Gençlerin siyaseti: CHP ve sosyalistler

|

 Gençlerin siyaseti: CHP ve sosyalistler A  Gençlerin siyaseti: CHP ve sosyalistler

Hem sosyal demokrat hem milliyetçi olmak/olmayı istemek yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu dönemine ait bir pozisyon alış değil. Çok geriden gelen, terim güzelleme sayılmasın, CHP’nin ‘tarihsel görevi’ sayılan bir tutum. Devleti kuran, maddenin doğası gereği merkezde görülmesi gereken, bu parti milli şefin hamlesiyle yüzünü sola dönmüştü (solda olmamıştı). CHP, var olduğu bir tarih boyunca da bugün Kılıçdaroğlu’nun da söylediği bir tür sentezi savundu. Bülent Ecevit’in demokratik solu da, Deniz Baykal-İsmail Cem ikilisinin yeni solu da bu sentezin savunusuydu. Kendini yeniden üretemeyen ve piyasa mekanizması karşısında diz çöken sosyal demokrasinin sosuyla servis edilmiş bir Kemalizmdi bu. Pragmatizmin gündelik siyasetin kıblesi sayıldığı bir dönemin merkezine girdikçe; ideolojik söylemlerin gerilediği, yeni bir dil ile hizmet söyleminin yükseldiği bu süreçte hiç şüphesiz ‘kitle kaybetmemek’ öncelik olacaktı. Niteliksizliğin ve niceliğin kutsandığı bir dönem bu. Bir yandan neoliberalizmin saldırısı, diğer yandan bozulan psikolojisi Türkiyeli sosyal demokrat bireyleri Kemalizmin savunusu mevzunda sertleştirdi, yüzeyselleştirdi, dönüştürdü.

Milletvekili Hüseyin Aygün’ün PKK’lıların taziyesine katılması, CHP’nin tarihsel görevini yeniden hatırlamasına neden oldu. Sonraki her gün kamuoyu ulusalcı milletvekilleri ve yöneticilerin kibir dolu bakışlarına şahit oldu. Milli Eğitim ve ‘milli medya’ eliyle rejimin tarihi boyunca kitleleri çevirmiş tekçi bir anlayış AKP ile form değiştirmiş, başka bir tekçi anlayışa evrilmişti. Devlet organizasyonunun tepesindeki rantın ve statülerin dağılımının da, doğal olarak, el değiştirmesi kavganın büyümesine neden olmuştu. Böyle bir ortamda ‘birilerinin bürolarında değil savaş meydanlarında kurulmuş’, ‘korunacak son kale’ CHP’ye henüz katılıp CHP’li olmadan CHP milletvekili olan Hüseyin Aygün’e saldırmak kaçınılmazdı. Hem eski rejimin yöneticileri hem de CHP’nin tarihsel görevinin icracıları Hüseyin Aygün ve Kemal Kılıçdaroğlu’nu ‘nasıl olursa olsun’ çevrelemek zorundaydılar. Mevzubahis vatan olduğunda gerisinin teferruat olduğu bir siyasi iklimde rasyonel olmak da elbette teferruattı.

GENÇLİĞE YAPTIĞI KÖTÜLÜK

Sosyologların ve siyaset felsefecilerinin kadavrasını incelemesi gerektiğine inandığım, modern dönemin en büyük gettosu CHP’de lider fetişi her dönemin olmazsa olmazıdır. Tarihi görevin buyurduğu üzere lider, örgütleri hizaya sokan, aklından geçeni bedenine/örgüte yaptırandır. Kılıçdaroğlu’nun henüz farkına varmadığı, zira örgütün-kitlenin dönüşümüyle ilgilenmediği şu dönemde örgüt, dolayısıyla kitleler, liderinin ağzına bakıyor. Öyle ki 80 küsur yılda ‘hak verilmez alınır’ cümlesini içselleştirememiş bir örgütün-kitlenin verileni almak ve aldığı kadarıyla tatmin olmak konusunda pek de şikâyeti olmaz. Cumhuriyetin kazanımları dediğimiz şeyi başka bir liderin altın tepside sunduğunu unuturmuşçasına yeni liderin her uzattığı ‘temsili’ özgürlüğü almaya devam ettiğini gözlüyoruz.

