İman, imam ve kuvvet...

|

İman, imam ve kuvvet... A İman, imam ve kuvvet...

SİVAS’TA TOPLUMSAL YAŞAMIN DÖNÜŞÜMÜ ÜZERİNE BİRKAÇ GÖZLEM

Bu yazı doğduğum, büyüdüğüm, bildiğim bir şehir olan Sivas üzerine. İstanbul gibi gündemin nabzını tutan, olayların sokaklarda yankısını bulduğu aynı zamanda çok da karmaşık bir şehirden başka yerlere bakıp neler olduğunu neler değiştiğini fark etmek daha zor. Sivas İstanbul gibi değil, yere fazladan bir taş koysanız fark ediliyor, Bu yüzden de Cumhuriyet döneminde Anadolu’nun simgesi olarak görülmüş bir kentte son yıllarda yaşananları yerinde gözlemleyip anlatmak, neler olup bittiğine dair daha açık bir fikir verir düşüncesindeyim. Bu yazıda anlattıklarım da sadece benim gözlemleyebildiklerimdir.
Özellikle taşrada toplumun muhafazakârlaştığı, gittikçe daha çok içine kapandığı, dini kimliğin ön plana çıktığı aslında araştırmalarla da desteklendi.(*) Ben de bu muhafazakârlaşmayı çocukluğumdan itibaren bizzat yaşadım. Aile albümümüzde bizden çok önce yaşamış mini etekleriyle fotoğraf çektirmiş büyükannelerimizi görünce çocuk aklımla bile şaşırmıştım. Çeyizlerde el örgüsü ‘dizlik’ diye bir örtü var mesela, o kadar kısa etek giyerlermiş ki gelen misafire bu dizlik verilirmiş rahat oturabilsin diye. Şimdi sadece fotoğraflara bakıp o dönemlere dair yorumlar yapabiliyorum ve genel olarak gördüğüm 1970’lerin Sivas’ı ile şimdiki Sivas arasında özellikle muhafazakârlaşma ve buna bağlı olarak kadının kamusal alandaki yeri arasında çok büyük bir fark olduğu. Benim çocukluğum Refah Partisi dönemine denk düşüyor. Kadınların çarşaf giymeye başladığı, çeşitli tarikatların evler açtığı, kadınların bu evlerden elleri yüzleri çizilmiş halde çıktığını görmüşlüğüm var. Her türlü hastalığın önce bir okuyup üflenildiği, sarhoş kocaların ‘namaz kılarsa içkiyi bırakır’ diye bizzat karıları tarafından bir tarikata bağlanmak istenildiği dönemler…
SÜNNİ DEVLET İDEOLOJİSİNİN İZLERİ
Sivas fark edilir bir Alevi nüfusu olmakla beraber Sünni devlet ideolojisinin izlerinin sokaklarında hâkimiyet sürdüğü bir şehir. 90’larda özellikle Madımak Oteli Katliamıyla kamuoyunda şehir hakkında oldukça kötü bir izlenim oluştu. Sivaslılar bu olumsuz imajdan dolayı Sivaslıyım demekten çekinir olmuştu, hava durumu bültenlerinde bile şehrin adının geçmemesini bu olumsuz imaja bağlıyorlardı. Bugün bile Sivaslılara ‘kibritçi’ ‘yakanlardan mısın, yananlardan mısın’ şeklinde bizzat benim de karşılaştığım sorular/hitaplar vardır. Hatta bu olumsuz izlenim yüzünden Sivasspor Sivas halkı için çok önemlidir, zira yıllar sonra ilk defa Sivas’ın adı televizyonlarda, medyada Madımak dışında bir sebeple Sivasspor sayesinde anılmaya başlandı. Yine Aşık Veysel’in kardeşlik vurgusu yaptığı türkülerine de bu yüzden bu kadar sahip çıkılır. Fakat Madımak olayından sonra ‘yalnızlaşmıştı’ şehir; sanatçılar, aydınlar küsmüştü artık, kimse Sivas’a gelmek, kentin adını bile duymak istemiyordu. Ve Sivas ‘yalnızlaştıkça’ İslami ve milliyetçi propagandaya daha açık hale geldi.
