Yeni Sağ’dan “Yepyeni Sağ’a” uzanan yol: Piyasa tahakkümü

|

Yeni Sağ’dan “Yepyeni Sağ’a” uzanan yol: Piyasa tahakkümü A Yeni Sağ’dan “Yepyeni Sağ’a” uzanan yol: Piyasa tahakkümü

UĞUR DEMİRHANLI

Çok değil, daha birkaç sene önce İstanbul’da şehir hatları vapurlarında, özellikle kış günlerinde ve üniversitelerin sınav dönemlerinde, bir köşede uyuyakalmış genç bir insanla karşılaşma olasılığınız epey yüksekti. Muhtemeldir ki bir gece önce sabaha kadar ders çalışmış bu genç insanlar, oturdukları sıcak köşede “şöyle bir kestireyim” diye hafiften kaykılırlar, ardından da tatlı bir uykunun derinlerine dalarlardı. Vapur yanaşacağı kıyıya ulaşır, yolcusunu indirir, yeni yolcularını bindirir ve geldiği limana geri dönerken, bu genç uykucularımızın bir kısmı yeni yolcularla beraber ikinci tura başlardı. Bazı örneklerde, uykusunun derinliği nedeniyle sınavda geçireceği süreyi vapurda uyuyarak tamamlayan ve vapura bindiği limanda inerek, gerisin geri evine dönüp bütünlemelere çalışmaya başlayanlara da rastlanırdı.

HERKES ‘MÜŞTERİ’ ARTIK
Artık “neyse ki” böyle durumlarla karşılaşmıyoruz. Vapur limana her yanaştığında işletmecinin bir çalışanı tüm salonları dolaşarak uyuyan falan varsa uyandırıp inmesi gereken limana sağ salim ulaştırıyor, kimse de sınavını kaçırmıyor. Çünkü iskele turnikelerinde kullandığınız jeton ya da kredi yükleyerek kullandığınız çeşitli kartlar, size vapurda bir defaya mahsus bir yolculuk fırsatı veriyor. Çünkü o sadece bir yolcu değil, hatta daha çok bir “müşteri”. İşte bunun adına “Serbest Piyasa Ekonomisi” denir. İnsanı parasını vermediği müddetçe vapurda bile uyutmazlar. Marx’ın deyişiyle, “Gölgesini satamadığı ağacı keserler”.

Epey uzun bir süredir “Serbest Piyasa” iklimindeyiz. Serbest piyasacı söylem Sol’un hegemonyasının aşındığı bir dönemde güçlenmeye başladı, ardından da Sol’un etki alanına yayılarak O’nu alabildiğine daralttı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan 1980’lere kadar devlet, sendikalar ve sosyal demokrat partilerin gözetiminde sürdürülen bir “Sosyal Devlet” modeli uygulandı. Sendikalarda örgütlenen ve siyasi tercihlerini sosyal demokrat partilerde dile getiren emekçi sınıfların sahip olduğu sosyal haklar temelinde tüketim ve toplumsal artıktan pay alabilme şansı, hem kapitalizm içinde “Eksik Talep” riskini azaltıyor, hem de sosyalizme uzanabilecek herhangi bir toplumsal-siyasal devrim “tehlikesini” bertaraf edebiliyordu. 70’lerin başındaki büyük enerji krizi tüm sistemin dengesini bozarak, sermayenin kârlılık oranlarını hızla aşındırdı. Sermayenin yüksek oranda vergilendirilmesine ve çalışanlara iş güvencesi vermesine dayanan model, ekonomik krizle beraber sürdürülememeye başladı.

