Türkiye hapishanelerindeki ölüm oruçlarının tarihi

|

 Türkiye hapishanelerindeki ölüm oruçlarının tarihi A  Türkiye hapishanelerindeki ölüm oruçlarının tarihi

MUSTAFA EREN

Türkiye cezaevlerinde 12 Eylül 2012 günü 63 PKK VE PAJK davası mahpusları tarafından “Abdullah Öcalan'ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşullarının yaratılması, anadilde savunma ve eğitim hakkının tanınması” talepleriyle başlatılan süresiz ve dönüşümsüz açlık grevleri bazı mahpuslar tarafından ölüm orucuna dönüştürüldü. Şu an yaklaşık 70 cezaevinde 1000'e yakın mahpus açlık grevinde ve ölüm orucunda ve her hafta yeni katılımlar olduğu açıklanıyor.
Bu ölüm orucu Türkiye’nin hapishaneler tarihinde bilinen sekizinci ölüm orucu. Bu ölüm oruçlarının ilki 1950’de Nâzım Hikmet tarafından gerçekleştirilir ancak ölüm orucunun Türkiye’nin gündemine asıl girişi hapishanelerin işkencelerle anıldığı 1980’li yıllarla beraber yaşanır.


Nâzım Hikmet’in ölüm orucu, Türkiye tarihinin bilinen ilk açlık grevi-ölüm orucu eylemlerinden biridir aynı zamanda. Eylem esasında “açlık grevi” olsa da ölüm orucu olarak da adlandırılmaktadır. Bugünden bakıldığında açlık grevi, ölüm orucu ayrımı net olsa da o tarihlerde bu ayrımın net olmadığı açıktır. Nâzım Hikmet, 1938 başlarında “Harbiye Davası” olarak bilinen dava nedeniyle tutuklanır. 28 Mayıs'ta Yargıtay’ın da onaylamasıyla 15 yıl hapse mahkum edilen Nâzım Hikmet aynı yıl Ağustos ayında başlatılan “Donanma Davası”nın da sanıkları arasındadır. 10 Ağustos 1938'de başlatılan bu dava nedeniyle de kendisine 20 yıl hapis cezası verilir. Mahkeme bu iki cezayı birleştirip 28 yıl 4 aya indirir ve bu ceza 28 Aralık 1938'de Askeri Yargıtay tarafından onaylanır. “Orduyu isyana teşvik” suçlamasıyla verilen bu kararın tamamen bir tertip olduğu açıktır. 1950 yılına gelindiğinde Nâzım için hem yurtiçinde hem de yurtdışında özgürlük kampanyaları başlatılır. Nâzım da bu kampanyalara destek olabilmek ve çok partili yaşama geçildiği dönemde “genel af” söylemleri partiler tarafından dillendirilirken bu talebi gündemde tutabilmek amacıyla “Millete verdiğim açık istidaya canımı pul yerine kullanıyorum” diyerek 8 Nisan 1950'de açlık grevine başlar. Avukatının talebi üzerine 2 gün sonra açlık grevine ara veren Nâzım Hikmet olumlu bir gelişmenin olmaması üzerine 2 Mayıs'ta tekrar açlık grevine başlar. Nâzım’dan bir hafta sonra annesi Celile hanım, on gün sonra da Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rıfat destek amacıyla açlık grevine başlarlar. Nâzım, 13 Mayıs'ta Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastahanesi’ne kaldırılır. 14 Mayıs'ta gerçekleştirilen seçimlerin ardından CHP iktidarı kaybeder. Seçimden galip çıkan DP ise Haziran ayına kadar hükümeti kurup güvenoyu alamayacaktır. Hükümet henüz kurulmadığından fiili olarak Nâzım Hikmet’in açlık grevinin muhatabı yoktur. Bunun üzerine 17 Mayıs'ta aralarında Adnan Adıvar, Halide Edip Adıvar, Sait Faik, Cahit Sıtkı Tarancı, Cevdet Kudret ve Adnan Saygun gibi isimlerin de bulunduğu pek çok kişi Nâzım Hikmet’e hükümet kuruluncaya kadar açlık grevine ara vermesi çağrısında bulunurlar. Bu çağrı üzerine Nâzım 19 Mayıs günü açlık grevine son verir.1


