Cesaret ve CHP

|

Cesaret ve CHP A Cesaret ve CHP

18 Aralık 2010’da, Ankara Arena Spor Salonu’nu dolduran CHP’liler, içerideki ve dışarıdaki gözlemciler ve kamuoyu neredeyse ikiye bölünmüş şekilde farklı açılardan 15. Olağanüstü Kurultayı’nın sonuçlarını yorumlamaya başladı.
Bu yorumlardan birincisi, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun partinin eski yönetimini ya da genel algı itibariyle “ulusalcı” kanadını tasfiye ettiğini söylemekte ve Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin evrensel sosyal demokrasi ilkelerini genel politika yapım süreçlerinde devreye sokacağını belirtmekteydi. İkinci yorum ise birincisine nazaran, duruma daha ihtiyatlı yaklaşmış ve gerçek bir değişimin listelerdeki isimlerin değişmesinden, politbüro kadrosunun parti binasından atılmasından ibâret olmadığını; ideolojik bir değişimin uzun ve sancılı olacağını dile getirmişti.
İkinci yorumu yapanların temel argümanı; bu denli uzun bir geçmişi olan siyasal yapının, değişim sürecinin de aynı ölçüde katmanlı olacağıydı. Diğer bir deyişle; değişim onlara göre, içerisinde söylemsel ve ideolojik çarpışmaları da beraberinde getirecekti ve her çarpışma, stabil kalmakla değişmek arasında parti aklının karar vermesi için bir duraklama anlamına gelecekti.

Aradan geçen iki yıl; varolan tartışmada ikinci kanadın haklı çıktığını göstermektedir. Hem CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun hem de diğer parti sözcülerinin, başta Kürt meselesi olmak üzere diğer ülke sorunlarında verdikleri görece tutarsız ve kakofoni yönünde oldukça ağır basan demeçleri, bu durumun kanıtları olarak bu güne kadar kamuoyu hâfızasında yer aldılar. Belirli bir arka plana dayanmadan üretilen siyasal çözüm önerileri, kamuoyunda sonuca yönelik bakışta çelişkili neticeler doğururken; CHP’nin arzuladığı “ilerlemeci” hedeflerinden belirli sürelerle sapması sonucunu da ister istemez beraberinde getirmiştir.

TARTIŞMALAR DEVAM EDECEK
Süreçteki bu olumsuzluklarla birlikte; geçtiğimiz hafta yaşanan olaylar, parti içerisindeki kafa karışıklığının ve mücadelenin geride bırakılan iki yılda artan bir şiddette devam ettiğinin en yeni kanıtları olarak hafızamızda yerini aldı. Öncelikle, Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Paris’te öldürülen PKK mensubu Sakine Cansız’ın ailesine taziye ziyaretinde bulunması üzerine yükselen ulusalcı sesler, sonrasında İzmir Milletvekili Prof. Birgül Ayman Güler’in “Türk ulusuyla Kürt milliyeti eşit olamaz” sözlerine tepki olarak, Adıyaman Milletvekili Salih Fırat’ın bağlı olduğu partisinden istifası, kavganın en son ve en sert karşılaşması oldu. Esas itibariyle, siyaset bilimi Türkçe literatüründe kendi içerisinde oldukça büyük çelişkiler barındıran birçok açıklama; partinin reel siyasal aktörleri tarafından kesin yargılarla yorumlanarak kitleye aktarıldı ve reaktif çıkışlar yapmalarına neden oldu.

