Sınırlı demokrasi ve sınırsız komplo

|

Sınırlı demokrasi ve sınırsız komplo A Sınırlı demokrasi ve sınırsız komplo

Cezaevine düşeli bende bir şartlı refleks gelişti. Samanyolu TV spikerinin hayaları burulurcasına yüksek perdeden “Az Sonra!” anonsunu duyar duymaz televizyonun başına koşturuyorum, “bu sefer kim?” diye. Yine koşturdum; Yalçın Küçük, Ahmet Şık, Nedim Şener ve Oda TV yazarı bazı gazetecilermiş.
Sonrası biliniyor; gözaltına alınanların çoğu “Ergenekon terör örgütüne” üye olmakla suçlanıp tutuklandı. Özellikle Şener ve Şık’ın tutuklanması büyük bir sarsıntı yarattı. Zira her ikisi de kitap ve haberleriyle Ergenekon’un ardındaki karanlık ilişkileri açığa çıkarmış olmalarıyla tanınan gazetecilerdi. Bu izaha muhtaç duruma bir kılıf uydurmak için savcıdan daha savcı gazeteciler çok çaba gösterdiler. Ama durum, Ahmet Şık’ın gözaltına alınırken söylediği kadar net aslında: “Dokunan yanıyor!”
Nedim Şener’in malum cemaatin polis içindeki örgütlenmesiyle uğraştığı biliniyor. Ahmet Şık da bu örgütlenmeyi ifşa edecek bir kitap yayımlama hazırlığındaymış. Tutuklanmalarının asıl nedeninin bu olduğu, akıl ve izanını yitirmemiş herkesçe kabul ediliyor.
Peki, Şık’ın daha yayımlanmamış kitabı bir tutuklanma sebebiyse, bunu cemaatin bir “önleyici saldırı” hamlesi sayabilir miyiz? ABD’nin 11 Eylül’den sonra gündeme getirdiği bu stratejiyi hatırlıyor olmalısınız. Kafasına taktığı şer ülkelerine terörist saldırı ihtimali var diye yok yere bomba yağdırmasının kılıfı olmuştu. Bu ihtimalin ne kadar sağlam kanıtlara dayandığı, Irak saldırısı öncesinde ülkesini ihbar etmiş kimyagerin geçtiğimiz günlerdeki “aslında kimyasal silah yoktu” itirafıyla yeniden gözler önüne serilmişti. Yüz binlerce Iraklının ölümüne ve bütün ülkenin yıkımına rağmen Iraklı kimyager pişman olmadığını söylemiş, çünkü bu sayede ülkesine demokrasi gelmiş. O halde iftira, komplo ve önleyici saldırı demokrasiyi geliştirmenin yolu olmuştur. İftira ve komployla tanışmıştık; son tutuklanmalarla birlikte, önleyici saldırı taktiği de, daha ilerletmenin taktiği olarak ileri demokrasimize dahil edilmiş görünüyor.
1984 TARİHİ NE KADAR UZAĞIMIZDA?
Bu yoldan gelişen demokrasinin geleceğini öngörmekte, George Orwell’ın 1984’ü ipucu olabilir mi? Eğer yanlış hatırlamıyorsam romanın kahramanı günlüğüne gayriihtiyarî “Kahrolsun Ağabey” diye yazar. Ne yaptığının farkına vardığında, yırtıp kurtulmayı düşünse de artık iş işten geçmiştir, çünkü aklından geçirmiş olması bile, düşünce polisinin hedefi olmasına yeterlidir. 1984 çok mu uzağımızda?
“İleri demokrasi” kavramı Tayyip Erdoğan’ın referandum sonrasındaki zafer konuşmasıyla gündeme gelmişti. İyi hatırlıyorum, çünkü o kısa konuşmada kaç defa “demokrasi” dediğini saymıştım. Çok fazlaydı ve memleketin gidişatı açısından hiç hayra yormamıştım. Üzerinden bir hafta geçti ve Devrimci Karargâh operasyonunda gözaltına alınıp, tutuklandım. İleri demokrasi piyangosu başına ilk vuranlardanım yani. Basından takip etmişsinizdir, tutuklananlar arasında Sosyalist Demokrasi Partisi üye ve yöneticileri, Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüleri, Red dergisi yazarı ve eski bir sendikacı vardı. Hemen ardından, eski cemaatçi, bilmem hangi nedenle araları bozulunca cemaatin Emniyet’teki örgütlenmesini deşifre etmeye girişen, devrimci düşmanı polis müdürü Hanefi Avcı’yı da bu operasyona dahil etiler.
