Sinik-sözde solcu kişilik nedir?(1)

|

Sinik-sözde solcu kişilik nedir?(1) A Sinik-sözde solcu kişilik nedir?(1)

“Liberal kişilik nedir?” başlıklı yazıdakine benzer sorularla başlayalım: Solcu kişilik nedir? Hayatla ne derdi vardır? Bu sorulara verilebilecek basit ve kestirme bir cevap elbette yok. Tek bir solcu kişiliğin olduğunu söylemek de imkânsız. Bu yazıda bütün bir sol ve bütün solcu kişilik tipleri üstüne bir tartışma yapmaya yeltenmeyeceğim. Tartışmam sol siyasal söylemlerle değil, kimi “solcu”ların ideoloji ile kurdukları ve pratiklerinde maddileşen ilişkileri ile ilgili olacak. Bu açıdan kabaca üç kişilik tipinden söz etmek mümkün görünüyor: Ortodoks mümin, liberal sinik ve devrimci bir pratik arayışındaki kişilikler. Bu kişilik tipleri ile soldaki siyasal söylemler arasında kabaca paralellik olduğunu, ama mutlak olarak örtüşmediklerini kaydedelim. Ayrıca aynı insanda bile bu üç kişilik tipinin öğeleri iç içe geçebiliyor. Giderek zor rastlanır hale gelen ilk kişilik, inancından şüphe etmez bir sadakatle bağlı olduğu geleneğini yaşayan ve politik ve ideolojik iklimin bir altkültür olarak varolmaya zorladığı bir kişiliktir. İkincisi kendisini “solcu” olarak tanımlamakla birlikte, ideolojiyle arasına sinik bir mesafe koyan ve sola ve solculara ilişkin negatif imgeleri bilinçdışı bir şekilde de olsa “ideoloji sonrası”na giden pratiğini haklılaştırmakta kullanan bir kişiliktir. Üçüncüsü ise yeni zamanların devrimci-sosyalist “üçüncü yolu”nu ve “üçüncü kişiliğini” yaratmaya çalışan, bu çabaya inanan ve bu çaba için kendini var eden bir kişiliktir. Bu yazıda hegemonik ideolojinin soldaki etkisi olarak düşünülebilecek olan ve maalesef sol çevrelerde sıklıkla da karşılaşılan ikinci kişilik tipi ele alınacaktır. Bu nedenle de, aşağıda kullanılan “sinik-sözde solcu kişilik” ifadesiyle bu tip anlaşılmalı ve bütün solcu kişiliklerden söz ettiğimiz düşünülmemelidir. Bu tartışmamızın Tanıl Bora’nın Birikim’de yürüttüğü sol ve sinizm tartışmasıyla –tamamen değilse de- birçok noktada örtüştüğünü ve onun argümanlarıyla beraber düşünülmesi gerektiğini de vurgulayalım [1].
Hemen belirtelim ki burada kullandığımız “sözde” ifadesi resmi söylemdeki kullanımları anlamını “inkârcılık” yönünde sabitlemiş görünse ve o yüzden resmi bir dille konuşulduğu izlenimi verebilirse de, tartışmamız açısından kaçınılmaz bir ifadedir. Zira bahsedeceğimiz kişiliğin kurucu öğesi söz ve sözelliktir. Marx “Nasıl özel yaşamda bir adamın kendisi hakkında düşündükleri ve söyledikleri ile gerçekte ne olduğu ve ne yaptığı birbirinden ayrılırsa, tarihsel savaşımlarda da, özel yaşamdakinden daha çok, partilerin sözlerini ve emellerini onların kuruluşlarından ve gerçek çıkarlarından ayırt etmek, kendileri hakkında düşündükleri ile gerçekte ne olduklarını birbirinden ayırt etmek gerekir”[2] diyor. Tam da bu anlamda bir “sözdelik”ten söz ediyoruz. Ama tartışacağımız üzere, bu kişilik esasen bir teori-pratik veya söz-eylem çelişkisi yaşayan bir kişilik de değildir çünkü onu tanımlayan çelişki bu iki ayrı katman arasındaki bir çelişkiden çok, her ikisini de dik bir açıyla kesen bir çelişkidir.
Şunu da vurgulayalım ki bu sinik-sözde solcu kişilik üstüne yapılacak bir tartışmanın önemli bir handikabı var: Solun kendi kendisi üstüne konuşması ile bu kişilik ve onun sahip olduğu sol imgesi arasında bir bağ olduğu ölçüde, tartışmamızın kendisinin tartıştığı ve eleştirdiği konuma dâhil olması ve bu kişiliğin kendine ve sola ilişkin imgesini yeniden üretmesine malzeme sunması tehlikesi. Ancak bu tartışmayı “solun günahları muhabbeti”ne malzeme etmeyecek ve devrimci bir hareketin ve siyasal pratiğin gelişmesi açısından verimli bir şekilde değerlendirebilecek bir başka solcu kişiliğin olması bu tehlikeyi göze almamız için yeterli sebeptir.
