Piyasadan sonra bir hayat var mı?

|

Piyasadan sonra bir hayat var mı? A Piyasadan sonra bir hayat var mı?

UĞUR DEMİRHANLI

Sol’un uzunca bir süredir içinde olduğu geri çekiliş süreci, kapitalizmi aşmayı ve eşitlik-özgürlük-dayanışma değerlerine dayanan yeni toplum alternatifleri üzerinde düşünmeyi de zorlaştırıyor. Popüler filozof Zizek’in anlatımıyla, “İnsanlık Dünya’nın dahi sonunu tasavvur edebilirken, kapitalizmin sona erebileceğini düşünemiyor.” Kapitalizm, sanki öncesiz ve sonrasız “doğal” bir düzenmiş gibi algılanıp yaşanıyor.

Şöyle bir an durup iki adım geri çekilip gündelik hayata, var olan sosyal ve ekonomik ilişkilere azıcık mesafe ve soğukkanlılıkla bakabilen hemen herkesin, yaşadıklarımızın aslında son derece “insan yapısı” olduğunu anlamaması için bir sebep görünmüyor oysa. Düşünme yeteneği ve vicdanı olan tüm insanların, kapitalizme itiraz etmesi ve eşitlikçi bir düzeni istemesi daha “doğal” gözükmüyor mu aslında? Tabi ki öyle olmuyor. İnsanların büyük çoğunluğu, bırakalım kapitalizmi sorgulamayı, sistem içi tüm değerleri öylesine benimsemiş durumda ki herhangi bir alternatif öneriye dahi tamamen kulakları ve gözleri kapalı yaşayıp gidiyorlar. Üstelik görünen hiçbir baskı mekanizması, şiddete dayanan bir zor kullanımı falan da yok ortada.

NEDEN İNSANLARIN İTİRAZI YOK
Her sabah insanların büyük çoğunluğu birbirlerine yakın saatlerde uyanıp yollara dökülüyorlar; tıklım tıklım dolu toplu taşıma araçlarına sığışıp günde 8-10 saatlerini, haftada 5-6 günlerini geçirip alın terlerini sattıkları işyerlerine gidiyorlar. Masa başında ya da bir makine tezgâhında çalışıyor olabilirler, fark etmiyor,  aşağı yukarı aynı süreçler işliyor. Verili bir iş tanımı var, o tanıma bağlı olarak, çalışılan şirketin ürettiği malın ya da hizmet süreçlerinin kendilerine ait kısmını hayata geçiriyor herkes. Ast üst ilişkileri sert ya da yumuşak olabilir, ücret seviyesi düşük ya da yüksek olabilir, şirket içi yükselme olanakları fazla ya da az olabilir; neticede tüm işyerlerinin benzer yapıları var. Neredeyse tüm çalışanlar kendilerini ve ailelerini ancak geçindirebildikleri ya da bunun yanından bile geçmeyen bir “ücret ve sosyal haklar paketiyle” yetiniyor.
Neden insanların bu sürece kökten bir itirazı yok? Günde 8-10 saat, haftada 5-6 gün çalışmak zorunda olmak ve SHP’nin 1987 seçimlerindeki sloganı gibi “Üzüm gibi sıkılmak”, neden kimsede bir isyan duygusu yaratmıyor? Neden insanlar patronlarının ve onların işyerlerindeki gölgesi olan üst düzey yöneticilerinin gözlerine girmeye daha teşneler de, kendileriyle aynı ya da daha alt seviyedeki çalışanlarla bir araya gelip dayanışma temelinde bir hak arama çabasına genellikle girmiyorlar?

Bu soruların muhtemelen basit ve doğrudan yanıtları bulunmuyor. Ortada zor ve şiddete dayanan görünür bir baskı mekanizması olmadığına göre, yani insanlar her sabah işlerine devletin kolluk güçlerinin zorlamasıyla değil, kendi iç disiplinleriyle kalkıp gidiyorlarsa, belli ki onları bu hayatı sürdürmeye ikna eden bir “rıza imalatı” olmalıdır. Açıkçası bu “rıza imalatının” çok büyük oranda “Piyasa Ekonomisi” söylemi aracılığıyla hallolduğunu düşünüyorum.
Piyasa ekonomisi, her şeyden önce, çalışanlarla kapitalistler arasındaki tüm hakiki ilişkileri örten, görünmez kılan bir şal işlevi görmektedir. Görünüşte herkes serbesttir, isteyen “A” şirketinde çalışır, isteyen “B” şirketinde; “A” şirketinin sahipleri de isterlerse “X” kişisini çalıştırırlar, isterlerse “Y” kişisini. Hiç kimse bir yerde polis zoruyla çalıştırılamaz. Bu serbestlik hali, daha ilk baştan toplumun genelinde kabul görmüş bir “özgürlük görüntüsü” yaratır.