Tutukluluğumuzun nihayet beşinci ayında iddianame hazırlandı ve hakkımızdaki suçlamayı tam olarak öğrenebildik. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasıyla ilgili olarak “yargıya güvenmek, bekleyip iddia ve kanıtları görmek gerek” diyenler bu süreye dikkat etsinler, ileri demokrasinin hukuk süreçleri hızlı ilerlemiyor, gizlilik kararı olan bir dosyada, neyle suçlandığınız tam olarak öğrenebilmeniz, en iyi ihtimalle bu kadar sürüyor. 13 Nisan’da ilk duruşmaya çıkacağız ve bugünlerde, somut kanıtlardan ziyade gizli tanık ve ifadelere dayanan, aşırı zorlama bir kurmaca ile oluşturulmuş iddianameyi çözmeye çalışıyoruz. Aşırı zorlama derken abartmıyorum, hedefleri ve mücadele yöntemleri alenen ortaya konmuş yasal sosyalist parti ve platform üyelerini, sendikacı ve dergi yazarlarını, bir de polis müdürüyle birlikte Devrimci Karargâh örgütü temelinde birbirine bağlamak başka türlü mümkün değil.
AMAÇ: SOSYALİSTLERİ 'DERİN' GÖSTERMEK
İddianame de gösteriyor ki, bu davada bir taşla birden fazla kuş avlanmaya çalışılmış. Hanefi Avcı’nın ifşaatlarının devamı engellenecek, gayrimeşru ilişkiler içerisinde “terörist”lerle işbirliği yapan biri olarak lanse edilip yazdıkları değersizleştirilecek. Sosyalistler devletin içinde bazı güçlerle karanlık ilişkilere giren suç örgütleri gibi gösterilecek, açık ve meşru devrimci siyaset zemini gözden düşürülecek. Bir eyleme katılmak, bir telefon konuşması, bir kitap üzerinde parmak izi suç delili sayılıp, korku ve tedirginliğin tüm muhaliflere nüfuz etmesi sağlanacak. Bir operasyonla bunların tümünü hedeflemek ancak bir komployla mümkün…
Burada bir parantez açıp hem kendi durumumdan söz edeyim, hem de böylelikle bu işlerin nasıl yürüdüğünü somut olarak göstermiş olayım. Bostancı’daki örgüt evinde bulunan 1.830 parmak izi arasında benim de parmak izim tespit edilmiş ve böylece soruşturmaya dahil edilmişim. Bir kimlik fotokopisi üzerinde bulunduğu söylenen parmak izi üzerinden hakkımda izlenme kararı verilmiş. Bir süre sonra bir PKK itirafçısının itirafına başvurmuşlar ve itirafçı 2005 yılında Kuzey Irak’ta eğitim alan bir grubun içerisinde benim de olduğumu teşhis etmiş. İfadesinde şöyle diyor: “Burada bana hatırlatılınca o dönemlerde sizin sorduğunuz gibi bir Türk Solu grubunun geçiş yaptığını hatırladım”. Nasıl hatırlatıldığını bilmiyorum, ama bana sorsalardı, aksini ispatlayacak, o tarihlerde İstanbul’da olduğumu gösterecek çok sayıda belge ve tanık gösterebilirdim. Ancak sormamış ve izlemeye devam etmişler. Gözaltına alınana dek 15 ay boyunca aralıksız olarak dinlenen telefon görüşmelerinin arasında, Devrimci Karargâh soruşturmasında şüpheli sayılan kişilerle yapılmış ve soruşturmayla ilişkilendirilebilecek tek görüşmeye rastlamamışlar. Örgütsel içerikte görüşmeler diye iddianameye aldıkları ise Bilim ve Gelecek dergisindeki çalışmalarımızla ilgili kayıtlardan ibaret. Özetle, bu 15 aylık takip sonucunda hakkımdaki şüpheleri arttıracak tek bir bulgu olmamasına rağmen, gözaltına alınıp tutuklandım.
Evimde yapılan aramayla birlikte hakkımdaki deliller epeyce çeşitlenmiş tabii. Yüzlerce CD ve DVD arasından suç unsuru sayılanlar da, internetten indirilmiş Marksist e-kitaplar, çeşitli basın açıklamaları ve mitinglerden fotoğraflar var. Bir de “işte Ergenekon bağlantısı yakaladık” diyecekler ya, ÇYD ve ADD’nin etkinliğinden fotoğraflar ve görüntü kaydını da suç delili saymışlar.
En ilginci ise bilgisayarımdan çıkan kanıt; “Sabriye Çağınıncı (doğrusu Çağırıcı olacak) isimli örgüt mensubu ile ilgili ibarelerin geçtiği” bir belge. Sabriye Çağırıcı benim lise öğretmenim. Kendisini, kansere karşı verdiği uzun bir mücadelenin ardından 2000 yılında kaybetmiştik. Geçen yıl ölümünün onuncu yıldönümü için, hastanedeyken yazdığı mektuplardan ve günlüklerinden derleme bir anı kitap hazırlamıştık ve söz konusu belge, Sabriye hocamın bu kitapta kullandığımız özgeçmişiydi. Hocam 68’li bir devrimci öğretmendi, eğitimcilik hayatı boyunca ne kadar öğretmen örgütü varsa görev almış. Şimdi de, ölümünden 11 yıl sonra “örgüt mensubu” olarak bizim iddianameye girmiş oldu.

