Rüzgârı zapt etme hırsı ve ‘düşman hukuku’

|

Rüzgârı zapt etme hırsı ve ‘düşman hukuku’ A Rüzgârı zapt etme hırsı ve ‘düşman hukuku’

Gandhi’nin deyimiyle; “düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak demektir. Bu ise rüzgarı zapt etmekten de zordur”. Türkiye’de iktidar; “rüzgarı zapt etme” hırsı ile, kendi politik görüş ve eylemlerine uymayan her türlü düşünceyi,  bilgiyi tehlike kabul ediyor. Bunları savunanları “en uygun yöntemlerle bertaraf etmek amacıyla” tüm olanakları kullanıyor, basılmamış kitapları dahi yok etme yoluna gidebiliyor. Alman Ceza Hukukçusu Günter Jakobs’un “Düşman Ceza Hukuku” başlıklı çalışmasında tanımladığı,  “tehlikenin önlenmesine yönelik bir ceza hukuku” anlayışını, devreye sokuyor. Jakobs’un çalışmasında ileri sürdüğü tezleri hayata geçiriyor; “toplumsal sözleşmeye aykırı davrandığı! iddia edilen kişilere, yurttaş olarak değil, mücadele edilmesi gereken birer düşman olarak muamele ediyor.“Belirgin işlevi karşılık verme olan vatandaş ceza hukuku yerine; işlevi, tehlikenin bertaraf edilmesi olan düşman ceza hukukunu” uyguluyor. Bu ceza hukuku anlayışı, H.Ökçesiz’in tanımladığı gibi, giderek,  tüm hukuku ve yurttaşları hedef alan devlet terörüne dönüşüyor. Zira  her yurttaş; her an olası güvenlik tehlikelerini bertaraf etme politikasının bir  objesi haline” getirilme ve  “gizli bir düşman! olarak kuşku ve hayati tehlike altında tutulma” tehdidi altında bulunuyor.

SANALLIK HER ŞEYİ ÖRTERKEN...

Bu koşullar altında, Türkiye seçime hazırlanıyor. Toplum, önceki dönemlerde olduğu üzere;  taleplerinin karşılanması ve sorunlara çözüm oluşturulması konusunda, seçime girecek partilerin hangi  dönüştürücü siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel politikaları uygulamayı hedeflediklerini bilmiyor. Zira hiçbir parti,  halkın karşısına sistematik, uygulanabilir ve bütünsel  çözüm programlarıyla çıkmıyor. Dolayısıyla halk; öğretilmiş veya kazanılmış bir sosyal ve tarihsel belleğin de yönlendirdiği “politik” bir taraftarlıkla; geleceğe dair  beklentilerinin, birilerinin vaat ettiği şekilde ve oranda! onların sihirli ellerinde! gerçekleşeceğine dair umutlarının kabartılacağı, sanal bir gerçekliğe gömülüyor.  Sanallığın her şeyi örttüğü bu süreçte; demokratikleşme anlamında, öncelikle eşit katılım temelinde müzakereci bir demokrasinin olanaklarının nasıl yaratılacağı; herkesin  kimliği saydığı  aidiyetlerini,  herhangi bir ayırımcılığa uğramadan özgürce yaşayabileceği hukuksal, siyasal ve sosyo/kültürel koşulların nasıl yaşama geçirileceği; kalıcı barış ortamının yaratılmasının nasıl gerçekleştirileceği; tüm koşullarıyla adil yargılanma hakkını ve  bağımsız bir  yargıyı temel alan hukukun üstünlüğünün nasıl geçerli kılınacağı;  yaşam hakkı başta olmak üzere, tüm insan hak ve özgürlüklerinin ve elbette izinsiz dinlenmelere asla yer vermeyecek şekilde özel hayatın gizliliğinin ve düşünceyi; şiddet içermeyen her biçimde ifade etme özgürlüğü ile; alacakaranlıkta ev baskınlarıyla göz altına almalara asla cevaz vermeyen  kapsamda  kişi güvenliği hakkının nasıl hayata geçirileceği; adil bir gelir dağılımı, istihdam, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik haklarına eşit erişim olanaklarının nasıl yaratılacağı gibi sorulara, hiçbir partinin açık, net ve uygulanabilir çözümleri olmadığı  gerçeği de,  anlamını yitiriyor.