Açlık grevi ile ölüm orucu arasındaki ayrımın henüz net olmadığını ve Nâzım Hikmet’in açlık grevinin ölüm orucu olarak da adlandırılmasındaki karışıklığı annesinin başlattığı destek açlık grevinde bariz bir şekilde görmek mümkün. Nâzım’ın annesi Celile Hanım, 9 Mayıs 1950'de Galata Köprüsü üzerinde imza kampanyası ile birlikte açlık grevine başladığında arkasındaki pankartta şu sözler yazılıdır: “Haksız yere mahkum edilen oğlum Nâzım Hikmet açlık grevindedir. Ben de ölmek istiyorum gece gündüz oruçluyum. Bizi kurtarmak isteyenler bu deftere adreslerini yazarak imzalasınlar.”2


Nâzım Hikmet’in açlık grevi-ölüm orucu’ndan sonraki dört ölüm orucu direnişi de 12 Eylül sonrasında adı vahşetle anılan Diyarbakır Hapishanesi’nde gerçekleşir. İlk ölüm orucu 4 Mart 1981'de başlar. 1980 darbesinin ardından başlayan saç ve bıyık kesme, askeri yürüyüş, yemek duası okunması gibi dayatmalar ve falaka, sıra dayağı, ayaklarından asma, üzerlerine su döküp dövme gibi işkencelere karşı 14 mahpus tarafından başlatılan ölüm orucunun temel talepleri işkencenin durdurulması, insanlık dışı kuralların dayatılmasından vazgeçilmesi ve hapishanede insani koşulların tekrar sağlanmasıdır. Ölüm Orucu süresince Diyarbakır Hapishanesi’nde mahpus olan Yılmaz Sezgin, bu eylemin, aynı günlerde IRA tarafından başlatılan ölüm orucundan esinlendiğini belirtmektedir.3


Bu ölüm orucu sırasında, mide kanaması geçirdiği için ölüm orucunu bırakan ancak dayatmaları kabul etmeyen Ali Erek tedavisi yapılmayıp işkence ve kötü muamele gördüğünden yaşamını yitirir. Aynı süreçte Diyarbakır Hapishanesi’nde mahpus olan Hamit Kankılıç, Erek’in yaşamını yitirmesini şöyle anlatmaktadır:
Ali Erek ölüm orucunu bırakıyor, fakat kuralları kabul etmiyor. Götürüyorlar kuralları dayatıyorlar fakat reddediyordu. Ölüm orucunu bırakmış, mide kanaması geçirmiş bir insanının en zayıf noktası neyse ona göre yaklaşmışlar. Ve dayatılacak her şeyi kabul edeceği düşünülerek dayatmada bulunuluyordu. Tabi arkadaş kabul etmiyor. Ölüm orucunu bıraktım ama direnişim sürecek diyordu. Böyle deyince de o mide kanamasına bir müdahalede bulunmuyorlar. Tekrar götürüp bir hücreye atıyorlar onu. Karanlık hücreye atmışlar. Bu arada biz onun nereye götürüldüğünü de bilmiyorduk. Hücrede işkence de yapıyorlardı. Kurallara uymayınca, dediklerini yapmayınca, bir gece çok müthiş bir acı sesi, bağırış sesi geldi. Onun sesi olduğunu anladık, bir daha da o sesi duymadık. Daha sonraları, yani direniş bittikten sonra o arkadaşı kaybettiğimizi anladık. 4
4 Mart günü başlayan ölüm orucu, 43 gün sürer. 5