SOSYALİST MİMARLARA İHTİYAÇ VAR
Bu görüntüye eklememiz gereken bir başka faktör daha vardır; o da işveren olma halinin saygı duyulan bir statü olmasıdır. Gündelik hayatımızda neredeyse hiç düşünmeden kabul ederek geçtiğimiz bir olgudur bu. Ne zaman filanca sermayedar hakkında eleştirel bir şeyler söyleyecek olsanız, acilen önünüze sürülür “Öyle diyorsun ama adam/kadın bilmem kaç kişiye iş veriyor, onların karnını doyuruyor” argümanı. Adam/kadın sanki aşevi sahibidir de yersiz, yurtsuz, gariban emekçilerin karnını bedavadan doyurmaktadır. Sanki emekçiler çalışmasalar ya da “emekçi” diye bir kategori olmasa o sermayedarın sahip olduğu alet edevatın, üretim araçlarının bir anlamı kalacaktır.

Görüntüye göre, bir taraf emek gücünü “arz eder”, diğeri bunu “talep eder” ve ortaya konulan iş için ödenen ücret karşılığı “alışveriş” tamamlanmış olur. Piyasa ekonomisinin ana fikri ve aynı zamanda da en büyük başarısı, her şeyin bir bedeli ve alışveriş yoluyla el değiştirilebilir olduğunun toplumda büyük bir çoğunluk tarafından neredeyse düşünülmeden kabul edilmesidir. Ancak bu yolla, kapitalist ve emekçi arasındaki hakiki ilişkiler gölgelenebilir; yani hayatını sürdürmek için emeğini satmaktan başka bir şansı olmayan çok büyük sayıdaki bir grup insanla, onların emek gücünü kiralayarak ve kullanarak kar eden çok az sayıdaki bir grup insanın arasındaki ilişki “doğal” ve “normal” hale gelebilir.

Bu “normalleştirme”, hayatın tüm aşamalarına yayılmış bir çeşit eğitim süreci olarak da değerlendirilebilir. Bu süreç, gündelik hayata etki eden karmaşık ideolojik motivasyonlarla beraber ele alınabilecek çok boyutlu bir meseledir. Ana gövdesini, özel mülkiyetin dokunulmazlığı fikrinin oluşturduğu; devamlı surette teyakkuz halinde tutulan sınıf atlama isteğinin, tüketimin, rekabetin ve bireyciliğin ise birer kol olarak ana gövdeye eklendiği ideolojik bir yapılanma metaforundan yararlanabiliriz. Bu yapıyı analiz edecek “sosyalist mimarlara” şiddetle ihtiyacımız olduğu açıktır.
Mimarlıktan ekonomiye dönelim. Piyasa, her ne kadar ideolojik işlevlerle yüklü de olsa, nihayetinde ekonomiye ait bir kurumdur. Reel Sosyalizmin çöküşüyle beraber en azından şimdilik tarih sahnesinden çekilmiş gibi duran “Planlı Ekonomi” modeli de, bir zamanlar farklı varyantlarıyla birlikte çoğu ülkede uygulanmış bir başka ekonomi kurumudur.
Planlı ekonomi modelinde, ekonomideki kaynaklar, önceden yapılmış bir plan dâhilinde, çoğunlukla merkezi,  daha nadir olarak da otonom bir yönetim tarzıyla kullanılarak, hedeflenen amaçlara ulaşılması sağlanır. İlgili sektörlere gereken kaynakların tahsisi önceden yapılır. Piyasa ekonomisinde olduğu gibi kar motivasyonu söz konusu değildir. Özellikle hızlı sanayileşme süreçlerinde geçmişte yoğun biçimde yararlanılmıştır. Kapitalizm koşullarında uzun yıllara yayılabilecek sermaye birikim süreci, toplumun ciddi fedakârlık yapmasına bağlı olarak, çok daha kısa sürede gerçekleştirilebilmiştir.

PİYASA EKONOMİSİNİN HÜKÜMRANLIĞI
Planlı ekonomi modelinde merkezi nitelikli bir planlama kuruluşu sistemin merkezinde yer alır. Bu kuruluş, tüm yerelden gelen verileri toplayıp değerlendirerek sayısal olarak ölçülebilen hedefler belirler. Bu hedeflerin tutturulabilmesi için siyasal egemenliğin fonksiyonu oldukça fazladır. Zaten siyasal egemenlik ve merkezi planlama faaliyeti iç içe geçmiş durumda oldukları için, tüm toplumun planın hedefleri doğrultusunda yönlendirilmesi aynı zamanda siyasal bir süreç haline gelir. Planlı ekonomi sayesinde, birçok ülkede ağır sanayi ve altyapı yatırımları gerçekleştirilmiş; tüm toplumun çalışabilir nüfusu üretim süreci içine sokulmuştur.

