Seçmeni de İsveç’ten mi ithal edeceksiniz?

|

Seçmeni de İsveç’ten mi ithal edeceksiniz? A Seçmeni de İsveç’ten mi ithal edeceksiniz?

Seçimler niçin yapılır? Adı üzerinde: Kimi beğendiğinizi ifade etmeniz için. Seçmenler sandığa gider ve her biri ‘ben şunu beğeniyorum’ der. 12 Haziran seçimlerinde de böyle oldu. Türk seçmeni büyük ölçüde AKP’yi, Kürt seçmeni ise büyük ölçüde BDP’yi beğendiğini ifade etti. Seçim sonuçlarına bakarak oradan daha özel hatta ruhani mesajlar çıkarmanın bir âlemi yok. Böyle bir çabanın bilimsel bir temeli de yok. ‘Efendim ama seçmenlerin yarısı da AKP’ye oy vermedi.’ Doğru vermedi ama yarısı verdi.
Türk seçmenlerin yarısının AKP’ye oy vermiş olması diğer yarısının AKP’ye oy vermemiş olmasından daha önemlidir. AKP Türk toplumunun yarısını kendi program ve hedeflerine bağlamayı başarmıştır. BDP de Kürt toplumunun çoğunluğunu bağlamış gözüküyor. Seçimin mantığı bütünlüklü yarının parçalı yarıdan daha önemli olması gerektiğini emrediyor. Bu emre itirazınız olabilir. İtirazlarınız anlamlı da olabilir. Fakat seçim dediğiniz şey budur.
Seçim ertesiyle ilgili tartışmaların en önemli noktası da budur. Diğer noktaların hiç mi önemi yoktur? Kuşkusuz vardır ama en önemli nokta budur. Bu sonuçlardan hareketle AKP hükümeti kuracak, bürokratik kadrolara karar verecek, anayasa çerçevesinde ekonomik ve sosyal hayata nizam verecektir. Verilen nizamı beğenmeyenlerin bunu ifade etme hakları bakidir. Fakat AKP’ye dönüp ‘hayır böyle nizam veremezsin, çünkü seçmenlerin yarısı da sana oy vermedi’ deme hakları yoktur. İtirazlarını başka argümanlarla temellendirmelidirler.
Bunu niçin söylüyorum; seçimin sonuçlanmasıyla birlikte doğal olarak sonuçları yorumlama işi de başladı. En ‘bilimsel’ yorum nihayet geldi. Hem de ana muhalefet liderinden: Stockholm Sendromu. Biz de aslan sosyal demokratların Stockholm’le ilişkisinin ‘İsveç tipi sosyal demokrasi’den ibaret olmadığını öğrenmiş olduk. Oy istediği, beğenisini kazanmayı arzuladığı bir topluluğu bu denli hoyratça damgalayan bir ana muhalefet lideri gerçekten az bulunur. Yanlış anlaşılmasını istemem. Sn. Kılıçdaroğlu dâhil hiç kimse kişisel olarak herhangi bir toplumu, topluluğu beğenmek zorunda değil. Türk toplumunun bu günkü tercihlerini ben de beğenmiyorum. Fakat bir parti liderinin üç gün önce haklarında övgüler düzerek beğenilerine mazhar olmayı şiddetle arzuladığı bir topluluğu bir başkasını kendisinden daha fazla beğendiler diye psikolojik olarak damgalamaya çalışması en hafifinden samimiyetsizlik değil mi? Ya sizi beğenseydi? O zaman Stockholm Sendromu olmamış mı olacaktı?
Kılıçdaroğlu bu iddiasıyla Türkiye seçmeninin baskı altında olduğunu bu baskının seçmen tercihlerini belirlediğini ima etmiş oluyor. Son derece vahim bir ima. Vahim çünkü Türkiye seçmeninin kendisini baskı altında hissettiği, bilinçli olmadığı vb. şeyler söyleyerek bizi toplumsal gerçeğimizden uzaklaştırıyor. Meselenin aslı şu: Türkiye seçmeninin önemli bir bölümü baskı altında tutulanların baskı altında tutulmalarından rahatsız değil. Diyarbakır’daki baskıdan da, Hopa’daki baskıdan da, Silivri’deki baskıdan da rahatsız değil. Seçmenler bu baskılara bakarak kendini baskı altında falan hissetmiyor. Bunun tersini gösteren hiçbir emare yok. AKP seçmenine Stockholm Sendromu’nu yakıştıranlar, baskıyı AKP tarafından Silivri’de icat edilmiş bir şey sanan Beyaz Türkler’e ne der bunu da merak etmiyorum desem yalan olur. Bunlara göre bir 12 Eylül’de baskı varmış, bir de şimdi Silivri’de var. Arası güllük gülistanlık.
Seçime gir, üstelik mağlup ol. Sonuçlara dair söylediğin ilk laf ‘oyumuzu 3,5 milyon arttırdık, başarılıyız’ ikinci laf da ‘Stockholm Sendromu’ olsun. İnsanın içinden ‘Allah akıl fikir versin’ demekten başka şey gelmiyor. Ha, bir de izan!
Sn. Kılıçdaroğlu ve danışmanları ya bundan sonra seçim yapılmayacak ya da yapılacaksa da İsveç’ten ithal seçmenlerle yapılacak sanıyorlar. Lütfen il başkanları kendilerine durumu izah etsin. Tabii ki seçilmiş olanları.  

DR. AHMET TELLİOĞLU
dr.ahmet.tellioglu@gmail.com