Yumruklar sıkıldıkça gece Yıldızlanır

|

Yumruklar sıkıldıkça gece Yıldızlanır A Yumruklar sıkıldıkça gece Yıldızlanır

Özcan Alper’in “Sonbahar” adlı filminde esas karakter Yusuf, öfkesini, coşkusunu ve umudunu doğanın üç temel yapısına haykırır: Uçurum, dağ ve deniz. Özellikle filmin unutulmaz sahnesi; Yusuf’un Hopa iskelesi üzerinde sert rüzgârın ve fırtınanın içinden öfkeyle kabaran dalgaların üzerine yürüdüğü sahnedir. Hem Yusuf hem de doğa sonbaharını yaşamakta, Yusuf’un umutları azaldıkça öfkesi kabarmaktadır. Yusuf, dalgaların üzerine yürüdükçe büyümektedir görüntüsü; dalgalar küçülmektedir onun yürüdüğü yol karşısında. Gerçekte perspektif kuralları tam tersidir: Kişi sırtı dönük bizden uzaklaştıkça küçülür gözümüzde. Ama Özcan o sahneyi sinematografik olarak nasıl çekmişse; O, denizin, kuduran dalgaların üzerine yürüdükçe bize yakınlaşmakta ve büyümektedir. Bu sahnede Yusuf, Hopalı devrimcilerin bir metaforu, imgesidir. Hopa’da devrimcilik şık, estetik bir şey değildir; yerli yaban bir meyvedir; ağzının tadını kaçırır beylerin, hanımların; emeğin iman sıçramasıdır.
Hopa’nın ne olduğunu, orada yaşananların devrimciler ve sistem açısından neyi işaret ettiğini anlamak için M. Hardt ve A. Negri’nin “Ortak Zenginliğimiz”, John Holloway’ın “Kapitalizmde Çatlaklar Yaratmak” adlı kitapları üzerinden bir bakış edinmek gerekir. Hopa’da koyu yeşil dağlar aniden dikleşir ve yükselir; koyu mavi deniz aniden derinleşir ve hep devinir. Dağın ve denizin bu koyuluğu Hopalıların duygu ve düşüncelerinin yoğunluğunu etkilemiştir: Duygular net, düşünceler keskindir; dost ve düşman denizler dağlar kadar kesindir. Doğanın bu iki yapısı arasında, sırtını dağa yaslayıp yüzü denizin mavi bilinmezliğine dönük büyür Hopalılar. Ufuk diye bilinen şey, sadece eşiktir orada. Karakter, mizaç, ruhsal ve düşünsel yapısında derin kesikler gibidir doğanın bu hali. Hopalılar, askeri ve polisi korkulacak bir güç olarak değil, kasabanın misafirleri olarak görürler; onlar ölçüyü bildikçe nezaket gösterirler. Nezaketlerinin sahiciliği ile direnişlerinin ve isyanlarının sertliği arasında diyalektik bir ilişki vardır.
Anarşist bir arkadaşım, Yunanistan’da Alex’in öldürülmesi üzerine yaşanan anarşist eylemler üzerine konuşurken: “Orada anarşizm halklaşmış, mahallenin kasabı, manavı, bakkalı anarşistlere sahip çıkıyor, eylemlerde öncülük yapıyor. Bizde ya burjuva gençlerin şımarık radikalizmi; ya da entelektüellerin kavramsal bir üst söylemi. Bu meyve bu topraklarda yetişmiyor, dejenere oluyor, başka bir şeye dönüşüyor” diye söylenmişti.
Ben de bu topraklarda tutmuş, yerli bir meyveden bahsetmiştim:
“Yıl 1980, ben 7 yaşımdayım. Köyümüzde bir ineği bir de öküzü olan bir amca, hayvanlarının sırtına büyük harflerle birine DEVRİM, diğerine YOL yazmış. Hayvanlar birlikte otlarken “DEVRİMCİ YOL” diye illegal bir durum (sitüasyonist bir estalasyon gibi okunabilir bu olay) yaratıyorlarmış. Jandarma, amcayı karakola çekip dövüyor sabaha kadar. Hayvanları kesmesi için amcanın gözünü korkutmaya çalışıyorlar. Amca komutana diyor ki: Siz devrimcilerin adından bu kadar korkuyorsanız, kendiyleriyle yüz yüze geldiğinizde neler olacak varın siz düşünün!”
