14 Mart, Newroz ve Ata Abi

|

 14 Mart, Newroz ve Ata Abi A  14 Mart, Newroz ve Ata Abi

MEHMET ANTMEN

Çok  yoğun bir ay yaşadık.

Önce, 14 Mart Tıp haftası nedeniyle; eylemden etkinliğe, toplantıdan panele koşuşturma ile geçeceğini düşündüğümüz ve “bu yoğunluğun altından nasıl kalkarız ?” diye kendi kendimize sorduğumuz günler başladı Şubat sonu ile birlikte.
Sonra, nereden geldiğini aslında çok iyi bildiğimiz ama yine de tarafsız kalamadığımız “Barış” görüşmeleri ve son yılların en politik, en kitlesel, en barışçıl Newroz kutlamaları.
Hemen onunla beraber de Ata Abi’nin ölüm haberi…
İlk iki konu çok daha güncel ve mutlaka yazılması, irdelenmesi gereken konular ama Ata Abi’nin kaybı beni çok daha fazla etkilediği için bu yazıyı ona ayırmak istiyorum.
Sürpriz olmadı ama zamansız oldu bu ölüm.
Ata Abi, tam da bugünlerde Türkiye Sağlık Camiasına gereken bir insandı. Gençlik günlerinden, ölümüne dek sürekli yaşamın içerisinde olan ve sürekli bir şeyler üretmeye çalışan bir insanın, Sağlıkta Yıkım Politikalarının bu denli pervasızlaştığı bir dönemde sessizce aramızdan ayrılması sadece sağlık camiası açısından değil, Türkiye’nin gidişatı açısından da ciddi bir kayıp.

Ata Abi ile çok fazla güzel anımız var. Ama gidenlerin ardından hep iyi anıların anlatılacağını bildiğim için, belki beni üzen ama daha sonra onu çok daha iyİ tanımama vesile olan iki anımı paylaşacağım. Eminim o da bu yazıyı bulunduğu yerden okuyacak ve “tam da bana uygun bir yazı yazmış” diye düşünecek ve “lan oğlum, sağken bırakmadın yakamı bari ölünce bırak” diye bana göz kırpacaktır.
90’lı yılların başında Kamu Sendikaları ilk kurulduğunda, şimdiki SES’i oluşturan 4 farklı sağlık sendikası vardı ve bunların arasında da ciddi bir rekabet vardı. (Konu bu sendikalar olmadığı için özellikle isim yazmadan geçiştirmek istiyorum). 1992 yılında benim üye olduğum sendikanın Genel Kurulu vardı ve Genel Kurul’un yapılacağı İstanbul’a gelmeden önce “TTB Merkez Konseyi, bizim sendikayı değil de diğer sendikalardan birini benimsiyor ve destekliyor” şeklinde bir spekülasyon dolaşıyordu. Genel Kurul Salonuna girip o zamanki TTB Merkez Konseyi’nin temel elemanları Selim Ölçer ve Ata Abi’yi görünce çok şaşırmış ve doğrudan yanlarına gitmiştim. Tabii o zamanki gençliğimin verdiği heyecanla da soruyu yapıştırmıştım. “Abi sizin için diğer sendikayı destekliyorlar şeklinden bir spekülasyon var”. Selim Ölçer, başkan olmanın verdiği sabır ve sükunetle, “lahavle” deyip gülümsemeyle geçiştirmişti sorumu. Ama Ata Abi, bildiğiniz Ata Abi; “Antmencim, senini okuma yazman var mı ?” diyerek yapıştırmıştı soruma karşı sorusunu. Ben de “ilkokulda Türkçem 5 idi” diyerek güya espriye devam etmiştim. “O zaman, üyesi olduğun sendikanın Kurucular Kurulu listesine bak da sonra gel tartışalım” deyiverince yüzümün kızardığını anımsıyorum.

Aşağıda anlatacağım diyalogun daha iyi anlaşılması için kısa bir açıklama yapacağım; 1994 yılı; yargısız infazların, işkencenin doruğa çıktığı, Tansu Çiller, Nahit Menteşe, Mehmet Ağar, Necdet Menzir gibi isimlerin savaş çığırtkanlığını tek siyasi hamle olarak düşündükleri, Kürt sorununun en kanlı şekilde çözülmesi için düğmeye basıldığı bir dönem… Cezaevindeyim ve Adana Tabip Odası beni görmezden gelmeye çalışıyor, zira Oda’da; “demokrasi, emperyalizm, Kürt sorunu” vs lafları ediyorum. Bu  arada yeni yeni tanıştığım TTB Merkez Konsey üyesi Metin Bakkalcı, Ankara’dan destek vermeye çalışıyor. Tahliyemden hemen sonra “Gündem” gazetesi benimle bir röportaj yapıyor ve gazetecilerin genellikle düştüğü bir hatayı yineleyerek; Adana Tabip Odası ve Türk Tabipleri Birliği isimlerinin yerini “Adana Tabipler Birliği” ve “Türk Tabip Odası” alıveriyor. Röportajın en can alıcı cümlesi; “ben siyaseten cezaevine düştüğüm için Adana Tabipler Birliği beni desteklemiyor, sanırım hırsızlıktan girseydim desteklerlerdi…” Ben çok önemsemedim bu yanlışı ama Ata Abi eleştirilenin TTB olduğunu zannedince önemsiyor ve beni beklemeye başlıyor (tabii gardını alarak).

1994’ün sıcak yaz günleri… Cezaevinden çıkmış, memuriyetten atılmış ve şaşkın bir ördek gibi soluğu TTB’de almışım. TTB çalışanları beni görünce yüzlerinde bir somurtma, oturtuyorlar bekleme salonuna. Yarım saatlik bekletmeden sonra Ata Abi’nin odasına alıyorlar. Ata Abim yüzünde dehşet bir kızgınlık hali “buyur” diyor. Ben de başlıyorum kendi meramımca konuyu anlatmaya. Ve destek istiyorum TTB’den. “yok” diyor Ata Abi, “TTB hırsızlara destek veriyor”. O an anlıyorum ki masanın üstünde duran gazete “Gündem” ve Ata Abim röportajı okumuş, bana haddimi bildirmeye çalışıyor.

Yarım saatlik bir tartışmadan sonra konu anlaşılıyor ve eleştirilenin TTB değil, Adana Tabip Odası yöneticileri olduğu konusunda mutabık kalıyoruz. Ama bende Ata Abi’den fırçasını yemiş bir elemanın ruh hali, Ankara’dan geldiğim gibi geri dönüyorum ve bir süre görüşmüyoruz, görüşemiyoruz Ata Abi ile…

Daha sonraki yıllarda, elinde insülin enjektörü, sofrasında rakı pek çok muhabbetimiz oluyor ama bende her zaman bu iki anının yarattığı mahcupluk ve eziklik ruh hali ile ortak olmaya çalışıyorum sohbetlere…
Ata Abi’nin 58 yıllık sosyal ve siyasal yaşamında bu iki anının ne kadar önemi vardır bunu kestirmem çok güç ama benim kişiliğimin oluşmasında oldukça yararlı anılar olduğundan emin olabilirsiniz.
Başta yazdığım ilk iki gündem ile doğrudan ilişkisi olduğu için yazamadan geçemeyeceğim; Kürt sorununun barışçıl bir şekilde çözümü için bunca çaba harcamış bir insanın Newroz günü toprağa verilmesi de ayrı bir ironi…