Emekçi sınıflar nasıl bir üniversite ister?

|

Emekçi sınıflar nasıl bir üniversite ister? A Emekçi sınıflar nasıl bir üniversite ister?

Kapitalist sistemde, bilimsel bilginin hangi güdülerle üretileceği ve hangi kanallarla dağılacağı soruları, büyük ölçüde üniversitelerdeki biliminsanlarının etkinliklerinde somutlaşır. Bu etkinliklerde birbirine karşıt iki temel yönelim vardır. Akademisyenler, düşlerini, emeklerini, yarattıkları değerleri, insanlaşma sürecinin ortak ürünleri olarak toplumsallaştıracaklar mıdır? Yoksa ürettikleri bilgiyi, mülkiyet düzeni ve meta ilişkilerinin zorlamasıyla özelleştirme süreçlerine mi tabi kılacaklardır? İki yol ayrımından hangisine gidileceği, tekil bireyin tercihini içerse de, büyük ölçüde tarihsel ve toplumsal koşulların etkisine açıktır. Görece yakın tarihte Türkiye’de 1960’lar ve 1970’lerin ardından 12 Eylül askeri darbesi dönemine dek üniversitelerde birinci yönelimin etkileri giderek artarken, 1980 sonrası dönemde ise askeri yönetimin ilk hazırladığı yasalardan olan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun da eşliği ile ikinci yönelim ağırlık kazanmıştır.


İspanya’daki bir üniversite ile ilgili gözlemlerini aktaran Vassaf[2], köşe yazısına, “Üniversitenin Cenazesi” başlığını koymuştu. Yazıya esin kaynağı olan üniversite, 1239 yılında kurulmuş, Bologna, Paris ve Oxford üniversitelerinin çağdaşı olan Salamanca Üniversitesiydi. Vassaf, bu üniversitenin günümüzdeki cansızlığı ve renksizliği ile ilgili gözlemlerini ve en azından kıta Avrupasında bildiğimiz biçimiyle üniversitenin bitkisel yaşamına dikkat çekmekteydi: “Ortaçağ’da kuruluşundan bu yana, tarihinin uzun bir döneminde hümanizmin beşiği olan üniversite, üç maymunlar gibi sessiz, sağır ve kör. Üstelik geleneklerine ve topluma duyarsızlığı bir yana, insanı da metalaştıran yenidünya düzeniyle süratle bütünleşmekte”.


“Üniversitenin cenazesi” eğretilemesi, toplumsal sınıfsal eksenli bir okuma ile daha da derin bir anlama da çekilebilirdi. Üniversitenin cenazesi, sendikalar, dernek, oda gibi demokratik kitle örgütlerinin, sokakların, okulların, tiyatro ve sinemaların ve kısaca “toplumsallığın ölümü ve cenazesi” anlamına da gelmekteydi. 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül askeri darbesi, toplumsallığın ve gelişen örgütlü toplumun “cenazesini” kaldırmak amacıyla gelmişti. Bu süreçte üniversitelerde akademik özgürlükler rafa kaldırılmış, üniversite “kışla”lara dönüştürülmüştü. Ne yazık ki bugün üniversiteler hâlâ 12 Eylülün ruhunu koruyan 2547 sayılı yasa ile yönetilmektedir.


2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu, üniversitenin bileşenlerini emek gücünden başka hiçbir şeyi olmayan emekçi sınıflardan uzaklaştırmayı başarmıştı. Akademisyenler bu nedenle, duymayan ve görmeyen ve bu nedenle etkili bir sözü olmayan bilgi/informasyon üreticilerine dönüşmüştü: Akademik kariyer için yayın yapan; iktisadi, toplumsal ve politik sorunlar kadar; aşırı uzmanlaşma ve üniversite içi hiyerarşinin de etkisiyle, üniversite içi meselelere de kayıtsız öğretim elemanları kitlesi. Üniversitenin bileşenleri, öğretim elemanları, öğrenciler ve idari personel, politik olmayan bir duruşa; akademik mülkiyet düzeni ve meta ilişkilerinin zorlamasıyla ‘özelleştirme süreçlerine tabi olmaya başlamışlardı. Ne var ki, üniversite özerkliği ve akademik özgürlükler gibi geleneksel üniversite değerler; üniversiteleri küresel kapitalizmin bilgi motoru olarak kavrayan anlayışlarla birlikte yol alınmasını gerektiriyordu. Bu yüzden varolan biçimi ile üniversite, sanayi, ticari ve finans sermayenin gereklerine yanıt vermiyordu. Ne yazık ki, gerçekte üniversiteler, emekçi sınıfların da sorunlarının özgürce tartışılıp dillendirildiği ve siyasal iktidarların ve kamuoyunun bilgilendirilip uyarıldığı mekânlar da değildi...