Diyarbakır Hapishanesi yönetimi, baskı ve işkence yapılmayacağı, savunmalara müdahale edilmeyeceği, avukat ve aile görüşlerinin normal yapılacağı, doğal ihtiyaçların baskı unsuru olarak kullanılmayacağı yönünde söz verir. İdarenin tek talebi subaylar geldiğinde mahpusların ayağa kalkmasıdır. Bu talep mahpuslar tarafından kabul edilir. Varılan anlaşmaya rağmen idare sözünde durmaz ve anlaşmanın daha ikinci günü dayatmaların devam ettiği görülür. 17 Mayıs 1982'de devam eden dayatmalar ve artan işkence nedeniyle 4 mahpus (Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Anyık, Mahmut Zengin) kendisini yakar ve yaşamını yitirir. Bunu yeni ölüm orucu direnişi izleyecektir. 14 Temmuz 1982'de, cezaevinde işkencenin kaldırılması, siyasi savunma hakkının geri verilmesi, cezaevinde insani yaşamın yeniden sağlanması için gerekli koşulların yaratılması, dışarıda satılan basın ve yayın organlarının içeriye verilmesi, ziyaretlerin normalleştirilmesi, cezaevinde uygulanan emir komuta sisteminin kaldırılması benzeri taleplerle 6 yeni bir ölüm orucu başlatılır. Ölüm orucu eylemi sırasında 4 mahpus yaşamını yitirir (Kemal Pir 7 Eylül, M. Hayri Durmuş 12 Eylül, Akif Yılmaz 15 Eylül, Ali Çiçek 17 Eylül tarihinde yaşamını yitirmiştir) ve ölüm orucu anlaşmayla sona erdirilir. Ölüm orucu direnişine katılmış olan Muzaffer Ayata bu direnişin sonuçlarını şu sözleriyle özetliyor:
Büyük ölüm orucu emir komuta zincirini tümüyle kıramamıştı. Eylemin dar kadro çerçevesini aşamaması teslimiyeti ortadan kaldıramamıştı. Ancak onun koşullarını yaratmıştı. Sonuçları çok büyüktü. O koşullarda dar bir kadroyla, 12 Eylül karanlığında, kendisini en güçlü hissettiği bir sırada düşman pazarlığa oturtuldu. Bir yerde sırtı yere getirilen cezaevi idaresi değil, 12 Eylül rejimiydi. Eylem onları pazarlık masasına çekti. Düşmanı geriletmek kitlemize şu temel mesajı verdi: Sadece ve sadece direnişle sonuç alınır. Direnişe güven artmış, ölüm orucu silahı da paslanmaktan kurtulmuştu. 7


Yine bu ölüm orucuna katılmış olan Hamit Kankılıç ise sonuçları daha ayrıntılı olarak şöyle değerlendirmektedir:
Ölüm orucunun bitirilmesi belli bir anlaşma sonucuydu. İlk etapta Esat Oktay iç güvenlik amirliğinden alınmıştı. Ölüm orucu bittikten sonra hastanelerden ölüm orucuna katılan herkesi getirip, 36’ya koydular. Hücre aralarında birer hücre boş bırakmıştılar. Tecrit hali yine sürüyordu. Savunma koşullarımıza ilişkin de istediğimiz düzeyde olmasa bile kağıt, kalem verilmişti. Savunmalarımız hazırlandı. Mahkemeye o süreçte, yazılı savunmalar sunma koşullarımız doğmuştu.8


Ayata ve Kankılıç’ın da dikkat çektiği gibi 14 Temmuz ölüm orucuyla siyasi savunma yapabilmenin koşulları yaratılmış olsa da baskı, dayatma ve işkenceler devam etmektedir. Devam etmekte olan bu durum Eylül 1983’te yeni bir ölüm orucu direnişine yol açacaktır:
Bir savunma koşulu sağlanmıştı, siyasi savunma yapıldı ama cezaevindeki o işkence, baskı, askeri marşlar söyletme, askeri düzen dayatmaları halen sürüyordu. Bunların ortadan kaldırılması gerekiyordu. Dolayısıyla koşulların düzeltilmesine dönük bir sorun vardı ortada. Bu sorunu gidermek için de arkadaşlar tartışıyorlar kendi aralarında; nasıl bir eylem etkili olur, nasıl bir direnişle cezaevindeki insanları da harekete geçirmeyi sağlayabiliriz biçiminde çok yoğun tartışmalar yaşıyorlar. Ve en sonunda ölüm orucuna karar veriyorlar. 9


1 Eylül 1983 günü başlatılan ölüm orucu, sistemli ve planlı bir şekilde olmasa da Diyarbakır Hapishanesi’nin büyük bir bölümüne yayılır. Korku duvarı aşılmış, idarenin baskıcı politikaları iflas etmiştir artık. Direnişin gittikçe yayılan yapısı ve zincirlerinden boşalmış hali idareyi korkuya sevk eder ve 27 Eylül günü mahpusların talepleri kabul edilerek anlaşma sağlanır. Mahpuslar sadece cezaevi sorumlusu içeri girdiğinde ayağa kalkmayı kabul ederler, marş söylemek de dahil tüm dayatmalar kaldırılır. Ancak bu anlaşmadan sadece birkaç ay sonra yeni bir dayatma gündeme getirilir: Tek Tip Elbise (TTE). Kankılıç ve Ayata, TTE dayatması sırasında idarenin Eylül direnişinin rövanşını almaya çalıştığını söylemektedir.10