• • •
Bir dizi soruyla “eşkâl”i tarif etmeye çalışalım:
“Taşeronlaşmaya hayır” diyen bir kamu emekçileri sendikasının kendi binasının işlerini taşeron bir şirkete vermesine ne denebilir? Bunun birilerinin veya bir grubun sorumlusu olduğu bir “hata” veya ideolojik tutarsızlık olduğunu düşünsek bile, onlarla aynı örgütün içinde yer alan başkalarının bu duruma karşı ciddi bir tepki göstermemesine ne diyebiliriz? Dahası emekçiler örgütünün temizliğini yapan bu emekçilerin o örgütün üyelerinin aksine güvencesiz ve çeşitli sosyal haklardan yoksun bir şekilde çalıştıkları düşünülürse, “sınıf dayanışması”na katılmaları nasıl sağlanabilecektir? En önemlisi, bunun farkına varamamış veya farkında olup da bir şey yapmamış olduğumuz bir durumda sol veya devrimci bir siyaseti nasıl geliştirebiliriz?
Global piyasa karşısında tavırlarının ne olacağı sorulunca “Salı Pazarı değil ki kaldırdık deyip kaldırasın” diyen biri aynı zamanda “devrimci geleneği” sahiplenmek iddiasında bulunur ve özgürlükçü ve eşitlikçi bir dünya hayalinden dem vurursa ve üstelik de bunlar arasındaki aşikâr çelişkileri veya gerilimleri dert etmeden konuşursa ne yapmış olmaktadır? Sermaye mantığının bayraktarlığını yapanların bile en azından görünüşte mahcup olan bir edayla ilişki kurdukları IMF ile gerekirse anlaşma yapabileceklerini kürsüden ilan eden birini dinleyen kişiler onunla aynı yolda yürümekte nasıl beis görmezler? Daha önce kendisinin de içinde yer aldığı grup başka bir grup tarafından “şoven” olmakla suçlanırken kendi grubunu savunan biri bir süre sonra grubunun karşısına geçip “aslında nasıl da milliyetçi olduklarını” nasıl rahatça söyleyebilir? Hatta yıllarca içinde yer aldığı bir hareketin üyelerine öyle olmadıklarını herkesten daha iyi bilmesi gerektiği halde “karanlık” ilişkilere sahip olduğu imasında bulunabilir?
Yazdığı internet forumunda solcu bir gazeteyi generallerle ilgili güncel bir haberi “görmediği” için “paşasının gazetesi” diye yaftalamaktan geri durmayan ve bunu da  yorumunun altına eklediği gazetenin baş sayfa imgesinde tutuklanan Kürt çocuklarla ilgili bir haberin manşete taşındığı görülmesine rağmen yapabilen bir kişiliğin derdi “sol bir dert” midir, “solla ilgili bir dert” midir? Ya peki Tekel direnişi kendisinin ve örgütünün pek de umurunda olmazken ona verilen desteği -sanki “ulusalcılar” damgalarını vurmuşlar gibi- “Kızıl Elma koalisyonu”na yoran ve bunu yaparken de destek verenler arasında sosyalist-devrimci grupların -ve tabii “eski arkadaşlarının”- da bulunduğunu bilen bir kişiliğin solla ve hayatla derdi nedir?
“Özgürlükçü” bir sol sevdasıyla belki de samimiyetle yanıp tutuşan ve “siyaseten doğruculuğu” savunan birinin etrafındaki insanlarda veya şeylerde bir “köylülük” veya “taşralılık” bulması ve bundan rahatsız olmasını sorgulamamasını neye yormalıyız? Zap suyuna köprü yapan veya örgütlenmek için köy köy dolaşan kişiliğin devrimci romantizminden bu ince seçkinciliğe geçişi nasıl mümkün olabilmiştir? Her yerde milliyetçilik damarı bulmakta mahir iken kendi “köylülük” imgesinde sorun edecek bir şey bulmamak nasıl bir solculuktur? Daha da önemlisi böyle bir zihniyet ezilenlerin bir parçası olarak köylülerle hangi “dille” bağ kurabilir?
