AKP neyi başardı?

|

AKP neyi başardı? A AKP neyi başardı?

Sol’un sözünün dinlenmediği, bu nedenle de solcuların kendi aralarında söylenip durduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu, nereden baksanız rahat rahat yirmi seneyi aşkın bir süredir devam ediyor. Bu dinlenmeme halinin nedenleri deyince akla hemen “12 Eylül Darbesi” falan geliyor ama kabul edelim ki otuz üç sene önceki bir olaya dayanarak bugünkü sıkıntıları açıklamaya çalışmak tek başına yeterli değil.
Gelir dağılımının olağanüstü bozulması, işsizliğin artışı, kamu kaynaklarının yeniden dağıtımı temelinde yeni bir sermaye fraksiyonunun büyümesi, gündelik hayatın gittikçe tutuculaşması, yolsuzlukların üzerinin itinayla örtülmesi ve demokrasi denince akla gelebilecek hemen her şeyden büyük bir hızla uzaklaşılması sürecinde olmamıza rağmen, bu faktörlerin hiçbirisi toplumda güçlü bir direnişe yol açmıyor. Hatta yol açmadığı gibi, AKP iktidarının gücünü daha da pekiştiriyor. İktidarlarının ilk döneminde atılmış olan bazı “icraatçı” ve “sosyal devletçi” adımların (ki bunların da niteliği çok tartışmalıdır) varlığı, hükümetin her attığı adımı meşrulaştırmakla görevli “apolojistler” tarafından tekrar tekrar gündeme getirilmesinin etkisi de bir yere kadardır.
O zaman sorun nerede? Neden hükümetin gücü azalmadığı gibi, gittikçe de artıyor? “Halkın dini ve geleneksel değerlerini” mi anlamıyoruz, yoksa halkımızın “Askeri Vesayetten” sivilleşmeye doğru açılan kapıdan güldür güldür geçişini mi görmüyoruz? Belki bunlar da birer etkendir ama bence mevzu bu değil.

SOL'UN SORUNLARININ MERKEZİ
Hükümetin en güçlü ve başarılı olduğuna inanılan alan hangisiyse, bence Sol’un sorunlarının merkezi de orasıdır. Bu alan hiç kuşkusuz ekonomidir. Şu an Türkiye’de nerdeyse üzerinde uzlaşılan konu, AKP’nin ekonomiyi çok iyi yönettiğidir. Bu inanç, “Askeri Vesayetten çıkıldığı” ya da “Sivilleşildiği” türünden argümanlardan çok daha kuvvetlidir ve “ortalama insan” üzerinde büyük etkisi vardır.
Peki, o zaman soralım: AKP ekonomiyi gerçekten iyi mi yönetmektedir? Bu soruya verilecek cevap aslında bal gibi ideolojiktir. Çünkü ekonomiye ve ekonomik ilişkilere ne tür anlamlar yüklüyorsak, vereceğimiz cevaplar da göreli olacaktır. Bir hükümetin ne yaparsa ekonomiyi başarılı yöneteceği, ne yapmıyorsa başarısız olacağını belirleyebilmek için belli kriterlere ihtiyaç vardır. Bu kriterler de bakış açısına göre değişebilir.
Lafı dolandırmayayım. Bence hükümet, genel olarak sermaye sınıfı, özellikle de bazı sermaye kesimleri açısından son derece başarılı bir yönetim göstermektedir. Mesela finans sermayesi ciddi kârlar elde etmektedir. Bankaların kârlılıkları birkaç sene önce yaşadıkları kısa bir duraklamanın ardından artmaya devam etmektedir. Hükümet ve ona bağlı tüm ekonomik karar alıcı merciler finans sermayesinin çıkarlarını mükemmel bir biçimde korumaktadırlar.