Sivas’ta AKP iktidarıyla birlikte gözle görülür bir cemaat propagandası başladı. Önceden olmayan ‘abla’ ve ‘abi’ evleri, dersaneler ilçelerde de açıldı. Kapıların önüne Zaman gazetesi ve Sızıntı dergileri birikti. Ve her şey ilk, kadınlardan başladı. Çoğu ev hanımı ve okuma-yazma bilmeyen kadınlar bu yayınlara abone ol-durul-muşlardı. Bizim orada her şey değerlidir, kadınlarımız kolay kolay bir şeyi atmaz. Bu gazeteleri de kah ekmek yaparken bazlamanın altında kah mutfakta kullanırlarken gördüm (üzerinde Arapça bir kelime yazan sayfa itinayla saklanır, atılmaz sadece yakılabilir). Bu gazeteler kimi zaman da çocuklara verilir, onlar da kiloyla bakkala, fırına satar.
Bahsettiğim ‘ablalar’ ilk önce üçer beşer gruplar halinde apartmanlarda evler kiraladılar. Ev hanımlarına (komşuluk ilişkisi üzerinden) Kuran dersleri vermeye başladılar. Herkes bir hevesle Kuran öğrenmek istedi, üstelik bunun için evden çıkmaya, para vermeye gerek yoktu, hem de kadınlar derslerin saatlerini istedikleri gibi ayarlıyorlardı. Ablaları da Yasin okutmaya eve çağırırlar, ardından ikramlar yapılır, evin sahibi neyin gerçekleşmesini istiyorsa ona göre abla dua ederdi. Bu dualara herkes bir ağızdan ‘amin’ derdi. Şahit olduğum bir duada ‘ülkemizin Allah’ın emirlerine uygun yönetilmesine’ de amin denilmişti. O zaman ne bu dua faslının, ne Kuran derslerinin, ne de bedava matematik derslerinin o kadar masum olmadığını düşünmeye başlamıştım. Daha sonra Kuran dersleri alan bazı kadınların örtünmesi, işsiz kocalarının iş bulması, bu sohbetlere katılan bir kadının evimizdeki biblolara ‘bunlar puttur’ demesi beni düşündürmüştü.
Artık pek sık gidemesem de, geçenlerde yolum Sivas’a düştü ve evlerde olup bitenlerin şimdi sokaklara da taştığını gördüm. Daha terminalde, otobüsten iner inmez bir yazı dikkatimi çekti. Fatih Sultan Mehmet’in Kanunnamesi’nden çevreyi korumaya dair bir bölümü “yerlere çöp atmayın” demek için çerçeveletip terminale asmışlar. Çevreyi korumak için bir padişah (özellikle Fatih Sultan Mehmet) referansına neden ihtiyaç duyulur? Çevre bilincinin geliştirilmesi için bile Fatih Kanunnamesi temel alınıyorsa burada bir sorun var demektir. Bu duyarlılığı geliştirecek onca mecra varken, bunu özellikle dinî çevrelerde sembolik öneme sahip bir padişahın kanunuyla sağlamaya çalışmak masum bir nostalji olarak kabul edilemez. Bu durum, kaba tabiriyle,  kamusal alanı dinî bir referansla yönetmeye çalışmaktır. (Kanunname günümüzde hâlâ geçerliyse kardeş katli de yasal mı diye düşünmeden edemiyor insan) Yere çöp atmamayı bile ‘Fatih dediği için’ kabul eden bir toplumun hak verirsiniz ki ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisine verdiği tepki de normaldir. (Şunu da belirtmek gerekir, kitapçılarda ağırlıklı olarak dini kitaplar ve popüler Osmanlı Tarihi kitapları satılıyor. Dünya klasiklerini bile bulmak zor.)
