Kentin Gezi Parkı’yla imtihanı

|

Kentin Gezi Parkı’yla imtihanı A Kentin Gezi Parkı’yla imtihanı

SERDAR ŞEN

Gezi Parkı vesilesiyle açılan kutudan çok şey ortalığa saçıldı. Bu günlerde yaşanan dağınıklık hem olanakları hem de handikapları beraberinde getirdi. Yaşananlar üzerine edilen laflara, ileri de söylenecek damıtılmış sözler de eklenecek. Görünen o ki, derinden derine akan nehir yol bulup yerüstüne çıktı. Böylesi bir sürecin yaşanacağını öngöremeyip de statükoyu korumak isteyenler açıklamalarını genellikle komplo teorileri düzeyine indirgeyerek halkın geleneksel duyarlılıklarına seslenmeyi tercih ettiler. Dolayısıyla, iktidar adına asayiş sorun oluverdi yaşananlar bir anda. Devlet etrafında kenetlenmiş bizin karşısına iç ve dış ötekiler konuldu kolayca. 20. yy Türkiye tarihine bakanlar çaba sarf etmeden görebilirler bu ötekilerin kim olduklarını. Olağan ötekilere, iktidar ilişkilerinin değişmesiyle konumu farklılaşan -tüm sistem içi pozisyonuna rağmen- CHP de eklendi; zamanla başkaları da. Fakat sürecin kontrol dışına çıkma kaygısı, “iyi niyetli protestocular” ve “art niyetli protestocular” ayrımını yapmaya itti erk sahiplerini. Peşi peşine süreci kontrol altına almaya yönelik açıklamalar yapıldı devletin üst kademelerinden. Demokrasinin sadece seçimler olmadığı, halkın bir bölümünün dışlanmasının demokrasiyle bağdaşmayacağı ve Gezi Parkı özelinde halkın görüşlerinin alınabilmesi için referandum yapılabileceği dile getirildi. (Bu açıklamalar yabana atılmayacak kadar da destek buldu.) İşte bu noktada demokrasi, yaşama biçimi olmaktan çok, asayiş sorunu olarak görülen meseleyi aşmaya yönelik refleksin sonucu iktidar tarafından devreye sokulan araç durumuna gelmektedir. Şu aşamada var olan ve gelecekte baş gösterme olasılığı bulunan sayısız sorundan bahsedilebilirse de, yazıda, özellikle çözüm diye görülen, aslında yeni sorunlar yaratmaya aday bir konu üzerinde yoğunlaşacağım: Referandum.

Elbette konunun uzmanı değilim. Yine de, referandum yolunun seçilmesi halinde oy kullanabilecek milyonlarca insan arasında yer alacağımdan üç beş laf etme hakkımın bulunduğu kanaatindeyim. Öncelikle referandum demokrasinin kendisi değil araçlarından biridir (Burada tabandan demokrasi gibi mevzulara girmek istemiyorum) ve halkoyuna sunulacak şeyin tanımlanmasından ortaya çıkartacağı sonuçlara kadar bir dizi aşaması bulunmaktadır. İşaret edilen aşamalar üzerine tek tek uzun uzadıya laflar etmek yerine temel ilkeyi ortaya koyarak devam edeceğim. Bu sürecin olmazsa olmazı bir arada yaşamın demokratik esaslara göre kurulması ve sürdürülmesi noktasındaki uzlaşmanın zedelenmemesidir. Yani, bir arada yaşamanın asgari müştereklerinin iktidar mücadelesi verenlerin mevzi ele geçirme anlayışına kurban edilmemesi gerekir. Niteliksel değişimi zorlayan koşullar ortaya çıktığında asgari müşterekler yeniden tanımlanabilirse de, ortak yaşama zeminine yönelik değişim sadece demokratik genişleme doğrultusunda yapılabilmeli. Özet ifadeyle, çoğulculuk temel ilkelerden biri olmalı ve çoğunluğa kurban edilmesine asla izin verilmemeli. Çoğulculuğu korumaya yönelik çaba göstermek hak kabul edilmeli. Çoğulculuğun korunmasında, ilişkiler alanı ve kültürel dünya kadar somut mekân tanımları da önem taşımaktadır.