Bu hikaye arkadaşımı umutlandırmış, neşelendirmişti. Bir anarşiste moral veren bu hikaye Hopa’da yaşanmaya devam ediyor. Hopa halkının devrimcilerle ilişkisini anlamak açısından “Hopa’da devrimci olmayana kız vermezler” sözü iyi anlaşılmalıdır. Foti Benlisoy’un dediği gibi “Hopa’yı Savunmalıyız!... Hopa’dan geçememeliler!” Orada yaşananları, saldırıları, Metin Lokumcu’nun katledilmesini, sürmekte olan “nokta operasyonunu”, gözaltıları ve tutuklamaları, Hopa’nın sistem ve devlet için neyi simgelediğini bilerek okunmalı; bakış, işaret ve izlere uygun konumlanmalıdır. Çünkü hem saldırları, hem de direniş, kabusla düşün diyalektiğini işaret ediyor. Devlet: “Direniş beyhude; umudunuz gücümüz karşısında çaresiz!” mesajı vermek istiyor. Solun toplumsalla kök saldığı bu coğrafyaya saldırı, bir ihtimali boğazlamak istiyor. Diz çökmeyene yönelik bu şedit saldırının amacı; reddin cüreti karşısında devletin kendi yasalarına sığmaması, olası bu türden niyetlerin sindirilmek istenmesidir. Burjuva züppelik ve iktidarın keskin cehaleti ensest halinde gözdağı vermek istiyor. Hopa da yaşananlar: Piyasanın ihtiyaçlarınca biçimlendirilen neoliberal güvenlik devletinin, doğanın ve emeğin talanı için yaşam öğüten makineler, kan emen parazitler gibi nasıl bir aygıt olduğunun ipuçlarını veriyor. Hopa da ekolojist olmak öyle havalı, cool bir şey değildir; nasıl bir şey olduğunu Metin Lokumcu’nun ölümü ve sonrasında başlayan ve hâlâ devam eden devlet terörü bize anlatmaktadır. Toplumsal sorunları güvenlik sorunu olarak gören, muhalefeti kriminalize eden burjuva demokrasisinin neoliberal imanı Hopa’ya baktığında küfrü görüyor; bizler ise insanlık dininin ritüellerini görüyoruz.
Hopa! Ortak zenginliğimizdir. Hopa bir yer değildir; her ömrün en romantik kısmıdır; tarihi terk eden zamandır. Burjuva mülkünde bir çatlak, iktidarın tökezlediği andır. Vicdanın kuvvete, ruhun eyleme meyledişidir. Yaşamın ütopyaya değdiği; vaadin tehdididir. Burjuva demokratik söylemin parçalandığı hakikat sözüdür. Bu koyu yapışkan kapitalist buzdaki çatlak; devrimin sıradan yaşamlarda bedenlendiği, olağanüstünün imkânıdır. Dildeki sınırlara; akıldaki uykulara musallat olan belleğin ve hatırlamanın işaret ettiği gündüz düşüdür. Hopa, her ömrün güzellendiği an; aşkın, öfkenin, umudun, neşenin ve kıymetin nesnesini bulduğu bir kavramdır. Bu yüzden her devrimcinin yolu kendi hopasından geçer; her devrimci biraz Hopalıdır. İktidarın duble asfalt yollarının bittiği yerde başlar Hopa’da yolculuk. Kapitalist ağızdaki çürük diş; iktidarın bedenindeki yara; burjuva toplumsal sentezdeki kızıl lekedir. Burjuvaziye ve onun tüm iktidar biçimlerine çürük diş, bedendeki yara ve leke olan şey, yaşam için cennetin kapısını açan baltadır. Manzara olamayacak kadar uçurum; göğü utandıracak kadar deniz; düşlemenin ve tahayyülün mahiridir. Yaşama duyulan nezakettir. Bu yüzden Hopa, haritada bir yer değil; özgürlük ve adalet arayan her edimde kendine başka adlar verendir. Nadir kuşlar, ruhsal akrabalar, tutuşan düşler, kesişen ufuklar, tahayyül, tutku, itki, kadim özlemler, işaretler, izler, biriken dehşetin gözünün içine bakıp, iktidarı göz hizasına indirip, kendini esirgeyen, kendinden yoksun bırakandır… Bunların mayalandığı, belirdiği her yer coğrafyanın; her an zamanın Hopa’sıdır. 