Bu rövanşist yaklaşım 1984 yılı başlarında yeni bir ölüm orucu direnişine yol açacaktır.
TTE dayatması karşısında 14 Ocak 1984'te ölüm orucu direnişi başlatılır. 11

Ölüm orucu sürecinde Necmettin Büyükkaya (24 Ocak) koğuşlara düzenlenen bir operasyon sonrasında işkence edilerek yaşamını yitirir. Orhan Keskin (2 Mart) ve Cemal Arat (5 Mart) ise ölüm orucu sırasında kötüleşirler ve ölüm orucu sonrasında hastaneye kaldırılmalarına rağmen yaşamlarını yitirirler. 49 gün süren direniş, 2 Mart’ı 3 Mart’a bağlayan gece, mahpusların tüm dayatma, baskı ve işkencelerin durdurulması karşılığında TTE giymeyi kabul etmesi üzerine anlaşmayla sonuçlandırılır. Kankılıç’a göre bu anlaşma sonrasında hapishanede “normalleşme” başlar:
(…) Kırk beş günlük bir süreçten sonra anlaşma yapıldı. Tek tip elbise giymeyi kabul etmiştik. Ondan sonraki süreçte de cezaevinde hiçbir baskı işkencenin olmaması temelinde bir anlaşma söz konusuydu (…) Bu anlaşma ile birlikte yavaş yavaş koşullar biraz normalleşmeye başladı.12


TTE dayatması Diyarbakır ile aynı süreçte İstanbul hapishanelerinde de gündeme getirilir. Diyarbakır Hapishanesi’nde mahpuslar, baskı ve işkencelerin durması karşılığında TTE giymeyi kabul ederken Metris ve Sağmalcılar hapishanelerinde tüm dayatmalara ve TTE’ye karşı ölüm orucu direnişi başlatılır. 11 Nisan 1984 günü Devrimci Sol (Dev Sol) ve Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) mahpusları tarafından başlatılan ölüm orucunun talepleri şunlardır:
a-İşkence, baskı, yasaklara, onur kırıcı, insanlık dışı uygulamalara ve siyasal kişiliğimize yönelik yaptırımlara son verilmeli, insanca yaşam koşulları oluşturulmalıdır.
b-TTE kaldırılıp sivil elbiselerimiz verilmeli, avukat, ziyaret ve havalandırmaya çıkmamız sağlanmalıdır.
c-Savunma hakkımızın önündeki engeller kaldırılmalıdır.
d-Siyasi tutukluluk haklarımız kabul edilmelidir.
e-Hükümlüler ve tutuklular aleyhine işletilen infaz yasası değiştirilmeli, keyfi infaz yakmalar önlenmeli, yakılan infazlar geçersiz sayılmalıdır.13
75 gün süren direniş süresince Abdullah Meral, Haydar Başbağ, M. Fatih Öktülmüş, Hasan Telci yaşamlarını yitirir. Direniş, mahpusların siyasal zaferin kazanıldığı değerlendirilmesiyle 26 Haziran günü sona erdirilir. Talepler kabul edilmese de bazı kazanımlar sağlanır ve mahpusların giymeyi reddettiği TTE zamanla kaldırılır. Direnişin örgütleyicilerinden olan Sinan Kukul, bu direnişi şöyle değerlendirmektedir:
Direniş başlarken kendisini “hak” alma kısır döngüsüne hapsetmeyeceğini, esas olanın siyasal sonuçlar olduğunu açıklamıştı. Direniş başlarken programına koyduğu siyasal sonuçlara ulaşmış, siyasi cephede bir zafer kazanmıştı (…).14