AVM VE GÖKDELEN PATLAMASI!
Sadece finans sermayesi mi, tabi ki değil. İnşaat sektörü de gözümüzün önünde dağ gibi yükselmektedir.  İnşaat alanına dönmemiş hiçbir şehir kalmamıştır. AVM ve gökdelen sayısındaki patlama da ortadadır. Başta İstanbul olmak üzere tüm şehirlerin silueti değişmektedir. Bazı münafıklar son bir sene içinde bu sektörde kriz çanlarının çaldığını ve adı çok duyulan bazı inşaat firmalarının batmış oldukları halde suni teneffüsle hayatta tutulduklarını iddia etseler de, her yükselen binayla beraber ekonominin iyi yönetildiğine dair inanç daha da kuvvetlenmektedir.
Duyduğum ilginç bir istatistik, bu inancın kuvveti hakkında bana ciddi ipuçları da sundu. Dünya ölçeğinde yapılan bir hesaplamaya göre “Kişi başına düşen AVM metrekaresi” bakımından hâlâ dünya ortalamasının altında olmamız hasebiyle, daha hâlâ yapılacak AVM olması ve bu inşaatların meşruiyetini bu istatistiğe de dayandırması, “ekonomik verilerin gücü” hakkında da oldukça zihin açıcı. Merak ediyorum, ortalama vatandaşların bu AVM denilen beton yığınlarının yükselmesinden önce hayatlarında hissettikleri ciddi bir eksiklik olup olmadığı konusunu araştıran bir çalışma acaba yayınlanmış mıdır?

Ama her şeye rağmen, bence AKP’nin asıl başarısı ortalama vatandaşı ekonominin iyi, hem de çok iyi yönetildiğine inandırmayı başarabilmesidir. Dünyanın en pahalı benzinini kullandığı halde otomobil kullanmayı sürdüren, tüketiciye yansıyan doğalgaz fiyatları bakımından dünyada epey üst sıralarda yer almaktan gocunmayan, özellikle gençler arasında yaşanan ciddi işsizliğe sesini çıkarmayan, geliri reel bazda erimesine rağmen oldukça yüksek borç oranlarıyla hayatını sürdüren vatandaşlarımız AKP’nin ekonomiyi çok iyi yönettiğini düşünmektedir.

'ORTALAMA İNSAN'

Nasıl oluyor da insanlar ekonominin iyi yönetildiğine dair bir algıya sahipler? Herhalde bunun tek bir cevabı yoktur ve çeşitli algı yönetim mekanizmaları devrededir ama benim aklıma gelen ana faktör, ekonomik ilişkilerde yaşanan ciddi dönüşümün toplumsal bilinç ve “ortalama insan” üzerindeki büyük etkisidir. 12 Eylül Darbesi ile başlayan süreç, neredeyse radyoaktif biçimde toplumsal bilinç üzerinde genetik bir deformasyona yol açmıştır. Neoliberal zihniyetin yaratmayı hedeflediği tüm olaylara ekonomik çıkar ve bireysel fayda ölçüsüyle bakan, toplumsal sorumluluklara ve paylaşımcı yaklaşımlara gözü kapalı insan tipinin ortalama haline gelmesi bunda büyük etkendir. Turgut Özal tarafından ideolojik mayası tutturulan ve sonraki her iktidar zamanında daha da güçlenip yaygınlaşması için çaba sarf edilen bu zihniyet, bence, Sol’un önünde bir duvar gibi durmakta ve toplumla ilişki kurmasına karşı neredeyse doğal bir bariyer oluşturmaktadır.

İnsanların “Biz” derken kastettikleri, yani “Kolektif Kimlik” olarak benimsedikleri sıfatlara dikkat edecek olursak, genel bir kabule dayanan “Türk ve İslam” kimliğinin yanına hemşerilik, cemaat bağlantıları ve “takım taraftarlığının” varlığını ekleyebiliriz. Toplum genelinde yaygın bir sınıfsal bilinç olmadığı gibi, sahip olunan meslek, zanaat vs de bir belirleyiciliğe sahip değildir. “Biz”i oluşturan kolektif kimliklerin de bireysel çıkar-ekonomik fayda beklentileri karşısında zayıf olduğu kanısındayım. Hemşerilik ve cemaat bağlantıları asıl olarak bireysel faydaya hizmet ettiği ölçüde sahiplenilmektedir. “Takım taraftarlığının” dahi tutulan takımın gücü, “piyasa değeri” ve ekonomik varlıkları gibi parametreler üzerinden yükselmeye başladığına şahit olmuyor muyuz?