Dışarıda çok ciddi bir neoliberal saldırı ile özellikle kent merkezlerinde ve üniversite kampüslerinde milyonlarca gencin kuşatıldığını biliyoruz. Adına kariyerizm dedikleri bu alan, esasen kitleleri uyuşturan ve bencilleştiren bir statü kafesi. Dinamik kapitalizm ulvi amacına yürürken gence belirli bir özgürlük alanı içerisinde, Tanrı’ya şükür ki, söz söyleme hakkı tanıyan kariyerizm, isyanın kitleselleşmesi mücadelesine bir şekilde eşlik etmesi gereken genci yerini kimselerin bilmediği bir zirvede yalnızlaştırıyor. Başarıyı zirvede yalnız olmakla tanımlayan bu anlayışın siyasetteki tezahürü de çoğu zaman bir kentin/kasabanın gençlik kolları/örgütleri başkanlığı, bir merkezi yapının parti meclisi üyeliği veya partinin bir başka kademesinde yöneticilik şeklini alıyor. CHP’de gençlerin partinin bütün yönetici kurullarında %10 oranında temsil edileceğinin garantisini parti tüzüğüne perçinlediğini gururla anlatan Kılıçdaroğlu, aslında onlara ne denli büyük bir kötülük yaptığını fark etmiyor. Kartivizitlerin ve sosyal statülerin kitleleri yeniden sınıflandırdığı bu dünyada ‘temsil eden gençler’ tarihi görevin kudretini keşfediyor. Hüseyin Aygün’e yapılanları değerlendirirken vicdanen bir rahatsızlık içerisine girmesi gereken gençler de diğerleri gibi liderin ağzına bakıyorlar. Neyse ki lider topu taca atıyor da örgüt-kitle ve gençler çevrelerini saran bu kuşatma içerisinde derin bir nefes alıyorlar. Bütün bunlar olurken gençler tanımlanan başarıya sahip oluyor, kariyerine yeni hedefler ekliyor ve siyasete katılmasını istedikleri gençlerin sırtına basa basa yükseliyor. Velhasıl Kılıçdaroğlu’nun %10’luk gençliğin temsili kotası yeni ve başarılı gençleri siyasete kazandırıyor(!) Kürt sorunu kadar esaslı olan gençlerin siyasete katılımı sorunu Kılıçdaroğlu’nun bir iki hamlesiyle çözülüveriyor. Rekabet dürtüsü teslim alacağı yeni gençlere dört nala koşuyor.

Aynı gençlere ve geriye kalanlara bir mercekle bakmak gerekiyor. Uzunca bir süre Milli Eğitim’in ve milli medyanın elinde büyümüş ama serpilememiş gençlerin son tahlilde çevrelerini sarmalayan eksik bir ideolojiyle eğitim alma ve serpilme ihtimali de düşük. Nedenleri bazen bir ‘parti okulu’ örgütlenmesi, bazen de bir ‘sosyal demokrat kitaplık’. Ancak sonuçlara bakmakta fayda var. Kılıçdaroğlu’nun partisinde sosyal demokrasinin, ‘milli medya’ tarafından ‘iktidar olma’ hedefinin peşine düşürülmesiyle toplumsallaşma hedefini unutturduğu görülürken; bu ideolojinin argüman üretmesine, dolayısıyla toplumun kılcal damarlarına yayılmasına da engel oluyor. Türkiye sosyalist hareketini de etkileyen bu durum beraberinde toplumsal dayanışma modellerini de kurgulanamıyor kılıyor.

TOPLUMSAL MUHALEFETE DOĞRU

CHP’de Kılıçdaroğlu’nun lider olduğu andan beri yeni orta sınıf tezinin tahakkümü sürüyor. Sencer Hoca ve çalışma arkadaşları ‘toplumsal muhalefete’ inanmıyor. Esasen baktıkları yerden görebilecekleri de bu, yadırgamamak ve karşı çıkmamak da gerekiyor. Sorgulanması gereken CHP’nin yönetici kadrolarının AKP’nin elinden oyları çalacak içerikte bir alternatif yazıp yazamayacağı. Tahakküm sürerken partinin bir bölümü direniş hattına, toplumsal muhalefete katılıyor. Bu kakafoni zaman içerisinde öyle büyük bir hal alıyor ki CHP’nin psikolojisi tümden bozuluyor.  Kategorik olarak kendini bu iki cepheden birine ait hisseden bir yığın yöneticinin sağlıklı tahlil yapması zorlaşıyor. Halbuki basit bir rol paylaşımı hem CHP’yi hem de Türkiye solunu rahatlatabilir. Diğer yandan milli medya yine akılları bulandırıyor.

DEMOKRATİK KAMUSAL ALAN
Bütün bunlar ele alındığında Türkiye sosyalist hareketinin kitleselleşememe sorununun bir nedenini de Türkiyeli sosyal demokratların toplumsallaşamaması sorununun sonucunda bulabiliriz. 'Solcu olmanın’ marjinal olmak sayıldığı bir toplumsal formda, ki bu aynı zamanda hepimizin içerisinde bulunduğu bir dünyevileşme mücadelesinin de parçası, sosyal demokrat parti/hareket için sosyalist ‘gençlik’ hareketinin alanının aslında bir tür ‘demokratik kamusal alan’ olması gerektiğini görebiliyoruz. Kılıçdaroğlu’nun partisindeki son gelişmelerin ‘sosyal demokrat gençler yaratma’ mücadelesinin orada bir şekilde yürütülemediği ve aynı gençlerin başka bir alana çekilmesi gerektiği açık seçik ortada duruyor. Burada söylememiz gerekeni artık söyleyelim:

