Liberalizm ve hoşnutsuzluğu

|

 Liberalizm ve hoşnutsuzluğu A  Liberalizm ve hoşnutsuzluğu

SLAVOJ ZİZEK


Liberalizm için, en azından onun radikal biçimde, insanların bir ahlâk idealine -evrensel olarak kabul edilmiş ve böylelikle evrensel bağlayıcılığı olan ideale- tabi olma arzusu, bütün suçların anasıdır, "tüm suçları içeren suçtur"; bu da başkalarının üzerinde kişinin kendi bakış açısının acımasızca dayatılmasına tekabül ettiği için kamusal bozukluğun esas nedenidir. Bu yüzden liberaller, toplumsal barış ve hoşgörü oluşturmak istemenin ilk önkoşulunun bütün ahlaki günahlardan kurtulmak olduğunu öne sürerler: Siyaset, ahlaki ideallerden iyice arındırılmalı ve "gerçekçi" bir siyaset oluşturulmalıdır. İnsanları oldukları gibi ele alırsak, onların ahlaki teşviklerine değil, kendi gerçek doğalarına güvenmek gerekir.


Buradaki paradigma, birçok açıdan, piyasanın faaliyet göstermesinin yoludur: İnsan doğası bencildir ve onu değiştirmenin bir yolu yoktur, bu yüzden gereken şey ortak fayda için çalışmak olmalıdır. Dolayısıyla tamamen bilinçli olan bir liberalin başkalarının iyiliği için kendini kurban etmesindeki fedakârlık isteğini bilerek kısıtlamak gerekir. Unutmayın, ortak fayda için hareket etmenin en etkili yolu, liberalin özel bencilliğinin izlenmesidir. Burada, sloganın ön yüzünü görürüz, "özel ahlaksızlık, kamu yararı" yani, "özel iyilik, kamu felaketi".
Burada, liberalizmde, başından beri bireysel özgürlük ile kalabalığın davranışını düzenleyen nesnel mekanizmalar arasında bir gerilim var, bu gerilimi açıkça formüle eden Benjamin Constant’ın gözlemlediği gibi: Her şey bireylerin ahlakıdır, ama kalabalığın içinde fizikseldir; herkes bireysel olarak özgürdür, ama kalabalığın içinde makinenin dişlisidir.


LİBERALİZMİN İKİ YÜZÜ

Bu projenin içsel gerginliği, liberalizmi iki açıdan fark edilebilir kılar: piyasa liberalizmi ve siyasi liberalizm. Jean-Claude Michea’nın açıkça ortaya koyduğu gibi, liberalizmin bu iki görünüşü, “Sağ”ın iki siyasi anlamıyla bağlantılıdır: Siyasi Sağ, piyasa ekonomisinde ısrar eder, politik olarak doğru olan Sol ise insan haklarının savunulmasında ısrarcıdır, bu onun geride kalan tek rasion d’etresidir (varoluş nedenidir).
Liberalizmin, bu iki görünüşü arasındaki gerilime indirgenemez olmasına rağmen, sonuçta yine de aynı madalyonun iki yüzü gibi ayrılmaz şekilde birbirine bağlıdır. Böylece bugün, "liberalizm"in anlamı, ekonomik liberalizmin iki kutbu (serbest piyasa bireyciliği, devlet müdahalesine muhalif olmak) arasındaki ve siyasi liberalizm veya liberteryenizm (eşitlik, sosyal dayanışma vs.) arasındaki değişimdir.


Buradaki nokta ise, birbirine yakın analizlerde "doğru" liberalizmin hangisi olduğuna karar verilemediğinde, "daha yüksek" bir tür sentez önermeye çalışan başka bir çözüm yolu ile de bu çıkmazın çözülemeyeceğidir. İki anlam arasındaki gerginlik, “liberalizm”in belirlemek için çaba gösteren asıl doğasında bulunmaktadır: Anlayışımızın sınırlarını göstermekten uzak olan bu belirsizlik, liberalizm kavramının kendisinde en içte bulunan "gerçeği" işaret etmektedir.
Geleneksel olarak, liberalizmin her bir “yüzü” zorunlu olarak diğerinin karşısında görünür: Çokkültürcü hoşgörünün liberal savunucuları, bir kural olarak, ekonomik liberalizme karşı mücadele eder ve piyasa güçlerinin yıkımına karşı savunmasızları korumaya çalışırken, serbest piyasa liberalleri de bir kural olarak, muhafazakâr aile değerlerini savunur.
Böylece bir çift paradoks edinmiş oluruz: Gelenekselci Sağ, piyasa ekonomisini destekleyip onu doğuran kültür ve adetlerle mücadele ederken; çokkültürcü Sol, ideolojinin uygulanması sırasında piyasaya karşı mücadele eder. (Bugün, her iki açıdan kombine edilebilir yeni bir döneme girdiğimizi söyleyebiliriz: Bill Gates gibi figürler, piyasa radikalleri ve çokkültürcü insancıllar olarak görülüyor.)