Geleneksel toplumsal yapının çözülmesiyle kentlerde görülen nüfus yoğunlaşması mekân tanımını çok daha önemli kılmıştır. Somut mekânların ele geçirilmesi ya da kontrol altına alınması iktidar mücadelelerinin ayrılmaz parçasıdır. Egemen sınıflar, iktidar mücadelesinde kendine taban olarak seçtikleri kesimlerin meşrulaştırıcılığı üzerinden mekânları da belirlemektedirler. Köylünün, yeni kentlilerin ve kentlilerin mekân algısı ve tercihleri farklı olduğundan egemen sınıflar kendi tabanlarına seslenen simgelerle bezenmiş bir kent yaratmaya çalışırlarken aslında, mekânı ele geçirme arzusuyla tek tipleşmeye yönelmektedirler. Bir başka ifadeyle, çoğunluğun iradesinin mutlak hakimiyetini esas kabul eden ilkel demokrasi tanımı-inancı, mekânın, toplumsalı sabote eden tarzda gelişmesine yol açmaktadır/açacaktır. Ekonomik sistemin devinimiyle sınıfsal dengeler değiştiğinde ve zaman içinde insanlar yaşadığı alanla ilişkisini el yordamıyla da olsa kavrayıp değişim talep ettiklerinde mekânın eklektik gelişimi kaçınılmaz hale gelmektedir. Nitekim İstanbul’da özellikle hızlı göç dalgası ile yaşanan eklektik gelişim artık hemen herkesi rahatsız edecek noktaya gelmiştir. Buna karşın Gezi Parkı tartışmalarında da görüldüğü üzere, iktidar, kente karşı aynı sorunlu yaklaşımın devamında ısrar etmektedir. Sermayenin rant hırsına küçük mülk sahiplerinin ve köşeyi dönebileceği umuduyla sınıfsal konumuna aykırı tutum takınıp sisteme sarılanların beklentileri eklendiğinde, kentsel alan, ilgililerin/yetkililerin belirlemesi altında değişime uğradığı varsayılmakla birlikte, aslında kaotik bir gelişme göstermektedir. Ortaya çıkan metropol (İstanbul) için özetleyici tabir, ne deve ne de kuş olduğudur.

Sıradan vatandaş olarak kentsel mekânın oluşma/dönüşme süreci üzerine beklentilerimi şöyle sıralayabilirim. Öncelikle kentsel alana dair (İstanbul’u merkeze koyarsam) en az 20 yıllık (mümkünse daha uzun) öngörüleri detaylı halde kamuoyu ile paylaşmak gerekir. Buna göre temel ilkeleri, genel hedefleri ve yol haritasını içerecek şekilde hazırlanacak şehrin anayasası sayılabilecek tasarı halkın oyuna sunulmalı. Fakat halkın karşısına asla tek bir kent anayasası teklifi ile çıkılmamalı. Birden fazla tasarı arasında seçme şansı tanıyan halk oylaması esas kabul edilmeli. Her tasarının makul sürede ve eşit koşullarda halka anlatılabilmesinin zemini yaratılmalı. Hazırlanacak tasarıların yeterliliği bakımından bazı kriterler aranması çoğunluk oyunun yaratabileceği olumsuzlukların önüne geçebilmek bakımından büyük önem taşıyacaktır. Çünkü sadece konut alanları, merkezi iş alanları, kamusal buluşma alanları türünden yerlerin nereler olacağının belirlenmesi ortaya çıkabilecek sorunların önünü kesmek bakımından yeterli değildir. Kentin suyundan havasına, altyapısından ekolojik dengeye, tarihinden kültürel dokusuna, diğer canlıların yaşama alanlarının gözetilmesine ve burada yer veremediğim birçok konuda (yakın çevredeki illerden etki yaratma ihtimali bulunan ülkelere kadar geniş bir arka alanı dikkate alan) örgütlenmiş yetkin komisyonların aktif katılımıyla hazırlanmayan tasarılar dikkate alınmamalı. Tasarının oya sunulma aşamasına gelinmeden (hazırlık sürecinde) halk inisiyatiflerinin de devreye sokulması teşvik edilmeli. Böylesi bir süreçte siyasi öznelerin sürece dahil olması da kaçınılmazdır. Özetle; kentin geleceğinin belirlenmesindeki ilkeleri, genel hedefleri ve yol haritasını ortaya koyan tasarılar arası seçime dayalı referandum zorunlu olmalı. Tasarı en az 2/3 oyla kabul edildiği takdirde kentin anayasası haline gelmeli.