Bu gelişmelerin yanı sıra, kavganın durulacağına yönelik bir açıklama ve/veya tavır, hiçbir CHP’li tarafından inandırıcı bir şekilde ortaya konamadı. Aksine, irili ufaklı medya organlarında CHP’nin parlamento temsilcilerinin partiden kopmak için hazırlık yaptıklarına yönelik haberler, tartışmaların daha da uzun sürebileceğini adeta ayan bir şekilde bizlere ispatlıyor.
CHP’yi iktidar alternatifi, klasik bir kitle partisi ya da ideolojik temelleri oldukça belirli olarak okuduğumuz takdirde; parti içi söylem bazındaki bu inanılmaz kaos ve genel çizgi tartışmaları kaygı verici olarak karşılanabilir ki bu durum oldukça rasyonel gözükmektedir. Tüm bu olumsuz tutumlara karşın; “her şerde bir hayır vardır” yaklaşımıyla bu sürecin uzun vadede CHP’nin yararına olacak bir noktaya taşınma ihtimali de unutulmamalıdır.
Uzun vadeli, sistematik ve rasyonel olarak kurgulanan bir oluşum süreci, kuşkusuz bir çeşit “siyaset mühendisliği”nden daha farklı şekilde ele alınmalıdır. Bu gelişim süreci, bir anlamda CHP’nin tarihinden kalan kimi sorunsalları çözerek, mevcut yapıyı da değiştireceği ve gelecekteki yolunun ne yönde olacağına karar vereceği, birden çok zamanlı bir süreç olacaktır.

Sürecin sağlıklı işletilmesi sonucunda CHP, belirli bir ideolojik düzlem içerisinde kendisini reflektif olarak değişen ve dönüşen dünya koşullarına eklemleyebilecek; kısacası mevcut toplumda düşünceleri ve çözümleriyle güçlü bir yer edinecektir. Elbette bu uzun vadenin önkoşulu; “oldukça sakin ve kararlı bir ussal yol haritası” ile mümkündür.
Bu ihtimalin gerçekleşebilmesi için, bir sonraki dönem iktidar olmaktansa; dünyanın küresel yapısına eklemlenmiş, dönüşen Türkiye’nin yeni sorunlarına “yeni bir dille” çözüm bulabilmek ve hepsinden de önemlisi; “sosyal demokrasi”nin tanımına uygun bir şekilde toplumsal bir dönüşümün öncüsü olması için CHP’nin son derece dikkatli bir psiko-politik bir yöntemle geçmişiyle hesaplaşması, diğer bir deyişle “siyasal bir hipnoza rıza göstermesi” gerekmektedir. Elbette bunun için öncelikle bu süreci oluruyla yerine getirecek bir erbabın olması ya da mevcut yönetimin bunu göze alması şarttır. Zira psikoloji alanında oldukça ciddi bir konu olan ve doğru uygulanılmadığı takdirde, geri dönüşü çok zor kişilik problemleri çıkaran hipnozun, siyasal alanda yanlış veya eksik uygulanmasının da benzer sorunları ortaya çıkarabileceği unutulmamalıdır.

‘SİYASAL HİPNOZ’ SÜRECİ
Bu noktada, “siyasal hipnoz” olarak adlandırılan süreci açmak gerekmektedir. Bilindiği ve kamuoyunun geniş bir kesiminde takdir edildiği üzere CHP’nin değişen ve dönüşen kimi söylemleri; Türkiye’nin, başta Kürt meselesi ve din alanındaki problemlerine yönelik kendi içerisindeki yeni yorumları, birçok sefer hem parti içerisinden hem de parti kamuoyu tarafından tepki ile karşılanmıştır. Bu tepkilerin dayandığı en büyük dayanak noktası ise, doğrudan erken cumhuriyet dönemine yapılan referanslardır. Buna karşın siyasal hipnoz, CHP’nin belirli bir süre uykuya dalmasından farklı bir anlam ifade etmektedir. Bu yaklaşım/yöntem onun geçmiş süreçleriyle kendi kendine içsel hesaplaşması ve buradan yaptığı çıkarımlarla hem bu gününü hem de geleceğini yeniden oluşturması anlamını taşımaktadır. Kısacası; kendi çizgisine dışarıdan bir müdahale ile değil,  kendi içerisinde akılcı bir tavırla yön vermesi gerekmektedir.
CHP’nin siyasal hipnozundaki temel amaç, 1930’ların anlayışından kalan kimi patolojik durumlarla yüzleşmek olmalıdır. Devlet kapitalizmiyle, Sultan Galiyev’in söylemlerini andıran milliyetçilik anlayışıyla, tek tipleştirme diliyle ve son zamanlarda yeni yeni alışkanlık haline getirmeye başladığı tutarsız söylemleriyle, ancak bu yolla başa çıkabilir. Hepsinden de önemlisi, tarihsel olarak kendi benliği ile barışır ki bu sonuç, siyasetin önemli bir aracı olan “hitap dili”nde de önemli bir rahatlamayı beraberinde getirir.