LİBERAL AHLÂKÇILIĞIN KARANLIK TARAFI

Şimdi de liberalizmin temel paradoksu ile yüz yüze geliyoruz. İdeolojik olana karşı olan ve ütopya karşıtı olan duruş, liberal vizyonun kalbinin içine yazılmıştır: liberalizm kendisini bir "ehven-i şer politikası" olarak görmektedir. Tüm kötülüklerin nihai kaynağı olarak olumlu İyi'yi dayatmaya yönelik doğrudan herhangi bir girişim olarak nitelendirilmesinden bu yana liberalizmin hırsı "olası en kötü toplumu" getirmektir, böylece daha kötüsünün gelmesini engelleyecektir.
Winston Churcill'in demokrasinin bütün siyasi sistemlerin en kötüsü olduğu hakkındaki esprisi, diğerleri dışında, liberalizm için çok daha geçerlidir. Böyle bir görüş, insan doğası hakkında derin bir kötümserlik tarafından sürdürülüyor: İnsan, bencil ve kıskanç bir hayvandır. Eğer onun iyilik ve diğerkâmlığına hitap eden bir siyasi sistem inşa edilirse, sonuç terörün en kötüsü olacaktır (hatırlarsınız, Jakobenler de Stalinistler de insanın erdeminin var olduğunu farz ediyordu).
“İyiliğin tiranlığı”nın liberal eleştirisinin de bir bedeli var: dahası, programı topluma nüfuz eder, dahası, bu da tersine döner. Hiçbir şeyin istenmese de kötünün iyisinin istendiğinin iddia edilmesi, bir kez daha yeni küresel düzenin ilkesi olmuştur; yavaş yavaş karşı olunan düşmanın özellikleri alınmıştır. Aslında küresel liberal düzen, kendisini açıkça mümkün olan dünyalardaki en iyi sistem olarak gösteriyor: Ütopyaların mütevazı bir şekilde reddedilmesi, liberal-piyasa ütopyasının dayatılması ile son bulur -ki bu da pazar mekanizmaları ve evrensel insan haklarına tabi olduğumuzda kendi gerçekliğimiz haline gelir.


Ama politik doğruluğun kilitlenmeleri her gözlemcinin bildiği üzere -görelileştirilen ve tarihselleştirilen- hukuki adaletin ahlaki iyilikten ayrılması, klostrofobiyle, kızgınlık dolu baskıcı bir ahlakçılık ile sona ermiştir. Herhangi bir "organik" sosyal madde olmaksızın, George Orwell'ın onayladığı "ortak ahlaki kurallar" ve yasaların minimalist programı bireylerin birbirlerine tecavüz etmelerini (sıkmalarını ya da birbirlerini "tacizi"ni) engellemesi, "her türlü ayrımcılığa karşı mücadele" olarak gösterilen yasal ve ahlaki kuralların patlamasına dönüşüyor. Yasayı etkilemeye yönelik hiç bir paylaşılan gelenek yoksa, sadece çıplak gerçeğin nesneleri diğerlerini "taciz ediyorsa", böyle adetlerin yokluğunda neyin "taciz" olarak sayılıp sayılmadığına kim karar verecek?


Örneğin, Fransa'da obez kişilere saygının zarar görmesinden bu yana, obeziteye karşı kamu kampanyaları talep eden ve sağlıklı yaşam için beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesini isteyen obez dernekleri vardır. Veggia Pride militanları, (hayvanlara ayrımcılık yapan, insan-hayvan için ayrıcalık tanıyan, onlar için "faşizm"in iğrenç formunu uygulayan) et yiyenlere yönelik "türcülüğü" kınadılar ve "vejetofobi"nin bir tür yabancı düşmanlığı olarak kabul edilmesi talebini suç olarak ilan ettiler. Bunlar, ensest evlilik hakkına, rızalı cinayete, yamyamlık ve benzerine karşı mücadele hakkını kapsayacak şekilde genişletilmiş olabilir.