Türkiye sosyalist hareketinin deneyimi geçtiğimiz süreçte, “Türkiye’de esaslı bir sosyal demokrat parti olmalı” tespitine bizi götürmüştü. Bu ve benzerleri öyle tespitlerdi ki şuna her birimiz emin olalım sosyal demokrat bireylerin her birinin bugüne kadar ellerinde tuttukları argümanlarla bu tespitleri ortaya koyması neredeyse imkânsızdı. Sadece bir siyasi özne olarak kendisini tanımlamayı bile düşünmeyen bir gençlik hareketinin Türkiye solunda yer tutması da mümkün değildi. Sosyal demokrat partinin gençlik hareketi (ya da sosyal demokrat olduğunu iddia eden partinin diyelim) hem ideolojik hem de siyaset yapma tarzı anlamında beslenebileceği neredeyse hiçbir argümanın olmadığı bir alandan çıkarılarak başka bir alana taşınırsa, hem de bu alanı sosyalist gençlik hareketleri kurgulamaya rıza gösterirse kitleleri dönüştürmek, en azından, gençlik nezdinde bir mucize olmaz. Artık çevre olduğunun farkına vardırılacak bir kitlenin merkez karşıtı olmasını beklemek akılcıdır. Zaman içerisinde bu kadarla da kalmayıp bahsi geçen gençleri sistem karşıtı, hatta ideolojinin kendisini sistem karşıtı kılmak da zor olmaz.

Bir siyasi özne olduğunun da kabul görmesi gerektiği bu kitlenin siyaset yapma tarzının dönüştürülmesi buradaki gençleri bir piyasa hastalığı olan kariyerizmden, dolayısıyla kapitalizmin kölesi olmaktan, koruyacak bu demokratik kamusal alan kitleselleşme ve toplumsallaşma açısından hem sosyal demokrasinin hem de Türkiye sosyalist hareketinin elini rahatlatacaktır.

Ayrıca bütün bunların dışında 12 Eylül darbesinin aşağıdan da müdahale ettiği Türkiye solunun gençlik hareketlerinde an itibariyle rakamsal olarak hakkaniyetsiz bir dağılım mevcut. Baskı ile korkutulan ebeveynlerin çocuklarını siyasetten soyutlamaları sosyalist gençlik hareketlerinin belini kırdıktan sonra ‘en azından’ sistem içi SHP/CHP çizgisinin gençlik örgütlerinde ‘legal’ siyaset yürüten bir genç kitle oluştu. Bu korkuyu yaşayan, belki de sayısı milyonlarla ölçülen sosyalistlerin önemli bir bölümü çocuklarını sosyal demokrat partilere yönlendirdiler. Eğer sosyalist gençlik hareketleri bugün bahsi geçen bu alanı yaratmayı başarabilirlerse bu hakkaniyetsiz dağılımı da durdurabilirler, süreci tersine çevirebilirler.

Burada vicdanen sorgulanması gereken ‘ama hangi sosyal demokrasi?’ sorusuna maruz kalacak genç kitleye verilecek cevaba rıza gösterip gösterilmeyeceğidir. Bugüne kadar çizilen iki yolun birincisini Sheri Berman Siyasetin Öncelliği’nde özetliyor: “Gelişmiş sanayi dönemindeki siyasi tarih, açık bir biçimde sosyal demokrasinin tartışmayı kazanması ile sonuçlandı.” 2. Enternasyonal’in kusursuz çalışmasıyla piyasaya teslim edilen sosyal demokrasinin 3. yolu bugün içerisinde bulunduğumuz kapitalist dünyanın çarkları arasına sıkışmamızı sağlamıştı. Berman’ın ‘kazandık’ dediği yer sosyal demokrasinin yok oluşuydu. İkinci yol ise sistem karşıtı duruşu ile yeniden üretilmeyi bekliyor. Türkiye sosyalist hareketi, sosyal demokrat partinin/hareketin/gençliğin önüne bugün yarın gelecek ‘ama hangi sosyal demokrasi?’ sorusuna müdahil olmaya ve cevap üretmeye rıza gösterdiği takdirde bahsi geçen demokratik kamusal alanı oluşturmuş sayılacaktır. Bu aynı zamanda bir vicdan sorgulamasıdır.

Son tahlilde gençlikle yaratılacak bir baskılama gençlerin dönüşümünü ve temasını sağlayacağı gibi toplumsal muhalefetin yükselmesine de katkı verir. 68’in ve 78’in mirası önümüzde dururken Türkiye solunun yeni devlete ve uluslararası sisteme karşı gençlik nezdinde öyle veya böyle yeniden toparlanması bir elzemdir. Unutmamalı; yeni bir toplumsal dayanışma kurgusunun bugün yapılması yarın sisteme karşı gücümüzü arttıracaktır.

EREN AKSOYOĞLU
twitter.com/erenaksoyoglu