AKP, üniversiteler dahil eğitimle ilgili tüm meseleleri, iktisadi ve politik olana kurban etme çalışmalarına hız kazandırdı. 4+4+4 zorunlu eğitim modeline ilişkin yasayı demokratik olmayan usullerle geçirdi ve eğitimi neoliberal ve muhafazakâr bir zemine yerleştirecek hukuksal süreçleri yerine getirdi.


Sıra üniversitelerdeydi, ancak demokrasi oyunu göstermelik de olsa sergilenmek zorundaydı. Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı tarafından tartışılmak üzere tüm üniversitelere “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru” adlı bir metin gönderildi; çok kısa bir süre içinde anabilim dallarından ve üniversitelerin kurullarından görüşler istendi. Metnin üniversitelerin senatolarında tartışılıp görüşlerinin alınması ve geri yollanması süreci işlerken, birkaç gün içinde bu kez üniversiteler, zaten önceden hazırlanmış olan “Yeni Yükseköğretim Yasa Taslağı” ile karşılaştı; kendilerinden bu metni de kısa süre içinde tartışmaları isteniyordu. Yani önceki metinlere ilişkin görüşler ve öneriler, işlenip metne yansıtılmadan bu kez bir yasa taslağı önlerine konuldu. Bugünlerde öğretim elemanları sözde katılımcılık olarak tarif ettikleri bu süreçte, düşük bir umut düzeyinde bu tartışmaları yürütüyorlar.


Yeni Yükseköğretim Yasa taslağı, üniversitenin sorunlarına çözüm getirmek yerine, hiyerarşik üniversite yapısının ve anti-demokratik üniversite ikliminin sürdürülmesine hizmet ediyor. Ayrıca küresel rekabette, sermayeyi destekleyecek nitelikte iktisadi alanın motoru, küresel, ulusal ve yerel yükseköğretim pazarının oyuncusu haline getirilmek isteniyor.
Taslakta önerilen model, üniversitede bilgi üretimini, mülkiyet düzeni ve bilginin değişim değerine ve meta düzenin gereksinmelerine tabi kılıyor. Bu üniversitede zaten süregelmekte olan ticarileşmenin derinleşeceğini gösteriyor. Öğrenci harçlarının “şimdilik” kaydıyla birinci öğretimde kaldırılmasına karşın, tasarıda öğrenci katkı payı ve öğrenim ücretine ilişkin hükümler korunuyor. Yani taslağın 67. Maddesindeki ifadelerle “cari hizmet maliyetlerinin finansmanına devlet ve öğrenci tarafından katkı yapılır” deniliyor (2. Fıkra). Ancak 4. Fıkra’da “Devlet yükseköğretim kurumlarında birinci öğretim ve açık öğretimde öğrenimine program süreleri içinde devam eden öğrencilerden öğrenci katkı payı alınmaz. Ancak, program süreleri sonunda mezun olamayan bu öğrencilerden öğrenci katkı payı alınır” deniyor. Yani ikircikli ifadeler yasalaşma sürecinde netlik kazanacaktır. Buna karşın ikinci öğretim ve uzaktan öğretimin fiyatlandırılmasını taslak kesinleştiriyor.


