‘Büyük Transformatör’

|

‘Büyük Transformatör’ A ‘Büyük Transformatör’

Turgut Özal öleli yirmi sene oldu. O gün doğan çocuklar şu an üniversite çağında, o dönemin gençleri ise orta yaşa doğru ilerliyorlar. Geçen yıllar içinde Özal’ın imajı, yaşadığı dönemle kıyasla bozulmak bir yana, daha da parladı. Türkiye’de medya yıllardır Özal’a ait “tonton”, “çok zeki”, “hesap kitap bilen”, “büyük işler yapan” bir portreyi topluma sergiliyor. Özellikle genç nüfusun bu kadar kalabalık olduğu bir ülkede aralıksız süren bu imaj operasyonu muhakkak işe yarayacaktır. 1989 senesinde Özal hakkında eleştirel bir kitap kaleme almış olan Hasan Cemal, kitabının 2013’deki yeni baskısının önsözünde neredeyse tüm kitabın içeriğini nötrleyecek bir dille Özal’dan “Büyük devrimci” diye bahsediyor mesela. Hasan Cemal’in bu imaj operasyonunun etkisinde kaldığını iddia edecek değilim kuşkusuz; operasyonu bizzat sürdürmektedir.

Özal nasıl bir kimliğe sahiptir? Her şeyden önce şunu tespit etmeliyiz ki Özal bir “Cumhuriyet Çocuğudur”. 1927’de, Cumhuriyet’in ilanından dört sene sonra dünyaya gelmiştir. Memur olan babasını küçük yaşta yitirdiği için, öğretmen olan annesi tarafından büyütülmüştür. Üç kardeşin en büyüğüdür. Orta öğrenimini Malatya’da tamamladıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nden elektrik mühendisi olarak mezun olmuştur. Cumhuriyet’in bir ideal olarak toplumun önüne sunduğu, eğitim-öğretim yoluyla kendini geliştirme ve “Aydınlanmış” bir birey olarak saygın bir yere sahip olma paradigmasının ürünlerinden biridir. Gençliğinden itibaren Nakşibendi tarikatıyla ilişkisi, muhafazakâr dünya görüşüne sahip olması, siyaseten Demokrat Parti çizgisinde olması, Özal’ın Cumhuriyet’in bir “eseri” olduğu gerçeğini değiştirmediği gibi, aslında Cumhuriyet’in kendi içindeki çelişkili yapısını da gözler önüne serer. Aslında sadece Özal değil, bütün bir Merkez Sağ akımın da Cumhuriyet’in harcındaki antikomünist, burjuva tahayyül dünyasından etkilendiğini de söylemeliyiz.

MUHAFAZAKÂR İKLİME KATKI
Özal’ın hayatı boyunca bir arada sürdürmeyi başardığı milliyetçi-muhafazakâr kimliği ile serbest ekonomi yanlılığı ve buna eşlik eden seküler hayat tarzıyla uyumlu aile yapısı, O’nun, AKP’ye kadar devam edecek olan Merkez Sağ’ın şekil şartlarına uygun olduğunu gösterir. İbadetlerini yerine getirmeye çalışan ve hatta DPT yıllarında “Takunyalı” olarak anılmasına neden olacak kadar da dindar biri olarak tanınsa da, Özal’ın alkollü içki içtiğine şahit olan yeterince insan vardır. Günümüzün, sembollerin siyasallaştığı ve hayat tarzlarının bir mücadele alanı olduğu Türkiye’si için, kuşkusuz çelişkili bir karakterdir Özal. Bugünün Muhafazakâr Sağcılığı, koyu bir dindarlık ve her türlü “haramdan” uzak durmakla yetinmeyip bu uzak durma halini kamu otoritesinin zoruyla resmileştirmek ile eşanlamlı hale geldiği için, Özal’ın günümüz iklimine göre çok daha “modern” bir karakter olduğu düşünülebilir. Yine de bu düşüncede belli bir ihtiyat payına ihtiyacımız olmalıdır. Bira tüketiminin kamusal alandaki ilk kısıtlanma çabaları, “flörtün fahişelik olduğu” yönündeki asap bozucu görüş, 1980’lerde uydurularak hayatımıza sokulan ve AKP döneminde çoğu resmi bayramdan daha fazla sahiplenilen “Kutlu Doğum Haftası” örnekleri hep Özal yönetiminin eserleridir. Şu an yaşanan muhafazakâr iklimde hiç kuşkusuz Turgut Özal’ın büyük bir katkısı vardır.

‘MİLLİ’ SERMAYE HEDEFİ
Öte yandan, Kemalistler tarafından sevilmese de, temel amacı “Milli” bir sermaye sınıfı yaratmak olan Kemalizm’in hedefine en çok yaklaşan Özal olmuştur. “Milyonerler yaratacağız” diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözlerini, ömrünü adadığı sermaye sınıfını geliştirerek tutmuştur. Tam da bu bağlamda Özal’ın bir Kemalist olduğunu acaba söyleyebilir miyiz, ne dersiniz? Kuşkusuz Özal’ın yaşadığı dönemde “Milli” bir sermaye bulmak olanaksız olsa da, merhum bu konuda elinden geleni ardına koymamıştır.