Türkiye tarihindeki bir sonraki kitlesel ölüm orucu 1996'da gündeme gelir. Ölüm orucunun başlıca nedeni hücre esasına dayalı ve mahpusların “tabutluk” olarak değerlendirdiği Eskişehir Hapishanesinin açılmasıdır. 38 ilde 43 hapishanede, 2174 mahpusun açlık grevine, 355 mahpusun da ölüm orucuna girdiği bu eylem 20 Mayıs 1996 günü başlatılır. DHKP-C, MLKP, TKP(ML), TKEP/L, TKP/ML, TDP, Direniş Hareketi davasından mahpusların başlattığı PKK davası mahpusları da dahil olmak üzere diğer siyasi mahpusların da kısa süreli açlık grevleriyle destek verdiği bu ölüm orucunun talepleri şunlardır:
1-Tabutluk genelgeleri iptal edilsin, itirafçılaştırma dayatmalarına ve sürgünlere son verilsin. Başta Eskişehir olmak üzere bütün tabutluklar kapatılsın.
2-Tutsak yakınlarına yönelik saldırılara son verilsin.
3-Savunma hakkımız ve tutsakların tedavileri önündeki engeller kaldırılsın.
4-Kayıplara, katliamlara, infazlara, işkencelere son verilsin.
5-Başta Kürt halkı olmak üzere tüm emekçilere yönelik devlet terörüne son verilsin.
6-Erzurum ve Diyarbakır zindanlarındaki vahşet son bulsun.15
Bu ölüm orucu 69 gün sürer ve 12 mahpus yaşamını yitirir. Varılan anlaşma sonucunda, Eskişehir Hapishanesi siyasi mahpuslara kapatılır. Kapatılan Eskişehir Hapishanesi Mart 1999’da iki siyasi mahpusun buraya götürülmesiyle tekrar açılacak ve bu gelişme üzerine siyasi mahpuslar birçok hapishanede barikat kurarak direnişe geçecek ve Eskişehir dördüncü defa siyasi mahpuslara kapatılacaktır.
Türkiye tarihinin en uzun süren ve en çok mahpusun yaşamını yitirdiği ölüm orucu ise F Tipi Hapishanelere karşı 20 Ekim 2000'de başlatılır. DHKP-C, TKP (ML) ve TKİP davasından mahpusların başlattığı ölüm orucu, 19 Aralık 2000'de “Hayata Dönüş” adı verilen ve 20 hapishanede birden gerçekleştirilen askeri operasyonla ölüm orucuna müdahale edilip mahpusların zorla F Tipi Hapishanelere sevk edilmesinin ardından diğer birçok sol, sosyalist, devrimci örgüt mensubu mahpusun katılımıyla genişler. 20 Ekim'de başlatılan ölüm orucunun talepleri şunlardır: 16
1) F Tipi Hücre hapishaneleri kapatılmalıdır.
2) 3713 sayılı Anti-Terör yasası bütün sonuçlarıyla birlikte kaldırılmalıdır.
3) Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığının ortak imzaladığı üçlü protokol iptal edilmelidir.
4) Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmalı, verdiği cezalar bütün sonuçlarıyla kaldırılmalıdır.
5) Hapishaneler, belli periyotlarla avukatlar, hekimler, tutuklu aileleri, ilgili DKÖ’ler ile Tüm Yargı-Sen’in atayacağı temsilcilerden oluşan bir heyet tarafından denetlenmelidir.
6) BUCA, ÜMRANİYE, DİYARBAKIR, ULUCANLAR, BURDUR’da onlarca arkadaşımızın katledilmesinden ve yaralanmasından sorumlu olanlar kamuoyuna açık bir şekilde hızla yargılanıp cezalandırılmalıdır.
7) Çeşitli hastalıkları sabit olan, 1996 Ölüm orucu sonrası rahatsızlıkları süren, çeşitli operasyonlarda yaralanan ve tedavileri yapılmayan arkadaşlarımız derhal salıverilmelidir.
8) Değişik tarihlerde ve yerlerde gözaltındayken bizlere işkence yapanlar açığa çıkartılmalı, kamuoyuna açık bir şekilde hızla yargılanıp cezalandırılmalıdır.
9)Halkların demokrasi ve özgürlük mücadelesi önündeki tüm anti-demokratik yasalar iptal edilmeli, Kürt Ulusu ve diğer ulusal azınlıklar üzerindeki baskılara son verilmelidir.
6 yılı aşkın bir süre devam eden ölüm orucu sürecinde 122 mahpus ve mahpus yakını yaşamını yitirir. Ölüm orucu, mahpusların tecritin kaldırılmasında bir adım olarak gördüğü “haftada 10 saat sohbet hakkı” üzerinde anlaşılması üzerine 22 Ocak 2007'de sona erdirilir.