Ütopya anılara dayanır! Hopa’nın anıları, yarını isteyen romantik devrimcilerin yumruklarıyla yıldızlanır. Barutunu arayan kıvılcım; gecenin kınında patlayan isyan meleği; zamanın peçesini yırtan yaşam fırtınası, bilinmeyene sıçrar, tarihsel süreklilik infilak eder.
İmkânsızın belirdiği varlık hududunda mümkünün alanı genişler. İktidar yaşamı hedef aldığında, gündelik yaşam aşırılıkla mümkündür. Tarih, sürenin zaman olduğu vakitte yasaklanmış andır ve zaman dışıdır. Bu yüzden Hopa tarihin terkidir. Toplumsal mekân olarak Hopa’yı politik terimlerle kavradığımızda beliren anlam, burjuva söylemi parçalar, piyasa dininin tapınakları ve saraylar tedirgin olur. Bakışın mülksüzleştirildiği bu zuhur edişte burjuva toplumsal sentezin  anıtları ve simgeleri kemiklerimizde birikmiş dehşetin odağındadır. İsyanda, olayda beliren öznellik, kendi kendini kuran akılla açıklanamaz. Eylem, bilinç ve iradeyle temellenmez; bilinç dünyasına sığmaz. Rasyonel idealizm ve aklın tini, güzelliği gerçekliğin ötesine taşıyan itkiyi gıdıklar, bilinç çatışmada oluşur, benlik hiçbir kimliğe sığmaz.
Kapitalizm geçmişte kurulmuş ve tamamlanmış bir şey değildir; kendini sürekli kurarak var olur. İnsan, toplumsal ilişkilerin kurulu bir biçimi değil, sürekli saldırı altında kalan, devamlı tekrar edilen pratiklerin bir sonucudur. Mevcut tüm toplumsal ilişkiler çatışma alanlarıdır. Bu yüzden hiçbir biçim tam değildir; biçim süreçtir! Bu yüzden isyan bir tercihten öte yaşamın içrek bir parçasıdır. Tahakküm yüzeyinin altında, isyan fokurdamaktadır. Özdeşliğin ötesine geçmek için, üretimin ve zamanın zincirine vurulmuş vahşi neşe, soyut emeğin içinde dansını sürdürmektedir. Kapitalist toplumsal sentezde birey ve meta ensest halindedir. Komünizm, gelecekteki bir gelişim aşaması değil, acil, güncel bir ihtiyaçtır.
Dünyayı sağlamlığıyla değil çatlaklarıyla kavramak, çatlakları çoğaltarak kesişmelerini sağlamak, devrimi tasavvur etmenin yolu olarak basit bir hayır ile başlar ve onur, olumsuzlama ve yaratmaya uzanır. Üzeri buzla kaplı karanlık bir göl karşısında her hayır çığlığı çatlaklar yaratır. Güç ilişkilerindeki hakikat açığa çıkar; kapitalistin sermayesini yaratan işçilere; iktidarın kendisine boyun eğenlere bağımlılığı görülür. Bu türden bir hayır, bir kapanış değil, başka bir yolun belirdiği, başka bir dil ve aklın eşiğidir. Fenomenleri, onları üreten eyleyiş açısından anlayabiliriz. Meta, eyleyişin yadsınması, boyun eğdirilmesi ve yozlaştırılmasıdır. Devrim, nesnenin esaretindeki eyleyişi, var olanın ötesine, her an süresizdir, her anın tikel ve yaratıcı uzama dönüşmesi ve sürenin buzunda çatlaklar açacak bir açılımdır. Bu yüzden devrim her şeyden önce zamanın ve kavramların ele geçirilmesidir. Süreyi parçalamak, kavramların yapılarını sökmek, zamanı tüm sınırların ötesine açar ve akışını sağlar. Bu oluşun zamanla diyalektik dansına dönüşür. An sürenin sınırlarına sığmaz.
Devrimci itki, aşırılık anlarında kendi ufkunu görür, her adımda ideali yeniden tanımlar…
NOT: Başta Metin Lokumcu olmak üzere, direnişe güç veren, gözaltına alınan, tutuklulukları devam eden ve boyun eğmeyen tüm devrimcileri devrimci duygularla selamlıyorum…

SUAT HAYRİ KÜÇÜK