Üniversitede özellikle üst yönetim ve denetim süreçlerini, birlikte ilerleyen iktisadi ve siyasal alanın gereksinmelerine tabi kılınıyor. Yani üniversitenin temel belirleyeni bu yapılar oluyor. Üniversite içi akademik ve yönetsel kurullarda sınırlı düzeyde demokratikleşme gözlenirken, örneğin dekanların seçimi öğretim üyelerine bırakılırken, Türkiye Yükseköğretim Kurulu ve üniversite konseyleri yapılanması ile üniversitenin bileşenlerinin üzerindeki yapıların, yönetim ve denetim gücünü ellerinde tutmalarına yol açıyor. Üniversitenin canlı toplumsallığını sağlayan üniversitenin bileşenlerinin güçlerinin yerine, siyasal ve para gücünü (sanayi, ticari ve finans sermayesinin) koyuyor. Örneğin kurumsallaşmış üniversiteler olarak adlandırdığı ve bildiğimiz büyük kent üniversiteleri için öngörülen üniversite konseyi yapısını, öğretim üyelerinin seçtiği beş öğretim üyesine karşılık, üniversite dışından gelen altı üye ile onbire tamamlıyor. Üniversite dışından gelenlerin kim olduğuna gelince, Bakanlar Kurulu tarafından seçilen iki, Türkiye Yükseköğretim Kurulu tarafından üniversitenin profesörleri arasından seçilen iki, sözü edilen dokuz üyenin birlikte seçtiği, bir üniversite mezunu ile en çok vergi veren ya da üniversiteye en çok bağış yapan bir kişi ile konseyi tamamlıyor. Üniversite dışından gelen üyeler arasında en demokratik ve mütevazı duran üniversite mezunudur. Ancak muhtemelen bu üye, bu sıradan bir mezun olmayacaktır; para ve siyasal gücü olan kişilerin temsil edilme olasılığının çok yüksek olacağı kolayca tahmin edilebilir.
Üniversite rektörü, CEO gibi, kâr amaçlı, az sayıda hissedarlı bir şirketin yöneticisi gibi seçiliyor. Rektör Adaylarını Belirleme Komisyonu oluşturuluyor, bunların üçü TYÖK’ten (Türkiye Yükseköğretim Kurulu), üçü üniversite senatosundan, biri de en çok vergi veren ya da bağışçı olarak belirlenmiştir. Bu komisyon ilana çıkıyor. Komisyon bu ilana başvuranlardan üçünü belirliyor. Belirlenen adaylardan biri Kurul/Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. Rektörünü seçemeyen profesörler, doçentler, yardımcı doçentler, araştırma görevlileri, öğrenciler ve idari personele “sahnelenen oyun”u izlemek kalıyor.


Ülkenin yöneticileri, demokratik bir ülkenin seçimlerinde en çok oyu aldığını ve aldığı pek çok kararı tartışmaksızın uygulamasının meşru olduğunu söylerken, aynı ülkenin kitapla en çok buluşmuş, mürekkep yalamış, yeni terimlerle, parmakları sürekli bilgisayarda olan bir kesiminin kendi rektörünü seçmesine izin vermek istemiyor. Bu gerçekten çok hazin bir çelişkidir… Ancak anlaşılırdır; zira iktidarda kalmak üniversite dahil her alanda iktidar kurmak demektir.
Taslakta, üniversitelerde iş güvencesi ve bununla yakından ilişkili olan akademik özgürlükler tehdit ediliyor. Bir öğretim elemanının hiçbir korku ve kaygı taşımadan araştırmalarını özgürce yapabilmesi, ürettiği bilgiyi ve düşüncelerini sınıfında ve kamuoyunda özgürce anlatabilmesi gerekiyor. Üniversite özerkliği de benzer bir güvenceyi sağlıyor; devlet, piyasalar ya da toplumsal baskı grupları tarafından üniversiteye gelebilecek ekonomik, politik ve baskılara karşı üniversite bileşenlerini koruyor. Üniversite özerkliği ile üniversite içinden ve dışından gelebilecek baskılara karşı, öğretim elemanlarının araştırma ve öğretim özgürlüklerini, öğrencilerin öğrenme özgürlüklerini güvenceye alması gerekiyor. Böylece mali ve politik nedenlerden dolayı öğrencilerin üniversiteden atılmaması yani öğrenme özgürlüklerinin korunması gerekirken, öğretim elemanlarının güvenceli istihdamı sağlanarak akademik özgürlükler korunuyor. Ancak taslak bu özgürlükleri kısıtlıyor.


Yükseköğretim Kanunu Taslağı açıkça emekçi sınıfların üniversitesini yaratmaktan uzak… Yükseköğretimden beklenen işlevler şunlar: Rekabetçi yükseköğretim pazarında üniversitelerin para kazanmasını sağlamak; sermayeye uluslararası ve ulusal pazarlarda para kazandıracak bilgi ve teknoloji desteği sağlamak; üniversitenin kendi kendisini de yönetmesine izin vermemek, insani özgüveni kırmak; toplumsal eşitsizlikleri meşrulaştırmak.