Sonuç olarak; Nâzım Hikmet’in açlık grevi-ölüm orucu bir kenara bırakılacak olursa özellikle 1980’li yıllardan itibaren hapishanelerin ölüm orucu da dahil olmak üzere bir çok direnişe tanık olduğu aşikardır. Burada dikkat çekilmesi gereken durum, bu direnişlerin, devlet tarafından gündeme getirilen yeni dayatma ve baskılara karşı mahpusların kendilerini koruma refleksi olarak gerçekleştirilmesidir. Tecritin kaldırılması talebi dikkate alındığında sürmekte olan ölüm orucu da bu çerçevede değerlendirilebilir.


Ölüm oruçları, hapishanelerinde insanların fiili saldırılarla veya insani hakları elinden alındıktan sonra talepleri görmezden gelinerek katledilen Türkiye’nin ayıbıdır. Bu ayıbın daha fazla sürdürülmemesi ve dokuzuncu bir ölüm orucunun yaşanmaması için bu ölüm orucunda daha fazla duyarlılık gerekmektedir.


Dip Notlar
1. Nâzım, açlık grevinden yaklaşık iki ay sonra, 14 Temmuz 1950 tarihinde çıkarılan af yasasıyla tahliye edilecektir.
2. Nâzım Hikmet’in sürdürdüğü açlık grevinin ayrıntıları için bakınız Yeşim Bilge Bengü (ed) Nazım Hikmet’in Açlık Grevi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Haziran 2011
3. Yılmaz Sezgin, Sayım Düzenine Geç, Aram Yayıncılık, İstanbul, Haziran 2006, syf 98
İngiltere hükümetinin politik tutuklu ve hükümlü statüsünü kaldırması ve tek tip elbise dayatması karşısında Ekim 1980’de 2 ay sürecek bir açlık grevi başlatılmış, hükümet mahpusların kendi kıyafetlerini giymesini kabul edince açlık grevi sonlandırılmış ancak hükümetin sözünde durmadığı görülmüş bunun üzerine 1 Mart 1981 tarihinde ölüm orucu başlatılmıştır. Ölüm orucunda 5 Mayıs 1981 tarihinde IRA üyesi Boby Sands yaşamını yitirir. Sands’in ardından dokuz mahpus daha yaşamanı yitirir ve onuncu mahpusun yaşamını yitirmesinin ardından 3 Ekim 1981 günü sona erdirilir. Ölüm orucu sonrasında İngiltere hükümeti yasal olarak politik tutuklu ve hükümlülük hakkını vermese de mahpusların bütün taleplerini kabul eder.
4. Hamit Kankılıç ve Fırat Aydınkaya, Ölüm Koridoru-Diyarbekir Cezaevi’nden Notlar, Avesta, İstanbul, 2011
5. Ölüm orucuna katılan mahpus sayısı ve ölüm orucunun süresi hakkında farklı kaynaklarda farklı bilgiler mevcuttur. Eylemi 14 ya da 15 kişinin başlattığını belirtenler ve eylemin 27, 43 ve 45 gün sürdüğünü ifade edenler var. Ancak eylemi 14 mahpusun başlattığı ve eylemin 43 gün sürdüğü bilgileri ağırlıklıdır.
6. Mehmet Değer, “Diyarbakır Zindanı 4”, 20 Aralık 2008, http://www.diyarbakirzindani.com/index.php?option=com_content&task=view&id=210&Itemid=34
7. Muzaffer Ayata, Diyarbakır Zindanı (2. Cilt), Aram, İstanbul 2012, syf 331
8. Hamit Kankılıç, Ölüm Koridoru-Diyarbakır Cezaevi’nden Notlar, Avesta, İstanbul 2011, syf 144-145
9. Hamit Kankılıç, syf 159
10. Hamit Kankılıç, syf 164, Muzaffer Ayata, syf 455
11. 14 Ocak günü başlatılan ölüm orucu 5 Ocak günü başlatılan barikatlı fiili direnişin devamı olarak gündeme gelmiştir.
15. Direniş Ölüm ve Yaşam, Haziran Yayıncılık, İstanbul 1997, syf 84-85
16. Yaşadığımız Vatan, 23 Ekim 2000, sayı 1