Türkiye ve demokrasi paradoksu

|

Türkiye ve  demokrasi paradoksu A Türkiye ve  demokrasi paradoksu

Peter Edel
Türkiye'deki son gelişmeler ve olan olaylar, ülkenin bir demokrasi paradoksu içerisinde sıkışmış olduğunu doğrular nitelikte. Bu paradoksun anlamı ise; demokratik bir seçimle başa gelmiş bir başbakanın, demokrasiye ve demokrasi ilkelerine son vermek istercesine hareket etmesidir.
Bunun bir teoriden ibaret olmadığını belirtmeliyim çünkü tarih önümüze kanıtları koymaktadır. Yine demokratik bir seçimle başa gelmiş, dünyanın görmüş olduğu en rezil ve en uç diktatöründen burada bahsetmeyeceğim. Erdoğan'ı insanlığın en kötü diktatörleri vitrinine koymanın adil olacağını düşünmüyorum. Sonuçta Türkiye'de hala seçim sistemi var.

Yine de Erdoğan'ın düşünce özgürlüğünü kısıtlaması, demokrasinin bir çok ayağına kalıcı hasarlar verdi. Üstelik Erdoğan sık sık demokrasiyi küçümseyen ifadeler kullanmakta ısrarcı bir tavır sergiledi. Hatta güçler ayrılığına dayanan demokratik sistemin kesilmesiyle ilgili açıklamalar yaptı.
Paradoks; Erdoğan'ın seçmenlerinin demokatik bir şekilde anti-demokratik eğilimlerde bulunmasında saklı. Bazen seçmenleri liderlerinin, demokratik olmayan ekstra harcamalarını kabul etmeye meyilli oldular. Çılgın projeler ve duble karayolları, büyüyen ekonomi, güçlü bir para politikası ve iddialı bir dış politika... Bir çok diktatör benzer başarılar için zamanında yüceltildi.

Ancak uzun vadede demokrasi susturulamaz. O zaman, demokratik bir şekilde seçilmiş bir lider, demokrasi ilkelerini terk ettiğinde ne yapmalıyız? Böyle bir durumda, 'demokrasinin korunması' seçeneği vardır. Ancak ne yazık ki demokrasiyi korumak için gerekli olan araçlara bakış açısı, arzu edilen demokrasiden bir hayli uzaktadır. Bu koruma yöntemi, çoğunluk olan seçmenlerin isteklerini ihlal eder ki bu durumun demokraside yeri yoktur. Evet, gerçek bir paradoks! Türkiye'nin içi de dışı da bu durumun farkında. Ve Türkiye'nin iki kesimi de aynı ihlali gerçekleştirmekte. Kısaca açıklamak gerekirse; Türkiye'nin demokrasiyi koruyabilmek adına, demokrasiyle ciddi bir sorunu var!

DİNİ BAŞÖRTÜSÜ

Demokrasi paradoksu, özgürlüğün tanımlanmasında da kendine yer bulabilir. Kamu binalarında ve kuruluşlarında dini kadınların başörtüsü giymesi neredeyse uzun yıllardır tartışılan bir özgürlük meselesidir. Tabiki AKP, bugünlerde dini genç kızların üniversitelerinde başörtüsü giyebilmesini sağlamış durumda. Liberal ve hoşgörülü Hollanda kökenim sayesinde, bunun özgürlük olduğu gerçeğini onaylıyorum. Herhangi birininin, bireylerin kafasına ne takıp takmayacağı konusunda söz sahibi olabileceğine inanmıyorum. Tabiki bu durum hükümet için de geçerli olmalıdır.
Yalnız bu durumda bile bir çıkar söz konusu. Liberal politika;  eşlerin, ağabeylerin ve erkek kardeşlerin, eşlerine, kız kardeşlerine ve ablalarına, başlarını örtmek konusunda baskı yaptıkları gerçeğini göz ardı etmemektedir.   Bu şekilde özgürlüğün tehlikeye girdiğini söylemeye gerek bile yok. Özgürlük her durumda bireysel olmalıdır. Ama görüyoruz ki buradaki özgürlük, başkalarının baskılarıyla yapılmıış eylemlerden ileri gidemiyor.
AKP'nin muhafazakâr kesimi bu durumu özgürlüğün kısıtlanması olarak görmüyor. Bu kesime göre  'bireysellik kavramı' zaten ikinci plana itilmiş durumda. Bütün bu durumlar, ülkenin özgürlük konusunda nasıl esnek olduğunu, aslında bu esnekliği oluşturanın Erdoğan olduğunu ortaya koymaktadır.

