Mezhepçiliğin kıskacında Lübnan

|

Mezhepçiliğin kıskacında Lübnan A Mezhepçiliğin kıskacında Lübnan

ÜMİT FIRAT AÇIKGÖZ

Türkiye'de son yıllarda Lübnan'a karşı artan bir ilgi söz konusu. Vize uygulamasının kaldırılmasıyla birçok kimse Lübnan'ı ziyaret etti. Televizyon programları, köşe yazıları ve kişisel bloglarda bu ülkenin yemekleri ve tarihsel mirası yanında gece hayatından, Beyrut'un Batı Avrupa kentlerini andıran mahallelerinden ve özgürlükçü atmosferinden çokça bahsolundu. Genelgeçer Ortadoğu algısına denk düşmediğinden ilginç görünen bu veçheler Türkiyeli ziyaretçilerin turistik izlenimleri aşamayan anlatılarına hâkim oldu. Gelgelelim, bu mutlu tablonun altında yeni bir iç savaş veya işgal kaygısıyla diken üstünde ve keskin hatlarla bölünmüş bir toplum, en temel altyapı ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılayamayan bir devlet, kuralsızlığın ve rüşvetin hâkim olduğu bir siyasi ve bürokratik sistem, kaynakları neo-liberal politikalarla talan edilen, doğal güzellikleri gün geçtikçe yok olan bir ülke yatıyor.

ELEKTRİK MAFYASI HİZBULLAH'A BİLE KAFA TUTUYOR

1975 yılından beri elektrik kesintileri Lübnan'da günlük hayatın bir parçası. 1990'da biten iç savaşı izleyen ekonomik kalkınma, siyasi gücü elinde tutan gruplar başta olmak üzere bazı kesimleri zenginleştirse de elektrik sorununa çözüm bulunabilmiş değil. İki aya yakın bir süre yaşadığım Beyrut'un Sanaye mahallesinde günde 3 saat düzenli elektrik kesintisinin yanında beklenmeyen ve saatlerce süren ek kesintiler söz konusuydu. Zamanla burasının şanslı bir mahalle olduğunu, daha çok emekçi kesimlerin yaşadığı Dahiye gibi güney mahallerinde veya Lübnan dağındaki köylerde 20-22 saate varan elektrik kesintilerinin vaka-i adiyeden olduğunu öğrendim. Jeneratör kullanımını kaçınılmaz hale getiren bu durum zaten oldukça pahalı olan sabit elektrik faturalarının yanında, hane başına ayda 50-100 dolar arası bir ek masraf anlamına geliyor. Halkın jeneratörlere mahkum olması zayıf devlet otoritesiyle birleşince elektrik tedarikinin mafya gruplarının elinde olması şaşırtıcı görünmüyor. Geçtiğimiz aylarda Al-Akhbar gazetesinin İngilizce internet sitesinde yayınlanan bir haber-yorum, elektrik mafyasının özellikle güney mahallerde çok güçlendiğini, hatta ülkenin ordudan sonra ikinci silahlı gücü olan Hizbullah'a bile kafa tuttuğunu gösteriyordu.*


GENÇLERİN ÖFKESİ EYLEME DÖNÜŞÜYOR
Elektrik kesintileri, Beyrut banliyölerinde yaşayan gençlerin devlete ve siyasetçilere duydukları öfkeyi eyleme dökmelerine de vesile oluyor. Özellikle yaz mevsimindeki kesintilere tepki olarak lastik yakıp ana yolları trafiğe kapatmak kentte sık görülen bir olgu. Belli siyasi oluşumlar tarafından yönlendirilmeleri söz konusu olduğunda bile, bu eylemlere gençlerin hatta çocukların, çoğu zaman ailelerinin itirazına rağmen katılımları Lübnan'da siyaset kurumunun iflasının ciddi bir göstergesini teşkil ediyor. Kimi zaman kurumları, kimi zaman da Enerji Bakanı Cibran Bassil veya başka sorumlu şahısları hedef alan sloganlar, ülkeye hâkim olan mezhepsel yapıyı aşan bir tepki ve nefret selini dışarı vuruyor.