‘İLERİ DEMOKRASİ’DE MUHALEFETE YER YOK
Sadece benimki değil, iddianamenin diğer sanıklarla ilgili kısımları da kurmacalarla, Aziz Nesin’lik hikâyelerle dolu.
Bu davalara bakıldığında, yoktan ‘terörist’ imal etmek, hukuka bürünmüş şiddet uygulayarak muhalefeti sindirmeye çalışmak, etkin bir medya desteğiyle, bu şiddeti geniş kitlelerin rızasına dayandırmak ileri demokrasinin karakteristiği olmuş görünüyor. Bir gün öğrencilere, ertesi gün aydınlara, gazetecilere, diğer gün sosyalistlere, yurtseverlere yönelip sürgit devam eden bu baskı, olası geniş bir muhalefetin etkinliğini daha gelişmeden ezmeyi hedefliyor. Siyasi iktidar, ‘talebeler olmasaydı okulları ne güzel idare ederdik’ misali, muhalefet olmasa demokrasinin en güzelini getiririz anlayışıyla ülkeyi yönetiyor.
Elbette her demokraside, sınırları egemen olanlar çizer; nereye kadarı ‘demokratik muhalefet’, nereden sonrası ‘yıkıcı, bölücü, terörist faaliyet’, bunu belirleyen iktidarın kendisidir. Bu sınır hukuken, kâğıt üstünde belirtilmiştir ama esas belirleyici olan, bunu gerçek siyasi mücadele alanında nasıl çizildiğidir. Örneğin, emekçiler iktidara demek, Kürtlere özgürlük ve eşitlik istemek, her zaman, hem kağıt üstünde hem de fiilen bu sınırın ötesinde, ‘yıkıcı, bölücü faaliyet’ alanında sayılmıştır. Cemaate dokunmak diye bir suç ise, hukuken yoktur; ama dokunursanız Ergenekon’a Devrimci Karargâh’a daha olmadı KCK’ya bağlayıp yakarlar. Ya da hükümeti protesto etmek suç değildir, ama ister yumurta atarak, ister ıslıkla, alkışla dile getirilsin, biraz etkinlik kazandığı anda ‘araya karışmış provokatörler’ tespit ediliverip amansız bir kovuşturmaya uğrar. Hatta, ‘kaos tetikçileri seçim öncesinde eylem hazırlığında’ haberleriyle, daha doğmadan baskı altına alınır.
Özetle, ileri demokraside, siyasi muhalefetin tanındığı kabul edilebilir muhalefet alanı pek dardır. Öyle ki, ancak ‘yetmez ama evet’ in, o da evet’i gür bir sesle, yetmez’i titrekçe söylediği takdirde barınabileceği kadardır.
 
BAHA OKAR