Kentin geleceğe yolculuğunun genel çerçevesini ortaya koyan kent anayasasının yürürlüğe girmesinin ardından yapılacak yerel seçimlerde kim belediye yönetimine gelirse gelsin, konulan ilkelere, hedeflere ve yol haritasına göre hareket etmek zorunda kalacaktır. Böylelikle, sıfırlamak zor olmakla birlikte ekonomik ve siyasi ranta karşı önemli oranda korunacak kent kendini sağlıklı biçimde yenileyebilir. Tabi bu süreci denetlemek için gereken yasal düzenlemeler yapılmalı ve icraatı gerçekleştirenler dışında kurulacak denetim mekanizmalarının etkinliği için gerekli altyapı kurulmalı.

Köklü sonuçlar yaratabilecek konularda öngörülemeyen gelişmelerle karşılaşılması durumunda yapılacak değişiklikler de, yine çoğulcu anlayışla hazırlanacak farklı önerilerin kent sakinlerinin oyuna sunulması yoluyla gerçekleştirilmelidir. Kentin dokusunu derinden etkileyecek imar değişiklikleri gerekli süreçlerin tamamlanmasının ardından halkoyuna sunulmalıdır.

Yukarıda özetle anlatmaya çalıştığım şekilde hazırlanıp halkın onayını almış bir kent anayasası bulunmadığından, Gezi Parkı’nın geleceğine dair ve benzer konularda yapılacak halk oylamalarının ne kente hayrı dokunur ne de demokrasi kültürünün gelişmesine katkısı olur. Başka gerekçelerle siyasi tercihlerini belirleyenlerin sağladığı sözde meşruiyetle birilerinin ekonomik ve siyasi rant elde etmesine kapıyı aralamakla kalmaz, ardına kadar açar. Artık insanlar demokrasicilik oyunuyla kentin tahrip edilmesinden yana tavır almaktan acilen vazgeçmek zorundalar. Aksi takdirde kentin gerçek sahipleri olmak yerine kentin köleleri olmayı sürdürüp, “Nerde o eski İstanbul!” diye efkârlanmanın ötesine geçemeyecekler.

Yaşadığım kentin benim kentim olması için ne benim sözüm bitti ne de başkalarının. Sadece, tek tek sorunları çözmeye yönelik referandumların benim gibi birçok kişiyi kesmeyeceğinin bilinmesini istedim. Yazının bitmemiş bir yazı olduğunun farkındayım. Bu konu üzerine yazılacak ne tek makalenin ne de tek kişinin sözünün yetmeyeceğinin bilincindeyim. Umarım yazıyı okurken, eksiklere takılmak yerine söz üstüne söz koymayı yeğleyenlerden olmuşsunuzdur. Gezi Parkı, çok konuda laf etmek ve adım atmak için önümüzü açtı. O lafları ederken kent sorununu da unutmayalım. İktidarlar tarafından onlarca yıldır sürdürülen kibirli yaklaşımları devralanların, “Söyleyecek sözü olmayanlar sokağa çıkıyor.” türünden iddialarını boşa çıkartmanın tam zamanı: Üstelik Gezi Parkı’nda yaratılan alternatif orta yerde dururken.