Tunus’tan İspanya’ya korkunun sonu

|

 Tunus’tan İspanya’ya korkunun sonu A  Tunus’tan İspanya’ya korkunun sonu

Arap ayaklanmaları ‘bölgesel’ bir hadise, kolaylık olsun diye ‘Arap coğrafyası’ diyeceğimiz alanın özgüllükleriyle açıklanabilecek bir süreç değil yalnızca. Bu kitlesel kalkışma ve devrimleri “istisnai” bir durum olarak değil, küresel düzeyde toplumsal ve siyasal güç ilişkilerinde önemli etkileri olacak mücadeleler olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu anlamda bu sürecin daha “genel” ya da “küresel” etkileri üzerinde düşünmek elzem. Bilhassa Tunus ve Mısır örnekleri, yani kitlesel mücadelelerin otoriter rejimleri şu ya da bu biçimde geri adım atmaya zorlaması, bir dizi yenilgilerin toplumsal mücadelelerin dönüştürücü gücüne, kitlelerin aşağıdan basıncının kazanımlarla taçlanabileceğine dair inancı örselediği bir devirde etkili oldu.  Yani bu örnekler dünyanın değişik coğrafyalarında mücadele eden, direnen “sıradan insanlar” nezdinde onlara özgüven kazandıran olumlu örnekler olarak görüldü. Dolayısıyla da Wisconsin’den İspanya’ya, hatta bizde Kürt ulusal hareketine Tahrir sembolizminin (sadece isim olarak değil, mekânın-meydanların sivil itaatsizlik eylemleriyle zaptedilmesi olarak) mücadele eden kitleler nezdinde bunca yaygınlaşmasına şaşırmamak gerek.
Arap ayaklanmaları kimilerinin iştahla vurguladığı üzere yeni bir 1989, yani liberal (hatta neoliberal) demokrasinin bir başka zaferi ve dolayısıyla da “tarihin sonu”nun ilanı için yeni bir vesile değildi. Tam tersine, son otuz yıldır uygulanan neoliberal siyasetlerin bölgedeki otoriter rejimlerin altını nasıl oyduğunun, bilhassa kriz bağlamında mevcut siyasal mimarinin ne ölçüde kırılgan hale geldiğinin bir ifadesiydi. Tunus’ta, Mısır’da kitlelerin demokratik haklarla beraber sosyal adalet taleplerini kendiliğinden bir biçimde harmanlamaları bir tesadüf değil, otoriterizme itirazın toplumsal kaynakların yağma edilmesine dayalı mevcut iktisadi-sosyal modele itirazı da ister istemez gündeme getirmesinin sonucuydu. Yani Tahrir tarihin liberal cennette nihayete erişinin bir delili değil, yeni bir tarihin başlangıcına dair bir işaretti.
‘İŞSİZ, EVSİZ, GÜVENCESİZ VE KORKUSUZ’
İspanya’da mayıs ortasından itibaren hızla kitleselleşen ve kendiliğinden bir karaktere sahip geniş kitle hareketi, Akdeniz’in güneyiyle kuzeyi arasındaki ortaklıklar üzerine yeniden düşünmek, yani Arap devrimlerinin parçası olduğu daha “genel” siyasi ahvale dair bir değerlendirmede bulunmak imkânı yaratıyor. Daha önce de vurgulanmış olduğu üzere, Tunus ve Mısır deneyimleri, neoliberal otoriterizme karşı mücadelede yeni bir sosyal-siyasal aktörün öncü bir pozisyon elde ettiğini ortaya koyuyordu. İki ülkede de ayaklanmaların seferber edici gücü işsizliğe, geleceksizliğe mahkûm edilmiş belli bir eğitim seviyesinde olan gençlik kesimleriydi. Güvencesizlik-geleceksizlik mengenesine sıkışmış, işsizliğin ya da en iyi ihtimalle güvencesiz-esnek-enformel istihdamın pençesine düşmüş gençlik. Aynı toplumsal aktör, Cebel-i Tarık’ın diğer yakasında da benzer bir durumu açığa çıkarıyor. Daha mart ayında bir “Prekarya Gençlik” çağrısı sonucunda Portekiz’in başkenti Lizbon’da 200.000 kişilik büyük bir gösteri düzenlenmişti. İspanya’da ise 15 Mayıs hareketinin önünde kendilerini “işsiz, evsiz, güvencesiz ve korkusuz” diye tanımlayan benzer gençlik kesimleri vardı. Ülkede 4.9 milyon kişinin işsiz olduğunu, gençlerde işsizliğin yüzde 40 civarında olduğunu da geçerken not etmek gerek. Yani İspanya’nın hemen bütün kent merkezlerini bir kamp alanına dönüştüren hareket, hele hele sendikal hareketin neredeyse bütünüyle sosyal diyalogcu bir mahiyete büründüğü koşullarda, işçi sınıfının örgütlü kesimlerinden ziyade, işsiz ya da prekarya gençliğe dayanıyor. Hareketin süreklileşebilmek için daha geniş toplumsal kesimlere, emekçilere açılıp açılamayacağını ise zaman gösterecek.
