokağa döküldü. Her şeye rağmen dünyanın bir yerlerinde İsrail’in yeni etnik temizliğinin reddedilmesi gerektiğini düşünen vicdan sahibi insanların olduğunu bilmek/görmek bu konuda ahlaki bir duruş oluşturabilmeye ilham kaynağı olabilir.

Mahmud Derviş’e bırakalım son sözü:

“…Ve ant içerim ki / bir mendil işleyeceğim yarına kadar / gözlerine sunduğum şiirlerle süslü /

ve bir tümceyle, baldan ve öpücükten tatlı /

Bir Filistin vardı, bir Filistin gene var!”

 

(*) AÜ SBF Araştırma Görevlisi