Oysa, tam da bu zamanda gerçekliği kavramak; bütün bu soruların yanıtlarının ve başta düşünceyi açıklama özgürlüğü olmak üzere bütün insan hak ve özgürlüklerinin,  her birimizle, insan olmak ve onurumuzun korunmasını istemek anlamında var olan zorunlu bağlantısını yeniden kurmak, hayati bir önem taşıyor. Bu bağlantı sağlıklı kurulabilirse ancak, Türkiye’de düşünceyi açıklama özgürlüğü, basın özgürlüğü ve haber alma hakkı alanlarında yaşananların, yayınlanmamış kitapları yok etme uygulamalarının, şahısların kimliğini aşan boyutu kavranabilir.

DOKUNULMAZLIK FİKRE DEĞİL, DÜŞÜNENE

ioanna Kuçuradi’nin deyimiyle, bir ülkede düşünceyi açıklama özgürlüğünün var olması; “herkese, egemen olan fikirlere, egemen tabulara ne kadar aykırı olursa olsun, yeni fikirler ve bilgiler getirme hakkının” tanınmış ve bu hakkın yasal güvenceye bağlanmış olması anlamına gelir. Yani bu özgürlük;“böyle bir fikir veya bilgi getiren bir kişiye, hiç kimsenin (herhangi bir devlet organının,  yargıçların, polisin,v.b) dokunamayacağının,  mevcut ya da geçerli olanlara ne kadar aykırı olursa olsun, niteliği veya içeriği ne olursa olsun, yeni bir düşünce veya bilgi getirdiği için, onun başka haklarına zarar verilmeyeceğinin güvence altına alınmış olması” demektir. Açıktır ki bu özgürlük kapsamında“dokunulmaması ya da korunması gereken, yeni bilgi ya da düşünceler değil, bunları getiren kişilerin kendisidir.” Dolayısıyla  bu özgürlüğü savunmak; “bütün düşüncelerin,  görüşlerin, normların  değerce birbirinden farksız, eşit olduğunu  öne sürmek” demek değildir. İnsan haklarına ters düşen, onlara zarar verdiği/vereceği anlaşılan düşüncelerin yayılmasını ya da böyle bir normun geçerli kılınmasını, teorik bakımdan savunmak anlamına da gelmiyor. Aksine bu özgürlük; “düşüncelerin, görüşlerin, bilgilerin niteliklerine göre çeşitli açılardan değerlendirmelere tabi tutulmasını; bilgisel açıdan değerlendirilmeleri sonucunda insan haklarına  ters düştüğü, onları  ihlal ettiği (veya edeceği) anlaşılan veya şiddete, silahlı direnişe  ya da ayaklanmaya kışkırtıcı  niteliği  bulunan düşüncelerin öğretilmesi, yaygınlaştırılması ve propagandasının yapılması aşamasında kimi tedbir ve yasakların  öngörülmesini kapsar. Ancak bu tedbir ve yasakların; yeni bilgi ya da düşünce getiren kişilerin hiçbir hakkına zarar vermeyecek nitelikte olmasını da şart koşar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de, düşünceyi açıklama özgürlüğüne dair  birçok kararında (özellikle Karataş/ Türkiye Kararı 1999) bu özgürlüğün;“demokratik toplumun ilerlemesinin ve her bireyin gelişmesinin temel koşullarından biri olduğunu” ve “yalnız taraftar bulan, zararsız ya da ilgilenmeye değmez görülen bilgi ve düşünceler için  değil, aynı zamanda devlete  ya da nüfusun bir bölümüne kırıcı gelen, şok eden  ya da rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu” karara bağlamış bulunuyor.

 Mahkeme, bu özgürlüğün; “ifadelerin yalnızca içeriğini değil,  onların nakledilme biçimini” de kapsadığını belirtiyor. Dolayısıyla,“halkın farklı bir perspektiften bilgilendirilme hakkının” da düşünceyi açıklama özgürlüğünün bir biçimi olduğunu,“devletin de bu özgürlüklere haksız (şiddete, silahlı direnişe ya da ayaklanmaya kışkırtıcılık niteliği taşıması halleri dışında) karışmama ödevi bulunduğunu da vurguluyor.

“Zihinlerimize vurulan gem”den kurtulma zamanı….

 

NEVAL OĞAN BALKIZ

Hukukçu/Akademisyen