Hareketin talepleri arasında demokrasinin, bir “gerçek demokrasi” özleminin açığa çıkışını da atlamamak gerek. Mısır ve Tunus gibi açık bir diktatörlük söz konusu değil elbet. Ancak hareket kendisini siyaseti neoliberal itikadın teknisist uygulanışına indirgenmiş bir “demokrasiye”, yani piyasaların diktatörlüğüne karşı itirazla tanımlıyor. İspanya örneğine bakarken demokrasi mücadelesinin parlamenter-karma rejime (yani kapitalizm temelinde bir demokrasi-oligarşi kırması rejime) vasıl olmakla nihayet bulmadığını, demokrasi mücadelesinin sadece diktatörlere değil, piyasaya karşı da verildiğini hatırlamamız elzem. Neoliberalizm devrinde, yani mesela Yunanistan’da IMF ve AB destekli yapısal uyum programının parlamentoyu işlevsizleştirerek ve anayasayı dahi çiğneyerek uygulanabildiği bir devirde, kapitalizm ile demokrasi arasındaki “mantıksal” çelişki, pratik ve fiili bir çelişki, bir çatışma halini alıyor. Dolayısıyla demokrasinin kimler tarafından nasıl tanımlanıp içeriklendirileceği önümüzdeki dönemde açığa çıkacak mücadelelerin temel bir meselesi olacak.
KRİZ VE SİYASET
2000’lerin ilk on yılı Avrupa’daki toplumsal mücadeleler açısından bir anti-neoliberal momenti temsil ediyordu. 1980’lardaki açık yenilginin ardından, 1990’ların sonu ve 2000’lerde toplumsal muhalefette bir canlanma gözlendi. Cenova’dan başlayan, Fransa’da İlk İş Sözleşmesi tasarısının iptalinden, AB Anayasa taslağının reddinden, 2008 Aralık ayındaki Yunan gençlik isyanından gelen bir silsile içerisinde esas itibariyle neo-liberalizme karşı belli savunma mevziileri oluşturmaya çalışan ve bu eksende de solun belli kesimlerinin seferber olup bir araya geldiği bir momentti bu. Sorun şuydu ki, eksenine neo-liberalizme karşı çıkmayı koyan bir toplumsal muhalefetin varlığına rağmen, bu damardan bir siyasal alternatif doğmadı, doğamadı. Esasen siyaset, kıta ölçeğinde merkez sağ ile merkez solun dönüşümlü olarak iktidar olduğu çeşitlemelerle yürüdü. Toplumsal mücadelelerle canlanan, bir önceki dönemin yılgınlığını üzerinden atan radikal sol, kimi istisnalar dışında ulusal düzeyde belirleyici bir güç halini alamadı.
Toplumsal mücadelelerle siyasal alternatif, toplumsalla siyasal olan arasındaki bu bakışımsızlık geçtiğimiz dönemin önemli bir karakteristiğiydi. Bu durum nihayete ermiş değil elbette. Hatırlayalım, Mısır ve Tunus örneklerinde de aslında bu husus, farklı bir bağlamda da olsa gündeme gelmişti. Yani Akdeniz’in güneyindeki iki ülkedeki devrim süreçlerinin en büyük zaafı olarak öne sürülen bir siyasal alternatifin yokluğu, yani siyasal planda ayaklanmaların daha da radikalleşmesine hizmet edecek siyasal aygıtların eksikliği meselesi aslında Akdeniz’in kuzeyinde de söz konusu. Yukarıda da ifade edildiği üzere, son yıllarda çok ciddi mücadelelerin yaşandığı Fransa ve Yunanistan gibi bir dizi ülkede sorun toplumsal mücadelelerin yükselen düzeyiyle siyasal planda bu mücadelelerle etkileşim içerisinde olacak siyasal örgütlerin eksikliği ya da zayıflığı.
İspanya’da da neoliberal kriz paketine karşı mevcut sendika bürokrasinin teslimiyeti ve radikal solun etkisizliği (ülkedeki en büyük sol parti Birleşik Sol’un kurumsalcı-reformist karakteri ciddi bir sorun) söz konusuydu. Ölü toprağını atan da mevcut siyasal yapılanmaların haricinden gelen bir dinamik, “kendiliğinden” bir hareketlenme oldu (bu anlamda Akdeniz’in hem güneyi hem de kuzeyinde eylemciler tarafından internetin etkili kullanımının yaygınlığına da işaret etmek gerek). Yani yükselen toplumsal mücadelelerin yarattığı yeni ihtiyaçlara karşılık verecek siyasal örgütlerin eksikliği Tunus ya da Mısır’a özgü olmaktan ziyade dünya çapında toplumsal muhalefeti karakterize eden ve elbet tartışılmaya muhtaç bir durum. Troçki’nin “önderlik krizi” dediği durumun, yani bir siyasal alternatifin eksikliği meselesinin elbette çok farklı bir bağlamda yeniden gündeme gelişiyle karşı karşıyayız. Kitlelerin kurumsal sola güven duymadığı, sendikal hareketin muazzam bir itibar kaybıyla karşı karşıya olduğu koşullarda, şu an sermaye lehine olan güçler dengesinin ancak aşağıdan ve kurumsal siyasal kanalların dışında olmak manasında “spontan” denebilecek hareketlerin “patlak vermesi” ile değişebileceğini söylemek mümkün.
Kriz, kapitalist siyasal mimariyi oldukça kırılgan hale getiriyor. Bilhassa Avrupa’nın periferisinde mevcut toplumsal konsensüsü berhava eden, emekçilerin siyasal, sosyal ve iktisadi gücünü kırmaya dönük bütünlüklü ve radikal bir saldırı, şimdilik daha çok “yukarıdan” yürütülen bir sınıf savaşı söz konusu. Yunanistan’dan Portekiz’e bir dizi ülkenin “Latin Amerikalaştırılması”, emekçilerin “terbiye edilmesi” girişimlerine karşı bir dizi radikal mücadelenin açığa çıkacağını söylemek için müneccim olmaya hacet yok. Belli ki, güneyiyle kuzeyiyle Akdeniz havzası önümüzdeki dönemde ciddi direnişlerin, toplumsal sarsıntıların gerçekleşeceği bir alan halini alacak. Takip edelim...

FOTİ BENLİSOY