Buradaki problem, yeni kuralların çoğalmasının bariz bir keyiflilik arz etmesidir. Örneğin, çocuk cinselliğini ele alın: biri bunun kriminalize edilmesinin haksız bir ayrımcılık olduğunu iddia edebilir, fakat bir başkası da çocukların yetişkinler tarafından yapılan tacizlerden korunması gerektiğini söyleyebilir. Ve buradan devam edebiliriz: Hafif uyuşturucuların yasallaştırılmasını savunan insanlar, genellikle halka açık yerlerde sigara yasağını destekleyen insanlardır; toplumumuzda küçük çocukların ataerkil olarak suiistimal edilmesini protesto eden kişiler, bunu yapmak için aramızda yaşayan yabancı kültürlerin üyeleri kınandığı zaman endişe duyar, bunun diğer "yaşam yolları" ile karıştırılmaması gerektiğini iddia eder.
Gerekli yapısal nedenlerden ötürü "ayrımcılıkla mücadele", böylece sonsuz nihai noktası ertelenen sonsuz bir süreçtir: tüm ahlaki önyargılardan kurtulmuş bir toplum, Jean-Claude Michea'nın dediği gibi, "toplumda her yerde suçları görmeyi kınayan toplumdur".


Liberal çokkültürcülüğün ideolojik koordinatları, postmodern zeitgeistımızın iki özelliği tarafından belirlenir: evrenselleştirilmiş çokkültürcü tarihselcilik (bütün değerler ve haklar tarihsel olarak özgüldür, bunların başkalarına dayatılması için evrensel nosyonlar haline getirilmesi, en şiddetli kültürel emperyalizmdir), ve evrenselleştirilmiş “şüphenin hermenötiği”dir (bütün “yüksek” etik motifler, “aşağı” kızgınlık ve kıskançlık motiflerinin üretilmesi ve devam ettirilmesi ile olur; yüksek bir Neden için hayatını feda etmeye yapılan çağrı, ya güç ve servetini sürdürmek için savaşa ihtiyacı olanların ya da mazoşizmin başka bir patolojik ifadesinin manipülasyonunun bir maskesidir).


GÜVEN VE BORÇ TAHVİLLERİ
Burada her iyi antropoloğun, psikanalistin ya da Francis Fukuyama gibi dikkatli sosyal eleştirmenin korktuğu bir liberal vizyon sorunu var: liberalizm kendi ayakları üzerinde duramıyor. Önceki, genellikle aynı anda zayıflatılan bir "toplumsallaşma" olarak adlandırılan form üzerinde parazitik bir şekilde bulunuyor; böylece üzerinde oturduğu dalı kesiyor.
Piyasada -ve daha genel olarak, piyasadaki sosyal değişimde-, bireyler birbirlerini özgür rasyonel özneler olarak karşılar, ancak bu tür konular bir önceki (sembolik borç, yetki ve her şeyden önce güveni ilgilendiren) karmaşık sürecin bir sonucudur. Başka bir deyişle, değişim alanı asla tamamen simetrik değildir: bu karşılıksız bir şekilde bir şeyler veren her katılımcı için a priori bir koşuldur, birey böylece al gülüm ver gülüm oyununa katılabilir.
Elbette piyasa, bencil aldatma ve yalanın alanıdır; ancak, Jacques Lacan’ın bize öğrettiği gibi, yalanın amacına ulaşmak için, kendini sunmak ve hakikat olarak görmek gerekir -ki bu da Hakikat'in boyutunun zaten kurulmuş olması demektir. Kant, yazısız ve reddedilmiş olan kuralların zorunluluğunu gözden kaçırmış, ama her yasal yapı için gerekli kurallar, düzgün çalışabilmeleri için sadece "madde"den ibaret kurallara sahip olmalıdır. Böyle yazısız kuralların verimliliğine örnek olarak ünlü "Potlatch" vakası verilebilir.


Piyasa işleminde, iki tamamlayıcı eylem aynı anda meydana gelir (öderim ve ödediğimin karşılığını alırım), böylece değişim eylemi kalıcı bir sosyal bağa yol açmaz, ama atomize edilmiş bireyler arasında gerçekleşen sadece bir anlık değişimin hemen ardından kendi yalnızlığına bir dönüş gerçekleşir. Ancak Potlach'ta, benim hediye vermemle karşı tarafın bana geri dönüş yapması arasında geçen süre karşı tarafla benim aramda (en azından bir süreliğine) bir sosyal bağ oluşturur: Hepimiz borç tahvilleri ile birbirimize bağlanmışızdır. Bu açıdan para, bizi karşımızdakilerle uygun ilişkilere girmeden onlarla temas sağlayacak bir araç olarak tanımlanabilir.
Bizim karşımızdakilerle uygun ilişkilere girmeden başkaları ile iletişime sahip olduğumuz bu atomize edilmiş toplum, liberalizmin ön varsayımıdır.