PARTİ MİTİNGLERİ
Geçen hafta, başörtüsüyle süslenmiş bir çok bayan AKP mitingine katıldı. Ellerinde küçük AKP bayraklarıyla Erdoğan'a tezahürat yapıp, alkışladılar. Avrupa Birliği Dışişleri Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, bu mitingin ülkedeki tansiyonu arttıracağını ve kötü bir plan olduğunu ifade etti ve kutuplaşmanın olduğu ülkede kendi karşıtlığını neden bu günlerde vurguladığına dikkat çekti.
Erdoğan Ashton'ın ifadelerini dikkate almayarak, yapmak istediğini yaptı. Başbakan  mitingleri için 'milli irade' ifadesini kullandı. Tabiki bu ifadeyi yüzde elli olan kendi kesimi için kullandı.
Erdoğan'ın bu mitingleri yaparak amaçladığı şey; seçmenlerinin kendisini ne kadar sevdiğini, kendisine ne kadar inandıklarını ve desteklediklerini dünyaya ve basına göstermekti. Bütün bu göstermek istediği iddiaları demokrasi paradoksu tarafından zedelendi ve zayıfladı. Yani bu göstermek istenilen çoğunluk,  Erdoğan'ın anti-demokratik eğilimlerini kabul ederek, demokrasiden kendilerini soyutlamış oldular.

Yapılmış olan üç genel seçimde AKP bir çok nedenden dolayı oy aldı. Hatta ironik olarak bazı oy verenler Erdoğan'ın ülkeye demokrasi getireceğini umuyordu. Bazıları ekonomide istikrar için oy verirken,  bazıları da belediye başkanı olarak iyi şeyler başardığı için oylarını verdi. Ancak çoğu seçmen Erdoğan'a dini muhafazakarlığından ve yapmış olduğu din içerikli konuşmalardan dolayı oy verdi.
Geçmişte diktatör Sultan Abdülhamit'i alkışladıkları gibi, geçen hafta da Erdoğan'ı alkışladılar, tezahürat yaptılar. Ama çoğunluk Gezi Parkı ile ilgili yaptığı açıklamalar ve planlar için orada toplanmadı. Orada toplanma sebepleri siyasetten ziyade Erdoğan'ın kendisiyle ilgiliydi.

Erdoğan'ın kibiri seçmenlerinin ona sağladığı destekten gelmekte. Türkiye'ye karşı Uluslararası bir komplo olduğunu açıklarken onu alkışlayanlar, Avrupalı politikacılara yaptığı sert eleştirelere de tapıyorlar. Erdoğan bu tür söylemlerle sadece kendi özgüven eksikliğini tatmin etmeye çalışıyor ve Osmanlı'nın kaybolmuş ihtişamını kazanmaya çalışıyor. Bu ihtişamın kaybolması yüz yıldan fazla bir zaman önce gerçekleşti ancak onun için hala duygusallığını koruduğu açıkça görülebiliyor. Erdoğan kendi neo-Osmanlı söylemleriyle kendine çıkar sağlamaya çalışıyor. Bu durum tartışmasız olarak Erdoğan'ın kendisini tek lider olarak gördüğünün altını çiziyor. Her yönden Abdülhamit'in gerçek bir halefisi gibi.
Erdoğan'ı sorgulanamayan destekçileri geçen haftasonu son derece koordine olmuş bir şekilde mitinge katıldılar. Ve yine de hiç bir lideri olmayan yüz binlerce insanın Taksim'e çıkmasını engelleyemediler.