SOSYAL DEVLETE KARŞI SERBEST PİYASA
Chicago Üniversitesi’nde yetişen ve başını Milton Friedman’ın çektiği bir dizi iktisatçının teorik altyapısını hazırladığı; siyasal alanda Reagan, Thatcher, Kohl ve memleketimizde Özal’ın liderliğini yaptığı serbest piyasacı saldırı tüm dünya çapında ve çok da uzun olmayan bir süreçte, kendisinden önceki Keynesci yaklaşım ve “Sosyal Devlet” modeli karşısında üstünlük kazandı. İktisat teorisi içinde Keynes tarafından geliştirilen “Efektif Talep” ve “Tam İstihdam” merkezli düşüncenin yerini, “Chicago Okulu’nun” yaydığı “Arz yönlü” ve “Doğal İşsizlik Oranı” parametrelerine dayanan yeni paradigma aldı. Sendikaların “ekonomik etkinliğin” önündeki en büyük engellerden birisi olduğu; bireysel iş sözleşmelerinin, çalışanların “marjinal üretkenliği” ile “marjinal maliyetlilerinin” eşit olduğu noktada ücret tayinini sağlaması nedeniyle toplu iş sözleşmelerine göre daha verimli olduğu; işsizliğin ekonomi genelinde sıfırlanamayacağı ve altına asla inilemeyecek bir “Doğal İşsizlik Oranı” oluşması nedeniyle, bunun makul olmadığı türünden bir dizi “bilimsel” argüman Serbest piyasacı saldırının akademi alanındaki koçbaşları işlevini gördü.

Thatcher, Reagan ve Kohl triosuyla simgelenen ve adına Yeni Sağ denilen akım, ekonomik olarak sınırsız serbestlikte bir piyasa düzeni fikrine, muhafazakâr kültürel ve siyasal değerlerin eklemlenmesinden oluşuyordu. Ekonomik kararlarda olabildiğince bencil ve çıkarcı olması vazedilen “Yeni Sağcı insan”, kültürel olarak da aile, din, mülkiyet gibi kadim muhafazakâr değerler üzerine inşa edilmiş bir zihniyet dünyasına davet ediliyordu. Bu çerçeve, her toplumun kendine özgü yerelliklerine göre değişik nüanslarla birbirinden ayrılmakla beraber, ana fikir bakımından aynıydı. Tüm ekonomik faaliyetler herhangi bir devlet müdahalesine uğramayan bir piyasa sistemi içinde yürütülmeli, devlet sadece güvenlik ve mülkiyet haklarının korunması için faaliyet göstermeli, bireyler kişisel çıkarlarını düşünürken sadece ailelerini ve ailelerin toplamından oluşan uluslarını dikkate almalı, bunların dışında sınıfsal ya da dayanışmacı herhangi bir ilişkiye zinhar girmemeliydi. Tüm bu yapıyı tamamlayan geleneksel dinsel inançlar ise ideolojik mimarinin temel dayanağını oluşturuyordu. Yani Yeni Sağ proje dindar, milliyetçi ve ekonomik olarak da bencil bireylerden oluşan bir toplum yaratmayı amaçlıyordu. Reel Sosyalizmin de var olduğu bir dönemde ortaya çıktığı için de antikomünist vasfının çok belirgin olduğunu eklemeliyiz. Öte yandan 1960’larda açığa çıkan radikal, statüko karşıtı, özgürlükçü ve isyankâr enerjinin bastırılıp kurulu düzenin yeniden tesis edilmesi hamlesi olarak da okuyabiliriz bunu.