Yol kenarlarındaki reklam panoları ise şaşkınlığımı iyice arttırdı. Bilboardlarda Said-i Nursi’nin bir fotoğrafı var, çeşitli sözleri yazıyor: “Faniyim fani olanı istemem, acizim aciz olanı istemem” bu sözlerden biri. Sanırım bu sözün anlamı üzerinde çok derin düşünmeye gerek yok. Kısaca ‘dünya malı boş, önemli olan öteki dünya, bu dünyadaki insanın elindeki güç değil daha güçlünün insan ötesinin marifeti önemli” denilmek isteniyor. Bir ‘reklam panosu’na ‘dünya malı boş’ yazılması nasıl bir çelişkidir diye düşünmeden edemedim. Bir diğer söz ise   “İman hem nurdur hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir” sözü. İman ve nurun nasıl kuvvete dönüştüğü, kainata nasıl meydan okunduğunu görmek içinse öteki dünyayı beklemeye gerek yok. Şu son zamanlarda özellikle Ergenekon davasında yaşananlar ‘iman’ın iktidarı nasıl kuvvetlendirdiğini hukuka bile nasıl meydan okunduğunu gözler önüne seriyor. Bu bilboardlar aynı zamanda daha önce evlerde örgütlenen cemaatin artık açıkça propaganda yaptığının da bir göstergesi.
‘GÖRÜNÜRLÜK’ KAZANAN ZENGİNLİK
Bu bilboardlar ve yukarıda bahsettiğim ‘dünya malı boş’ çelişkisi ise sokaklarda dolaştıkça anlamlı gelmeye başladı. Zenginliğin bir çeşit ‘görünürlük’ kazandığını, önceden az çok aynı olan arabaların markası, evler, tüketim alışkanlıklarının çeşitlendiğini/değiştiğini fark ettim. Zenginlik demişken bunu da iyi tanımlamak gerek, burada yeni fabrikalar kurulmadı, çimento, un ve şeker fabrikaları dışında yeni bir sanayi yok. Gençlerin çoğu işsiz, Sivas hâlâ hem şehir dışına hem de yurtdışına göç veriyor. Hâlâ yaz ayları gurbetçilerin gelmesi ekonomiyi canlandırıyor. Ve yine bütün üretim hayvancılık ve tarımla uğraşan köylünün üzerinde. Bütün bu zenginlik ise ‘tüketim’ üzerine kurulmuş, ticaret üzerine kurulmuş ve anlaşılan bayağı da teşvik edilmiş. Her yerde olan yerel market zincirleri burada da var ve önemli ölçüde birikim yapıp yeni şubeler açmışlar. Bu market zincirlerinin ‘dünya malı fani’ diyen ortakları, bu sene toplanıp Umre’ye gitmeye karar vermişler ve tanıdıklarına da ‘ikram’ olarak Umre’ye birlikte gitme teklifi yapmışlar. Bunlarla birlikte düşünüldüğünde düzenin kendisinin bu çelişki olduğunu anladım.      
Şehirde görünürlük kazanan, dikkat çeken iki şey var; biri zenginlik diğeri İslam ve bu ikisi birbirinden besleniyor. Aslında bir çelişki yok, karşılıklı bir ilişki var. Çünkü herkes zengin değil. Birilerinin ‘dünya malı boş’ demesi lazım çünkü fakir-zengin arasındaki fark artıyor, arttığı da gizlenemiyor. Fakirler, aslında çoklar, zenginlerden kat kat fazlalar (öyle olmasa Sivas bu kadar göç vermezdi) ama ‘görünürlüklerini’ kaybetmişler. Bir illüzyon gibi, kiralar yükseliyor ve onlar da gittikçe merkezden çevreye doğru yayılıyorlar. Sosyal yardımlaşmanın önünde kömür, yardım bekliyorlar. Sürekli kapıları çalıyorlar, ‘dindar’ ve ‘paralı’ların kapısını, ilaç parası istiyorlar, ellerindeki dua kitabını ya da bir ayet yazılı olan kağıdı uzatıp ‘gönlünden ne koparsa’ diyorlar. Çocuklarını okutamıyorlar. Örneğin bazı öğrenciler şehir dışındaki bir üniversiteyi kazansa da aileleri gönderememiş, ya Sivas’taki Cumhuriyet Üniversitesi’ni kazanacaklar ya da okumayacaklar (ya da cemaat yurtlarına sığınacaklar).