Kemalizm’le barışık şehirli orta sınıfta Özal’ın azımsanmayacak bir hayran kitlesi olduğunu aklımızda tutmalıyız. Özal’ın konuşurken elinden düşürmediği kalemi ve “hesap yapan/yapabilen adam” kimliği, dışa açıldıkça belirsizleşen ekonomik koşullarda tedirginliği artan geniş bir insan kitlesinde güven hissi uyandırmıştır.
Özal deyince ilk vurgulananlar genellikle kendisinin geniş bir “vizyonu” olduğu ve Türkiye’de “transformasyon” gerçekleştirdiğidir; hatta bu iki sözcüğün kullanıma girmesini de muhtemelen merhuma borçlu olabiliriz. Özal ve yakın çalışma arkadaşları tarafından hazırlanan 24 Ocak 1980 Kararları ile beraber başlayan “transformasyon süreci”, “kapalı” bir ekonomiyi “dışarıya” açarak başlamış; serbest piyasa ekonomisine ait bir dizi kurum ve kural Özal yönetiminde hayata geçmiştir. Bunlar kuşkusuz yanlış bilgiler değildir ama eksiktir ve aslında işler bu kadar da basit değildir.

Her şeyden önce, Özal’ı bu kararların hazırlanmasında görevlendiren kişi o dönemki başbakan Demirel’dir. 1979 ara seçimleri sonrasında Ecevit hükümetinin istifası sonucu kurulan, MHP ve MSP destekli AP hükümeti, iç ve dış sermaye çevrelerinin ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda ekonomik serbestleşmeyi hedefleyen bir yönelime girmiştir. Yani bu kararların siyasi sorumluluğu Demirel’e aittir.

İşin atlanmaması gereken bir diğer boyutu da bu kararların alınmasında kişilerin inisiyatifinin sınırlı oluşudur. 1970’lerin sonunda tüm dünyada esen Yeni Sağ rüzgârlar sonucunda, serbest piyasa ekonomisinin radikal savunucuları işbaşına gelmiştir. Türkiye’nin de içinde yer aldığı “Bağımlı” ekonomiler, uluslararası işbölümündeki değişimle birlikte dışa açılma ve ihracata dayalı büyüme modeline yönelmişlerdir. Bu tabi ki kendiliğinden olmamıştır. IMF ve Dünya Bankası “dışardan”, otoriter ve faşist yönelimli iktidarlar “içerden”, elbirliğiyle ekonomik yapıları radikal şekilde “serbestleştirmişlerdir”. Bu süreçte de doğal olarak bu “serbestleşmeye” yatkın kişiler başrolü oynamışlardır ya da başrol onlara tevdi edilmiştir. Olaya bu açıdan bakınca Kenan, Turgut ya da Süleyman’ın kişisel tercihleri değil, uluslararası kapitalizmin kendi kural ve dinamikleri belirleyici olmaktadır. Bu nedenle de, 80’lerde tüm Türkiye’ye yayılan otoyol ağının ve telefon şebekesinin varlığı Turgut Özal’ın olağanüstü nitelikteki reformculuğundan değil, ülke içindeki pazarın bütünleşmesi dinamiklerinin uluslararası süreçlerle çakışmasından kaynaklanmaktadır.

‘SİVİL’ ÖZAL DARBECİLERLE EL ELE
Turgut Özal’ın vurgulanan en önemli özelliklerinden biri “sivil nitelikli” olmasıdır. Doğrudur, asker olmaması bakımından Özal “sivildir” ama nedense, darbecilerle başından itibaren son derece sağlam ve güvene dayalı bir ilişkisinin olması göz ardı edilmiştir. Daha 12 Eylül Darbesi yapılmadan üst düzey komuta heyetiyle gizli toplantılar yapması, Darbe sonrasında kurulan hükümetin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına sorgusuz sualsiz getirilmesi, bu hükümete başbakan olarak Bülent Ulusu’yu bizzat Özal’ın önermesi nedense bu “sivillik” bahsinde dikkate alınmaz. 1983 seçimlerinden önce çok sayıda siyasetçi, darbeciler tarafından veto edilirken Özal’a dokunan olmadığı gibi, ANAP kurucu kadrosundan da çok az sayıda isim askerlerin eleğinden geçememiştir. Darbecilerin seçimdeki ilk tercihinin Turgut Sunalp’in partisi olduğu bir gerçektir ama Özal ve ANAP’a herhangi bir husumetleri olduğuna dair hiçbir belirti yoktur.

