Bihaber CHP’liler

|

Bihaber CHP’liler A Bihaber CHP’liler

Onat Çetİn twitter.com/onatcetin


Aslında, Hüseyin Aygün üzerinden kişiselleştirilen meselede perşembenin gelişi çarşambadan belliydi de CHP’nin aktörleri deve kuşu misali kafalarını kuma gömüp “parti içinde bir sorun yok, sorun varmış gibi göstermeye meyilliler var” algısı yaratmaya çabalamakla meşguldü.  Zira fırtınanın yaklaşmakta olduğunu, CHP’nin geçtiğimiz yılı boyunca Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na vatandaşlık maddesi için bir türlü öneride bulunamaması apaçık göstermekteydi.
Ekim sonlarındaki CHP’nin Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyeleri Atilla Kart, Rıza Türmen ve Süheyl Batum’un da katıldığı MYK toplantısında Kart ve Türmen içinde hiçbir şekilde etnik köken geçmeyen “Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartların gerçekleşmesi ile kazanılır ve ancak kanunun gösterdiği hallerle kaybedilir.” ya da “Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.” ifadelerini; Batum ise “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk vatandaşıdır” ifadesini önerdi. Sezgin Tanrıkulu’nun itirazına rağmen Kılıçdaroğlu ve diğer MYK üyeleri, Batum’un önerisine sıcak bakıp milletvekillerinin “hukuki bağın” vurgulanması talebi doğrultusunda revize edilmesini istedi. Kılıçdaroğlu’na sunulan son düzeltme ile öneri, “Irk, din, dil, etnik köken, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın, Türkiye Cumhuriyeti’ne insan onuru, insan hakları eşitlik ilkeleri doğrultusunda biçimlenen hukuki bağ ile bağlı olan herkese Türk vatandaşı denir” halini aldı. Ancak bu düzenleme de açıklamaya muhtaç olmuş olacak ki Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na sunulan metin “Türk vatandaşlığı dil, din, ırk, cinsiyet, etnik köken, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplere bağlı olmaksızın herkesin eşitlik temelinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması anlamına gelir” ifadesine evrildi. Ve nihayetinde Neville Chamberlain’in bile şapka çıkartacağı bir idare-i maslahatçılık örneği çıkar ortaya: Ne “Türk Vatandaşlığı”ndan ne de “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlığı”ndan vazgeçilir.


Halbuki “Özgürlükçü Demokrasi”nin tesisi ile Türkiye’nin dördüncü büyük dönüşümünü gerçekleştirmeyi hedef edinen Kılıçdaroğlu’nun niyet, beyan ve taahhüdü bu değildi. 12 Haziran seçimleri öncesinde Yeni CHP iddiasının güçlendirildiği bir dönemde Sencer Ayata ve Mehmet Karlı’nın basına açıkladığı “Demokrasi: Eşit Yurttaş Özgür Toplum” başlıklı raporda şu ifadeler yer alıyordu: “Yurttaşlık, tek bir kimliğe referansla değil, kimliksel çoğulculuğu içerecek bir şekilde tanımlanmalıdır. Bu ülkenin tüm yurttaşları, farklı kimliklerini koruyarak Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığının şemsiyesi altında yerlerini alabilmelidirler. … Birçok farklı etnik kökenden, farklı inanıştan, kültürden kişi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ortak paydasında birleşmektedir. Her yurttaşa eşit haklar ve yurttaşlığın çoğulcu tanımlanması ilkeleri sorunun çözümünün temeli olacaktır. … Türkiye’de farklı kimliklerin sorunları eşit ve çoğulcu yurttaşlık temelinde çözüme kavuşturulacak.” Birinci 12 Eylül anayasasının “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” şeklindeki tanımının değiştirilmesi yönündeki bu tavır, Seçim Bildirgesi’nde bir gereklilik olmaktan çıkartılıp seçmenlerine yönelik bir taahhüde dönüştürüldü: “Toplumsal farklılıkları eşit, çoğulcu ve anayasal yurttaşlık ilkesi ile kucaklayacak ve ayrımcılığın önüne geçeceğiz.”


Peki, nasıl oldu da bu noktaya geldi Kılıçdaroğlu? Sanıyorum son kurultaydan küçük bir anekdot, CHP’nin ulusalcılıkla sosyal demokrasi arasında beşik gibi sallanmasını açıklaması bakımından yararlı olacaktır. Kılıçdaroğlu'nun Bilim Yönetim ve Kültür Platformu için aday gösterdiği Demokrasi Raporu’nun mimarlarından Mehmet Karlı ve Fethi Açıkel’in delege tarafından liste dışı bırakıldığı haberini aldığımız sırada, Kılıçdaroğlu’nun liste dışı bıraktığı Birgül Ayman Güler listeyi delmenin “haklı” gururuyla salona giriyordu. Öte yandan bir başka marjinal isim olan Nur Serter ise Kılıçdaroğlu’nun – her ne hikmetse – listesinde olmasına rağmen yine aynı delege tarafından liste dışı bırakılırken, 10 Aralık Hareketi’nin lideri Burhan Şenatalar ise Parti Meclisi üyesi oluyordu. Buyurun size parti içi demokrasi.
Bu şenlikli kakofoninin parti içi dengeleme çabalarıyla devam edemeyeceği de; Kürt sorununun çözümü eksenindeki tartışmaların kişiler ve konjonktürel çıkışlar üzerinden değil de sosyal demokrat olma iddiasındaki bir partiye yaraşacak şekilde bir program tartışması üzerinden yapılması gerektiği de aşikâr. Partilerinin temel metin ve söylemlerinden bihaber CHP’lilerin “gelecek yönelimli bir kimlik inşası” için Türkiye solunun yardımına ihtiyacı olduğu da. Zira aradığımız barışın sadece AKP’nin akıl ve insafına bırakılmayacak kadar hassas olduğunu şimdiye dek öğrendik, değil mi?