‘İDEAL’ GELİN VE DAMAT
Tekrar kadınlara dönersek, dikkatimi çeken bir şey daha var. Konuştuğum kadınların tarif ettikleri ideal damatta bekledikleri ilk özellik, ‘Allah desin’. Gelin içinse ‘uyumlu, yumuşak başlı’. Genelde bilinen damat adayına işi, gücü, mesleği sorulur. Lakin teyzelerimiz, kadınlarımız, erkeklerimiz anlamış ki ‘Allah’ deyince para da gelecek zaten. Öte yandan gelin de uyumlu, ağırbaşlı olursa her söylenene ‘he’ derse evlilik yolunda gider.
Bir de daha gelin adaylığı aşamasında kadınlara ‘başını örtsün’ uyarısı yapılması, ‘başını örterse olur’ denilmesi gerçeği var. Bir kadının yalnız başına yaşama şansının ne kadar düşük olduğundan bahsetmeye gerek duymuyorum. Ya bir erkeğe ya da örtüye ihtiyaç duyuluyor mutlaka. Kadınlar böylece hep savunmada, hep aciz kalmak durumunda bırakılıyor. ‘Allah diyenle’, ‘he’ diyen evlenirse kırk gün kırk gece bu ideal çift anlatılıyor. Anlaşamayıp boşanmak ve dul kalmak ise bekârlıktan da zor, ne evlilerin içinde ne de bekârların arasında yaşam şansınız kalıyor. Çoğu insan için evlilik bir tür ‘kaçış’, aile baskısından, rahat yaşayamamaktan, göze batmaktan, dedikodudan… Ama bu bir kaçış değil, daha çok sistemle bütünleşip onu kabullenmek demek.
Her ne kadar görünürde Sivas böyleyse de hâlâ aydın, bu propagandalara karşı direnen, ölülerden ve öteki dünyadan medet ummayan, geleceğini devletin bu ideoloji kazanında aramayanlar da var. Özellikle Alevilik, bu kazanda kaynatılmaya çalışılsa da, bir çeşit muhalif kültür olmaya devam ediyor. Çoğu insan neler olduğunun, nelerin değiştirilmeye çalışıldığının farkında ama ‘kanıksadık artık’ diyorlar. Bu yazı ise kanıksamamak için, kanıksanmaması gerektiği için yazıldı. Zira bu değişim kanıksandıkça yoksul ve zengin arasındaki farklılıklar keskinleşiyor ve işin kötüsü bu farklılık da kanıksanıyor; ‘insan olmanın hakkı unutuluyor’. Sünni-Alevi ayrımı öncekinden daha derinleşip, ‘onlar’ ‘bizler’ söylemi her aşamada devam ediyor, ayrımcılık artıyor. Kadınlar evlerin kölesi ya da süs eşyası haline geliyor. Kız çocukları daha kendilerini bilmeden başlarını örttükçe omuzları kendilerini koruması gerektiği güdüsüyle çöküyor, erkek çocukları sokaklarda koşarken onlar pencereden izliyorlar. İnsanlar umudu kendilerinde değil, imanda, imamda ve buradan gelecek kuvvette arıyorlar ve daha kötüsü aramaya muhtaç bırakılıyorlar. Zenginler birikim yaparken fakirlere öteki dünyayı beklemeleri gerektiği, sadece insan olmaktan kaynaklanan temel hakların bile en fazla ‘lutfedildiği’ ve ‘Hak’tan geldiği’ anlayışı yaygınlaştırılarak kelimenin tam anlamıyla içinde bulundukları duruma boyun eğmeleri öğretiliyor.

(*)    Bkz. Binnaz Toprak (der.), Türkiye’de Farklı Olmak:
Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler,
    (İstanbul: Metis Yay., 2010).

ÇİĞDEM OĞUZ
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Yüksek Lisans Öğrencisi
cigdemoguz@gmail.com