Hükümet döneminde de Özal’la askerler aralarında ciddi bir sıkıntı yaşanmamakla beraber, Özal 1987’de Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ ve Kara Kuvvetleri Komutanı Necdet Öztorun’u Kenan Evren’in de onayıyla emekliye sevk etmiştir. 1990’da bu sefer Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, Körfez Savaşı sırasında o zaman cumhurbaşkanı olan Özal ile anlaşamayarak istifa etmiştir. Tüm Türkiye tarihini kesintisiz bir “Askeri Vesayet” kavramı merkezinden analiz eden liberallerin, Özal’ın gerek doğrudan darbecilerle ilişkileri gerekse de komuta kademesine yaptığı müdahaleler bahsinde ne anlatacakları merak konusudur...


***

Bütün işadamlarının ortak CEO’su

ÖZAL’ın en ayırt edici özelliklerinden biri işadamları ve sermaye sınıfıyla kurduğu doğrudan ilişkidir. Sağcı bir politikacıdan bekleneceği üzere emeğe karşı sermayeyi ve toplumsal yarara karşı bireysel çıkarı savunmakla kalmayan Özal, Türkiye’deki sermayedarların dışa açılmasında, yabancı ülkelerde iş sahası bulmalarında ve hangi alanda, ne oranda faaliyet göstereceklerine kadar bir dizi detayda bilfiil önderlik yapmıştır. Denebilir ki tüm işadamlarının ortak CEO’su gibi davranmıştır. Sendikacılara, emekçilere, alın teriyle çalışanlara hiçbir biçimde göstermediği yakınlığı sermayedarlardan esirgememiştir. Turizm, tekstil ve inşaat sektörlerinin gelişimi, bir skandalla sonuçlanıncaya kadar bankerlerin yaygın faaliyeti, son derece spekülasyona açık bir biçimde çalışmaya başlayan menkul kıymetler borsasının açılması ve vergi iadeleriyle beslenen hayali ihracatçıların pıtrak gibi çoğalması Özal döneminin eseridir. Özellikle kendi döneminin genç işadamlarına yönelerek son derece sağlam bağlar kuran Özal, tutkuyla bağlı olduğu kapitalist sistemin Türkiye’deki kurumsallaşmasının mimarıdır desek yalan olmaz. Emekçiler açısından kendisine herhalde en yakışan sıfatı Zonguldaklı maden işçileri “Çankaya’nın şişmanı/İşçi düşmanı” diyerek dile getirmişlerdir.
Peki, o zaman nasıl oldu da emekçiler tarafından bu kadar olumsuz bir dille anılan bir lider iki dönem üst üste seçim kazanmayı başardı, aradan yıllar geçmesine rağmen hâlâ büyük bir “devrimci” ve “dönüşümcü” olarak hayırla yâd ediliyor? Bunun herhalde hem başlangıçta bahsettiğimiz ideolojik bir ikna sürecinin uzun zamandır aralıksız çalışmasıyla, hem de ekonomik yapıda meydana gelen ve toplumsal alanda süreç içinde bir karşılığı olan gerçek bir dönüşümle ilgisi olmalı.

Ekonomik dönüşümün, yani dışa açılmanın toplumda ciddi bir taban yarattığı muhakkaktır. Serbestleşmeyle beraber tüketim alternatiflerinin çeşitlenmesi başlı başına bir etkendir. Dış ticaret, finans, tekstil, inşaat sektörlerinin gelişimi ve buradan para kazanan, geçinen milyonlarca insanın varlığı çok somut bir olgudur.
Tamamen kapitalizmin mantığı içinde ve toplumsal değil bireysel çıkarı merkeze koyan bir ekonomi anlayışının en büyük bayraktarı olan Özal’ın asıl başarısı ise, neoliberal zihniyetin, aradan geçen yıllar içinde bırakın gerilemesini ve sorgulanmasını, maalesef gittikçe güçlenmesine neden olacak tohumları ekmiş olmasıdır. Sonradan AKP iktidarının toplumsal tabanını oluşturacak olan muhafazakâr Anadolu sermayesi ise, ne yapsa ne etse varoluşunu borçlu olduğu Özal’a olan borcunu ödeyemez.

Kendisi bir çeşit “Tonton aziz” mertebesinde değerlendirilen Özal’ın partisi ANAP’ın tarihe karışması ve iktidar dönemlerinde bakanlık koltuklarını parselleyenlerin bugün hiçbir yerde esamisinin okunmaması herhalde tarihin bir ironisi olmalıdır. Büyük çoğunluğu oldukça zenginleşmiş birer işadamına dönüşmüş olan bu eski milletvekili ve bakan grubunun hemen hemen bütün üyeleri, Dünya’ya çarpan göktaşı sonrası nesilleri tükenen dinozorlar misali siyaset sahnesini terketmiştir.
Sermayenin ve egemenlerin Özal’a bu kadar borçları varken, emekçilerin ve ezilenlerin büyük bir alacağı vardır. Yıllar içinde de bu “alacak bakiyesi” kabardıkça kabarmaktadır. Bu “alacağı” tahsil etmekse devrimcilerin en önemli borcudur. Bu borcun peşine düşmeyene aşk olsun!

UĞUR DEMİRHANLI