‘BEN ZENGİNLERİ SEVERİM’
Yeni Sağcı iktidarlar her yerde sendikalara, sosyal haklara ve genel olarak da toplumcu düşüncelere karşı ideolojik bir Haçlı Seferi başlattılar. Devletin üretici faaliyetlerine ve çalışanlar lehine yeniden dağıtımcı uygulamalarına son verdiler. Radikal ve seri özelleştirmeler yaparak kamusal ekonomiyi özel sektörün işgaline açtılar. Kamu yararı yerine kâr motifini merkeze koydular; daha doğrusu, kâr motifinin kamu yararını sağladığını iddia ettiler ve hatta bu fikri de toplum nezdinde egemen kıldılar. Turgut Özal tarafından çekinilmeden ifade edilen “Ben zenginleri severim” vecizesi, Yeni Sağcı kafanın en açık sözlü sloganlarından birisi olarak tarihe geçti. Evet, zenginleri seviyorlardı. Bu sevgilerini gösterirken de tüm devlet politikalarını ve kamusal düzenleyici araçları zenginlerin, iş adamlarının, sermayedarların hizmetine sundular. Vergi politikasını değiştirip sermaye üzerindeki yükleri azaltıp sıradan insanların, emekçilerin üzerine yük bindirdiler. Başta “Katma Değer Vergisi” ve “Özel Tüketim Vergisi” olmak üzere dolaylı vergiler yoluyla tüketicilerden, yani emeği ile geçinen geniş halk kesimlerinin sırtından hiç inmediler. Bir zamanlar uygulanan “İlerici Vergilendirme” yani çok kazanandan çok vergi alınması uygulamasının yanına bile yaklaşmadılar. Bunun yanında ayrım gözetmeden tüm sermaye lehine her türlü teşvik, vergi indirimi, vergi affı gibi uygulamaları rutin hale getirdiler. Merkez bankacılığının rotasını değiştirerek enflasyonla mücadeleyi (fiyat istikrarı!) yegâne amaç yaptılar. Enflasyon, tüm sermaye kazançları üzerindeki aşındırıcı etkisi nedeniyle bir “canavar” olarak değerlendirilmeye başlandı. Ticareti dünya çapında alabildiğine serbestleştirerek azgelişmiş ülke ekonomilerinin dışa bağımlığını artırdılar. “İhracata Dayalı Büyüme Modeli” vazedilerek ekonomik ve siyasi bağımsızlık yaklaşımını etkisiz hale getirdiler.

Yeni Sağ 80’ler boyunca tüm dünyaya damgasını vurduktan sonra, 90’ların ortasından itibaren yerini dönemin ruhuna daha uygun politikalara, yani Küreselleşme söylemine bıraktı. Reel sosyalizmin çöküşü, iletişim teknolojisindeki büyük dönüşüm, finansallaşmanın tüm dünyaya yayılması, “Washington Mutabakatının” tüm dünya ekonomisi için adeta bir anayasa haline gelmesi, hizmet sektörünün giderek büyümesi, üretim süreçlerinin parçalanarak farklı coğrafi alanlarda maliyet avantajı gözetilerek taşere edilmesi, çalışan sınıflarda genel olarak görülen bir sınıf bilinci kaybı ve buna bağlı olarak sol partilerin içine düştüğü ideolojik-politik bunalım, bu yeni dönemin satır başları olarak düşünülebilir.   Yeni Sağ ideolojinin dindar, aileci, gelenekçi ve muhafazakâr değerleri yerine “Çokkültürcü”, “yereli” öne çıkaran, “Sivil Toplumcu” bir sentez öne çıktı. Hatta bu sentez içinden, yine Küreselleşme mantığının ürünü bir çeşit  “Karşı Küreselleşmeci” akım muhalif olarak boy gösterdiyse de şu ana kadar etkili olduğunu söyleyemeyiz.