Sağlıkta sermaye mantığının hâkim olmasına karşı mücadele eden bir sendikaya üye olan bir sağlık çalışanının aybaşında alacağı “performans primi”nin hesabını yaparak elinde barkot olmayan hastaya bakmak istememesi en gevşek tanımıyla bile hangi “sol ahlaka” sığar? Böyle bir “solcu” karşısındaki hastanın da dâhil olduğu ezilenler kitlesi ile bağ kurabilir mi? Dahası kendisi hakkında söylediklerine gerçekten inanan bir zihniyete sahip olabilir mi? Aynı işyerinde çalıştıkları taşeron firma işçileriyle bağ kurmak için aynı birimde çalışanların aldıkları performans primlerinin küçük de olsa bir kısmını onlara dağıtılmak üzere bir havuza aktarmaları örneğini ve önerisini duyunca “Oldu olacak sokak çocuklarına da yardım edelim!” diyebilen biri kendini “dayanışma”cılar arasında nasıl sayabilmektedir? Yoksulların örgütlenmesi için çalışmak önerisini duyunca “Ben şimdi oralara nasıl gideyim?” diye tepki gösteren bir kişi, bunu “eski usul” bir “adam devşirmek için görevlendirilme”den başka bir şekilde düşünmeye yanaşmaması bir yana, bu örgütlenmeye doğrudan katılamayacak olsa bile nasıl bir katkıda bulunabileceğini düşünmek yerine neden “mahallelere gitmenin” imkânsızlığı ile meşgul olur?
“Maden suyuyla soda arasındaki farkı bilmedikleri için yıllarca soda (yani karbondioksit basılmış bildiğin musluk suyu) tüketen Türkiye solu, maden suyundan alabileceği minerallerden mahrum kalmış, bu durumda gelişiminde eksikliğe yol açmıştır... Kendini alabildiğine çaya ve kahveye veren Türkiye solu, bu türlü sıcak içeceklerin verdiği rehavete ve geçici keyif haline aldanarak hiç de öyle olmadığı halde devrimci durumlar içinde bulunduğunu hayal edip, o türlü söylemler geliştirmekte ve maden suyu içen yoldaşlarını liberallikle suçlamaktadır” diye giden bir “tahlil”i kamusal bir metinde ciddi ciddi yapabilen bir kişilik neyi telaffuz etmiş olmaktadır? İlk bakışta kendini aşağılama olarak görülebilecek bu tavrın aslında kendine dışsallaştırmayı içerdiği düşünülürse, aynı sürecin şimdilik de olsa kendini özdeşleştirdiği grubun üyelerini de kapsayacak şekilde bir zincir oluşturmayacağının garantisi nedir? Bu kişilik sol adına solcuları rencide etmekte beis görmeyerek onlarda ancak küfretme isteği uyandırabilirken, kendisini hor görenlere itibar etmemek gibi sağlıklı bir siyasal reflekse sahip olduğu söylenebilecek halk kitleleri ile iletişim kurabilir mi?
Herhangi bir konuyu insanlarla görüşürken kararı “beyin takımının” vereceğini söyleyen biri eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplum tasavvurundan ne anlıyor olabilir? Başkalarının hazırladığı bir metni veya yaptığı bir işi kendine mal ederek kendi ismini öne çıkarmak isteyen bir kişinin iktidarla ne derdi vardır? Siyasal pratikle toplantı yapmayı eşitlemekle kalmayıp, katıldığı toplantıda da refleks olarak “yanlış fikirler” tespit etmekle ve kendi çevresindekileri bile oklarından esirgememekle meşgul olan bir kişilik nasıl bir “cemaat” algısına sahiptir?
Mesai arkadaşlarını iş bırakma eylemine katılmaya çağıran ve onlar işlerini gerçekten bırakıp yürüyüşe veya mitinge katılırken kendisi “vizite kağıdı” almış bir halde “alandaki yerini alan” bir işyeri temsilcisi gerçekte hangi tavrın “temsilcisi”dir? “Boş zamanını” sendika lokalinde geçirirken yanı başındaki dayanışma örgütlenmesine -örneğin haftada iki saat de olsa yoksul çocuklara ders vererek- destek olmayı aklından geçirmeyen bir eğitimci veya uzman için “dayanışma”nın pratik anlamı nedir?
Kamusal söyleminde imanından şüphe etmez görünse bile özel söyleminde kendi söylediklerini ciddiye almadığını belli eden kişi neye inanmaktadır? “Kitle yürüyüşe geçti” cümlesini sarf ederken kullandığı “kitle” sözcüğünü kendi arkadaşlarından ibaret bir gruba işaret ettiğini bildiği halde kullanmaya devam eden biri ne yapmış olmaktadır? Lügatçesindeki sözcüklerin soyut ve kapalı bir jargon oluşturmanın da ötesine geçerek toplumsal karşılığı olmayan ifadelerden (“gösterilen”i olmayan “gösteren”lerden) oluşan bir dil oluşturmaya başladığının pekâlâ farkında olan ve fakat böyle yapmaya devam eden biri ürettiği söylemle nasıl bir ilişkiye sahiptir?

[1] Bkz. Tanıl Bora; Sol, Sinizm, Pragmatizm
Birikim Yayınları, İstanbul 2010.
[2] K. Marx; Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i
Çev. S. Belli, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 47.
NECMİ ERDOĞAN
Devamı yarın
necmi@metu.edu.tr