Tüm toplumsal hayatın ve kamusal hizmetlerin bir bedel karşılığı alınıp satılır hale getirilmesine bir Allah’ın kulunun sesinin çıkmamasının nedeninin, bu piyasalaşmaya onay verilmesi ya da en azından bir itirazın olmaması olduğunu düşünüyorum açıkçası. Yoksa neden atılan adımın dahi yakında “ücretlendirileceği” bir ekonomik düzene bırakın homurdanmayı, mırıldanma düzeyinde bile bir tepki oluşmasın? Efsane midir bilemem ama vakti zamanında Mısır’da ekmeklere zam yapıldı diye ayaklanan halkın, bizim buradakiyle bir ilgisinin olmadığı açıktır. Bizim halkımız günü geldiğinde o ekmeğe zam yapan fırıncının yerinde gözü olan ve bir şekilde “yırtma” beklentisinin de beslediği “sınıf atlayanları idealize etme” ikliminin şiddetli etkisi altındadır. Yoksa hangi toplumda Acun Ilıcalı benzeri biri gençler için bir örnek oluşturabilir ki?

ADEM OĞLU/HAVVA KIZI
Günümüz Türkiye’sinde ortalama insan, gelir seviyesinden genellikle bağımsız olarak kredi kartı ve cep telefonu kullanan, belli bir tüketim seviyesini korumak için borçlu yaşamayı göze alan birer Adem oğlu/Havva kızıdır. Şehirli orta sınıfa mensup olanlarının çok büyük çoğunluğu oturdukları ev için mortgage ve çocukları için okul taksiti öderken, “Ekonomik ve siyasi istikrarın” sürmesi için Yaradan’a duacı olmaktadır. Maazallah bu devirde işsizlik dipsiz bir kuyuya düşmekten farksızdır ve en dandik boş pozisyon için dahi binlerce insan birbiriyle itişmektedir. Olası bir kriz durumunda ortaya çıkabilecek katastrofun akla hayale gelmedik sonuçlarıyla karşılaşabiliriz.
AKP bu nedenlerle bir nedenden çok, bir sonuçtur. Toplumsal dayanakları, tekrardan bıktım ama bu vurguyu asla unutmamalıyız, bireysel çıkarını her şeyin önüne koyan, din ve iman gibi “ulvi duyguları” parasal/maddi çıkarlar için araçsallaştıran, okuma/aydınlanma/sosyal sorumluluk/başkalarını düşünme türü “entel-dantel hadiselerle” işi olmayan ve mevcudiyetini “piyasa toplumuna” borçlu olan bir insan tipidir. Muhalefetsiz olmalarının en önemli nedeni de diğer düzen partilerinin bu insan tipinin varlığına uygun, yani “piyasa toplumunu” kayıtsız şartsız uyumlu bir ideolojik-politik formasyona sahip olmalarıdır.

SOL'UN UYANDIRMASI GEREKİYOR
O zaman ne yapmalı? Maalesef bunun kolay bir cevabı olduğu kanısında değilim. Sol’un klasik “fabrika, mahalle, okul çalışması”, “ajitasyon-propaganda” parametreleriyle yaklaşarak yaratabileceği toplumsal etki son derece sınırlı olacaktır ya da daha bu araçların işlevsel hale gelebileceği bir ortamın doğmasından önceki koşullarda yaşıyoruz. Sol’un toplumu ve emekçileri öncelikle içinde soluk alıp verdiğimiz bu “piyasa toplumunun” varlığı hakkında, tabiri caizse, uyandırması gerekmektedir. Kapitalist sömürü ve buna bağlı tüm tahakküm ilişkilerinin üzerini bir şal gibi örten ve bunları normalleştiren “serbest piyasa ekonomisi” ideolojisinin fikri dayanaklarının teker teker çürütülmesi, her şeyden önce devrimci bir sorumluluktur. Unutmayalım ki Sol güçlü olduğu dönemde öncelikle fikri ve ideolojik bir hegemonyaya sahip olduğu için güçlüydü. Yeniden o gücü kazanmak için var olanın radikal bir eleştirisini derinleştirerek sürdürmeliyiz. Önümüzdeki sürecin uzun ve zahmetli olduğunu, alçakgönüllü ve tedrici kazanımların önemini bir an bile unutmadan.

UĞUR DEMİRHANLI