KÜRESELLEŞMEYE ‘SINIRSIZ’ MİRAS
“Yeni Sağ‘dan” “Küreselleşmeye” devredilen en önemli miras, kuşkusuz, sınırsız serbest piyasa fikridir. Önceki dönemin muhafazakârlığı törpülenmiş olsa da tüm ekonomik faaliyetlerin piyasa ilişkileri içinde yürütülmesine duyulan kuvvetli inanç ve inançtan öte buna dayalı bir düzen hükmünü sürdürüyor. 2008’de patlak veren ve sınırsız finansal serbestleşmeden kaynaklandığı hemen herkes tarafından kabul edilen ekonomik kriz dahi, piyasa ekonomisinin radikal bir sorgulanmasına yol açmadı maalesef. Bu başlı başına ele alınması gereken bir konu olarak önümüzde duruyor. Neredeyse bir iman düzeyine erişmiş olan, “piyasanın devamlı etkin ve adaletli çalıştığına” dair inanç ve buradan türeyen tüm piyasacı uygulamaların gündelik hayatımıza etkisi düşündüğümüzden çok fazla. Mal çeşitliliğini ve hizmet kanallarını oldukça artırarak tüketimi devamlı canlı tutan, teknolojik gelişmeler sayesinde hemen her bireyin bir “spekülatör” haline gelmesinin yolunu açıp “küçük balıkları büyük balıkların mezesi” yapan, kredilendirme süreçlerini hayatın her alanına yayarak tüm halkın aşağı yukarı ömür boyunca sürekli borçlu yaşamasına neden olan, sermayenin enerji ihtiyacı için doğal kaynakların tamamını olabildiğince sömüren piyasa ekonomisi, artık sadece bir “kaynak tahsis mekanizması” değil, nerdeyse tüm günlük hayatın yaşandığı bir ortam haline gelmiştir. İçinde soluk alıp verdiğimiz, insani ilişkilerimizi kurduğumuz bir “ekosistem” olarak da görebiliriz bunu. Bu “ekosistemi” olağan ve meşru kabul eden sosyal demokrat partileri Sağcılardan ayıran sınırlar da süreç içinde gittikçe belirsizleşmiştir. Aslında şu an neredeyse tek bir parti vardır ve o da “Piyasa Partisidir”.

Belki de şöyle söyleyebiliriz: Yeni Sağ, süreç içinde evrilerek ve piyasacılık dozu maksimuma ulaştırılarak “Yepyeni Sağ” haline gelmiştir. Küreselleşme başlığı altında ele alınan öğeler bu “Yepyeni Sağ” söylemin kurucu unsurlarıdır. Ana ekseni piyasa tahakkümü ve aşırı finansallaşma olan bu “yeni” düzen ise, kapitalizmin en arsız ve dolaysız olarak yaşanmasından başka bir şey değildir. “Yerelleşme”, “Sivil Toplumculuk”, “Çokkültürcülük”,  onlara yüklenen anlamlardan bağımsız olarak, piyasa tahakkümünün doğrudan ya da dolaylı kolaylaştırıcısı, aracısı halinde oldukları sürece, kendilerine bir yaşam alanı bulabilir. Burada hiç kuşkusuz kastettiğim yerel inisiyatifleri geliştirmek, doğrudan demokrasi araçlarını kurmak ve yaygınlaştırmak, halkların kendi kimliklerini koruyarak geliştirmesi değil. Yani hayatın tüm alanlarının piyasanın kurallarına tabi haline getirilmesine objektif olarak aracı olan tüm “sivil”, “yerel” ve “kültürel” çabalardan söz ediyorum. Belki de bu kavramların eşitlikçi, özgürlükçü ve insani bir bakış açısıyla yeniden tanımlanmalarına ihtiyaç vardır.

CENDEREDEN ÇIKMAK İÇİN...
Piyasa düzeni tüm insanlığı ve dünyayı hızlı bir çöküşe doğru sürüklüyor. Uzak olmayan bir  zamanda hakiki bir cangıla dönebilir hayatlarımız. Kundaktaki bebelerin, sokaktaki açların, hakkı yenmiş işçilerin, topraksız köylülerin, ormanları ve ırmakları yağmalanan halkların, çaresiz işsizlerin ve uykusuz gecelerin sabahında vapurlarda uyuyakalan tüm öğrencilerin insanca yaşaması için, piyasa tahakkümü denilen cendereden çıkmamız gerekiyor. O zaman “dışarda” başka bir hayat olduğunu göreceğiz.