Siyasal hipnoz sonrasında, CHP’nin temelde iki kazancı olması öngörülebilir. Bunlardan ilki, kendisine ideolojik bir düzlem bulabilmek olacaktır. Doğru uygulanabilecek bir siyasal hipnoz sonrasında; muhtemelen CHP’nin ideolojik düzleminde modern demokrasinin karşıtı söylemler, temel hak ve özgürlüklere karşı çıkış, din ve vicdan hürriyetinden söz etmeme gibi nosyonlar yer almayacaktır. Bu kazanç, doğrudan teorik ve sonuçlarının uzun vadede görüleceği bir durumdur. İkinci kazanç ise, birincisine kıyasla hem daha çabuk sonuç verecek hem de reel siyasal alanı, yani partinin mensuplarını rahatlatacaktır. CHP’nin mevcut rakibi olan AKP’nin; erken cumhuriyet dönemi CHP’si uygulamalarını siyasal bir argüman olarak kullanması; CHP’nin kendi geçmişi ile kendi yüzleşmesi sonucunda etkisini yitirecektir. AKP’nin “Ankaralı Devlet” olduğu bu dönemde; bu denli köklü bir değişiklik, CHP’nin her daim merkezde olan görüntüsünü yeni toplumsal katmanına çekecek ve çevreye yayılma ihtimalini arttıracaktır.

CHP’nin kendisi dışındaki şartların görece uygunluğu, oluşumun bir “siyasal hipnoza ihtiyacı olmadığı” algısını taşıtmamalıdır. Siyasal hipnoza gereksinim elzemdir ve bu zorunluluk, ivedilikle uygulamaya konulmalıdır. Hatta bu süreç oluşumun varolan kapasitesini bir nebze de olsa zorlamasını da gerektirmektedir. Geçmişi ile yüzleşen ve rasyonel yorumlama ile bu gününe yön vermesi gereken söz konusu yapı; gerçek anlamda sosyal demokratik değerleri, özümsenmiş bir demokrasi olgusunu, patronajdan çok meritokratik bir mevkilendirme anlayışını ancak bu şekilde tesis edebilir. Bu kararlı duruş, partiyi sonraki aşamada söylemin de ötesine geçirerek, moderniteye uygun sağlam bir siyasal yapı haline getirecektir. Diğer bir deyişle değişimin öncüsü olduğu gerçeğini, parti raporlarından ya da popülist alışkanlıklar silsilesinden kurtararak; özgürlüğü, çoğulculuğu ve rasyonaliteyi,  sistemli ve çok yönlü bu süreç ile kendi günlük yaşamına eklemleyebilecektir.

Bütün bu olumlu ihtimallere karşın, CHP’nin kendi geçmişi ile yüzleşmesi ve bu hipnoz sürecinden çıkarken olumsuzluklar ile karşılaşması elbette mümkündür. Geçmişi ile kendi içinde hesaplaşırken, hipnozcusu onu geçmişinde bırakabilir ki bu durum kuşkusuz basit bir şekilde çözülemeyecek ağır sorunlara yol açar. İşte o zaman parti, sadece milliyetçi bir çizgide sabit olarak kalmayıp; tarihin çok gerisinde bir söylemle varlığını inkâr etmeye başlar.
Sonuç olarak, CHP’yi kaos halinde olan mevcut durumdan katastrofik bir duruma endekslemeyecek olan da, mevcut durumdan fayda sağlayıp CHP’yi Türkiye’nin ana sorunlarına cevap verecek duruma getirecek olan da, ona belirli bu siyasal hipnozu uygulayacak olan da, Kılıçdaroğlu ve ekibidir.
Buna karşın onların yetkin birer siyasal hipnozcu olup olmayacaklarını ya da cesaretle bu işe kalkışıp kalkışamayacaklarını bizlere zaman gösterecektir.

Ahmet Erdi Öztürk, Eren Aksoyoğlu, İbrahim Adıgüzel, Onat Çetin, Sibel Yalçın, Tunç Toker