Peki, emekçi sınıfların üniversitesi nasıl olabilir? Söylenecek şeyler kuşkusuz sadece üniversiteyi bağlamayacaktır. Çünkü üniversite zihinsel emek yoğunluklu bir yaşam alanıdır; kafa ve kol emeğinin bütünselliği içinde yaşamın kendisine, gündelik yaşama inmek ve hatta onu yaşamak gerekecektir. Böylece söylenen her şeyin sadece üniversite için değil, aile formları, okul formları, siyasal ve kültürel yaşam formları için de bir karşılığı vardır. Yaşamın her alanında insanların kendi iradeleri ile kendilerini yönetmelerini sağlayacak; insanlığın, Türkiye insanının sahici demokratik, özyönetimci uygulamalara ihtiyacı vardır.


Türkiye’nin üniversiteleri yaşamın içinde, sorunsallarını emekçi sınıfların sorunlarından alan eşit ve özgür bir dünya kurma düşlerinden besleneceklerdir. Mühendislik fakülteleri Ankara’nın tamamlanamamış metro sorununa, gelişmeyen toplu taşım sistemlerine; sosyal bilimler dahil tüm bilimler, çarpık kentleşmeye, yeşil alanların ortadan kalkmasına, araba merkezleri yaşama, kürtaj yasağına, iş kazalarına, açıkça iş cinayetlerine, sendikal örgütlerin yok edilmesine, Kürt halkının kültürel taleplerinin göz ardı edilmesine, kolektif ve bireysel insan özgürlüklerinin kısıtlanmasına ve ortadan kaldırılmasına, ataerkil egemenliğinin kadınlar üzerinde yarattığı baskılara, kadınların namus cinayetlerine kurban edilmesine ve her türlü şiddete itiraz edeceklerdir. Yine üniversiteler doğanın sınırsızca sömürülmesine, ekolojik sorunlara, salt insan merkezli yaşamlara itiraz edeceklerdir. Ancak itirazın yetmeyeceğinin de bilincinde olarak insanı kısıtlayan yaşam biçimlerinin değiştirilmesini de talep edeceklerdir.


Bu beklentiler, üniversitenin işlevlerini nüfusun büyük bir çoğunluğunun ihtiyaçlarını gözetecek biçimde tanımlayarak, akademik özgürlükleri, korku ve kaygı duymaksızın bu ihtiyaçları inceleyecek ve çözümler getirecek olanakları yaratarak, bunun için de üniversite içi tüm bileşenlerinin (Öğretim elemanları, öğrenciler ve idari personel) üniversiteyi ortaklaşa yönetmelerini sağlayacak işleyişleri oluşturarak karşılanacaktır.


Halk sınıflarının ihtiyaçlarına dönük olarak üniversitenin yapılandırılması için gerek insanlık ve gerekse Türkiye yeterli deneyime sahiptir. Buna dönük Yükseköğretim Kanunu Taslağı da kolayca hazırlanabilir. Üniversitenin işlevlerinin halka dönük olarak tanımlanması, üniversite özerkliği ve akademik özgürlüklerin güvence altına alınması, her düzeyde güvenceli istihdamın sağlanması, üniversitenin tüm bileşenlerinin temsilini içeren demokratik kurullar, yöneticilerin geri çağrılmasının işleyişi, yükseköğretimin kamusal bir hak olarak vergilerle finansmanı ve demokratik bir üniversite iklimi.
Yönetimin demokratikleşmesi, üniversiteye erişimin demokratikleştirilmesi, bilgiye erişimin demokratikleştirilmesi ile üniversite yaşamı, daha özgür, daha yaratıcı ve doğaya, insana ve topluma daha dönük olacaktır. Öğretim elemanları, salt mesleki dayanışma dürtüsü içinde değil, aydın sorumluluğu içinde dünyayı, insanlığı, üniversiteyi ve mesleği tartışmak durumundadır. Toplumsal süreçlerin ve toplumsal bütünlüğün bir parçası olarak üniversiteler,  kendini toplumun geniş kesimlerinin hizmetine adamış siyasal yapıların desteği ile demokratik, özgürlükçü ve yaratıcı olabilir. Ancak üniversitenin sorunu, üniversitenin içinden bu yönde destek gelmedikçe ve halk sınıflarının desteği alınmadıkça çözülemez.

NEJLA KURUL[1]

[1] Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi
[2] Gündüz Vassaf.(2004). “Üniversitenin Cenazesi”.Radikal Gazetesi. 29 Şubat 2004.