Elektrik meselesi Lübnan siyasi ve toplumsal hayatının turnusol kağıdı haline gelmiş durumda. Bu yılın başından Eylül ayına dek devlete ait elektrik şirketi bünyesindeki işçiler, ücretlerinde iyileştirme ve iş güvencesi talebiyle grev yaptılar. Kimi on yıldan fazla Lübnan Elektrik Şirketi (LEŞ) için çalışmış yaklaşık 2.500 işçi, iş yavaşlatmadan sokak gösterilerine, lastik yakmadan şirket binasını işgale birçok eylemle seslerini duyurmaya çalıştı. Aldıkları cevapsa son derece tanıdık: Aylarca ödenmeyen maaşlar, işten çıkarılma tehditleri, ülkenin zaten sıkıntıdaki elektrik tedarikini iyice çıkmaza sokarak ulusal güvenliği tehdit etme suçlamaları. İşçi temsilcileriyle görüşmeyi bile reddeden Bakan Bassil ise, taleplerin kabulü halinde Hıristiyan işçilerin LEŞ'teki temsilinin aşınacağını, bunun da iç savaşı bitiren 1989 tarihli Taif Anlaşması'na aykırı olacağını savunuyor. Grev sona ermiş olsa da işçilerin talepleri henüz yerine getirilmiş değil.
Lübnan'daki neredeyse tüm sorunların, temelleri Fransız mandası döneminde atılan, 1943 yılındaki Ulusal Pakt ile düzenlenen ve Taif Anlaşması ile tadil edilen mezhepçi (sekteryen) yapıdan kaynaklandığını iddia etmek yanlış olmaz. Seküler ve eşit bir Lübnan vatandaşlığı kavramını imkansız kılarak toplumu din temelinde bölen ve yabancı ülkelerin müdahalelerine zemin hazırlayan bu sisteme göre devlet başkanı Maruni, başbakan Sünni, meclis başkanı Şii ve meclis başkan yardımcısı Rum Ortodoks olmak zorunda. Bunun yanında, 1943 Ulusal Paktı, meclisteki temsilde Hıristiyanların 6'ya 5 oranında üstünlüğünü öngörüyordu; bunun temeliyse 1932 yılında yapılan nüfus sayımıydı. Günümüzde nüfus dengesinin Müslümanlar lehine değiştiği düşüncesi genel kabul görmekle beraber, Lübnan'da 1932'den bu yana nüfus sayımı yapılmıyor. Taif Anlaşması ile 6'ya 5'lik Hıristiyan-Müslüman temsili 1'e 1 nisbinde eşitlenmiş olmasına rağmen yeni bir nüfus sayımının Müslüman çoğunluğu tescilleyip mevcut sistemi geçersiz kılacağı ve ciddi bir siyasi kriz doğuracağı öngörülüyor. (128 üyeli Lübnan parlamentosunda 64'er Hıristiyan ve Müslüman milletvekili 11 dini mezhebe tahsis edilmiş sandalyeleri 22 siyasi oluşuma bölünmüş şekilde paylaşıyorlar.)

MEZHEPSEL SİSTEMİN AŞILMASI ZOR GÖRÜNÜYOR
Mezhepçi sistem sadece siyasi temsil ya da kamu emekçilerinin istihdamı gibi meselelerde belirleyici olmuyor. Üyelerinin neredeyse tamamına yakını Hıristiyan veya yabancı olan Lübnan Filarmoni Orkestrasını'nın finansmanını dengeleme amacıyla devlet bir de Arap-Oryantal Orkestra'yı finanse ediyor. Konuşma fırsatı bulduğum Lübnan Filarmoni Orkestrası mensubu bir sanatçı, bu kurumun başındaki kimsenin Rum-Ortodoks inancından olmak zorunda olduğunu söylüyor. Doğası gereği evrensel olan müziğin kurumsal kimliğine mezhepçiliğin karışmasının garabeti bir tarafa, sanatçıdan kimi zaman sırf mezhepsel kimliğiyle başa gelmiş, yetersiz kimselerle çalışmak zorunda kaldıklarını öğreniyorum. Yine de mezhepçi sistemin en iyi seçenek olduğunu, aksi halde ülkenin kaosa sürükleneceği düşüncesini de paylaşıyor, haklı olarak isminin yazılmasını istemeyen sanatçı.


Bir kere kurumsallaşıp kendi güç odaklarını ve bu odakların uluslararası bağlantılarını yarattıktan sonra, Lübnan gibi küçük bir ülkede bile mezhepsel sistemin aşılması gerçekten zor görünüyor. Bununla beraber, mezhepsel sistemin Lübnan'ın kaderi olduğu, resmen tanınan on sekiz mezhebin bir arada yaşadığı ülkede seküler ve eşit vatandaşlığın mümkün olmadığı düşüncesi son derece sorunlu. Osmanlı yönetiminin bölgede sona erdiği 1918 yılı başta olmak üzere belli tarihsel dönemeçlerde, son derece karmaşık dinamiklerin sonucunda ortaya çıkan mezhepçi sistem kaçınılmaz değildi. Karşıt fikirde olan, mezhepler üstü bir Lübnan vatandaşlığını savunan siyasi grup ve kişiler hep var oldu, bugün de varlar. Bugün bölgede demokrasi ve barışa katkı sağlamaya çalıştığını iddia eden Fransa'nın sömürgeci geçmişini, 1920'den 1943'e elinde tuttuğu Lübnan'ın (ve elbette Suriye'nin) eşit ve demokratik bir siyasi mecraya yönelmesini engellediğini, iki ülkeyi birbirinden ayırdığını, bugün devam eden birçok meselenin manda döneminde filizlendiğini not etmek lazım. İç savaş ise, mezhepçi siyasi sistemin karşıtı güçlerin kazanım elde edememesi, aksine sistemin daha da keskin hatlarla netleşmesiyle sonuçlandı. Filistin meselesi de toplumsal bölünmeyi bugün bile derinleştirmekte olan başka bir etmen. Elbette tüm bunlar kendi tartışmalarını içinde barındırıyor. Mesele birkaç haftalık hafızalarla düşünmeden Lübnan tarihinin yörüngesini anlamaya çalışmak. Kısa vadede değişim zor görünse de, eşit vatandaşlık ve demokrasi yanlıları marjinalize edilmiş olsa da ve ülkenin yabancı devletlerin kendi hesaplarını gördüğü bir vekalet savaşları alanı olmayacağını ummak için hiçbir gerekçe ortada görünmese de anlamaya ve anlatmaya çalışmak. (Sürecek)