Planlı ekonomi sadece sosyalist rejimlerde değil, kapitalizm koşulları altında da “Karma Ekonomi” çerçevesinde uygulanmıştır. Piyasa mekanizmasının dengelenmesi, istihdam sağlanması, sosyal refahın artırılması bu sayede mümkün olabilmiştir. Dünyanın Neoliberal iklime girmesi ve ardından da Reel Sosyalizmin yıkılışıyla beraber, piyasa ekonomisinin hükümranlığı tartışmasız hale gelmiştir.

Planlı ekonominin sorunları nelerdi? Böyle bir yazının çapını oldukça aşsa da kabaca iki başlıkta toplayabiliriz. İlki, planlı ekonomilerin sosyalist versiyonunda tüketim mallarının kıtlığı ve düşük kaliteli oluşu önemli bir sorun oluşturmuştur. Bu kıtlık nedeniyle karaborsa oluşmuş, resmi ekonominin içinden paralel bir başka ekonomi doğmuştur. Tüketim mallarının yetersiz sayıda ve kalitesiz oluşu, sosyalizmin doğasından kaynaklı değildir. Reel sosyalizm ekonomi alanında temel hedef olarak ağır sanayi ve büyük altyapı yatırımlarının yapılmasını öncelik verdiği için, tüketim malları sektörüne gereken önem veril(e)memiş; özellikle tarım sektöründen sanayiye çok büyük miktarlarda kaynak transferi yapılırken, geniş kitlelerin yaşam standartları önemli ölçüde bozulmuştur. Kuşkusuz bunun tarihsel ve politik sebepleri vardır, bunları göz ardı ederek tüm suçu planlamaya atmak da mantıklı ve insaflı değildir. Ama göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur: Sovyetler Birliği uzaya insan gönderebilecek bir teknolojiye sahip olduğu halde, sadece birkaç çeşit ayakkabı üretebilen bir ekonomiye sahipti.

SOLDAN NASIL BAKACAĞIZ?
İkinci sorunsa, merkezi planlama kuruluşuna bağlı olarak ortaya çıkan bürokratik yapının varlığıdır. Kaynak tahsisini, dağıtımı ve planlamasını üstlenen, üstelik siyasi güçle de iç içe olan dar bir grup, eleştirilmeye ve denetlenmeye de açık değilse, büyük ihtimalle yozlaşacaktır. Reel Sosyalizm pratiğinde de aşağı yukarı yaşanan bu olmuştur. İşin tuhafı, sistem yıkıldıktan sonra, planlamanın ve siyasi egemenliğin yürütücüleri kapitalizme dönüşün de dümeninde aktif olarak yer almışlardır.
Planlı ekonomi, hata ve eksikliklerine rağmen, son kertede geniş yığınların temel ihtiyaçlarını karşılamakla kalmamış, onları eğitimli ve uzmanlaştıkları alanda nitelikli insanlar haline getirmiştir. Kapitalizme geçiş aşamasında yağmalanan ve çoğunlukla da tasfiye edilen sayısız tesis ve kuruluşu da unutmamalıyız.

Gelelim asıl sorumuza: 2013 senesinin dünyasında ve Türkiye’sinde ekonomiye Sol’dan nasıl bakacağız ya da bakmalıyız?  Tüm hayatımızı kaplamış olan piyasanın yerine alternatif geliştirebilir miyiz? Başlıktaki soruyu tekrar edecek olursak, “Piyasadan sonra bir hayat var mı?”
Öncelikle şu tespiti yapabiliriz herhalde: Piyasa ekonomisi eşitlik ve adalet sağlayıcı değil, bilakis var olan eşitsizlik ve adaletsizliği çoğaltan ve derinleştiren bir mekanizmadır. Özellikle beslenme, barınma, eğitim, sağlık gibi temel insani ihtiyaçların piyasa eliyle sürdürülüyor olması, bu ihtiyaçların ancak bedelini ödeyebilenlerce karşılanabilmesi durumunu ortaya çıkarmaktadır. Temel ihtiyaçların piyasa dışı bir mekanizmayla ve olabildiğince bedelsiz sağlanması hedefi, Sol’un ekonomi anlayışının vazgeçilmezi olmalıdır.

‘GELECEĞİ BUGÜNDEN KURACAĞIZ’
Piyasa ekonomisinin yarattığı tahribatları onaracak bir planlama faaliyetinin de düşünülmesi gereklidir. Toplumsal kaynakların öncelikle sıradan insanların, emekçilerin, yaşlıların, kadın ve çocukların yararına kullanılmasını sağlayacak planlama modelleri üzerinde kafa yorulmalıdır. Planlama, ekonomideki sektörler arasındaki alışverişleri düzenlemekle kalmayıp geniş kitlelerin tüketim ihtiyaçlarına da açık biçimde tasarlanmalıdır. Dijital teknolojinin geldiği seviye, planlama süreçlerinin olabildiğince katılımcı ve ihtiyaçlara duyarlı olarak tasarlanmasını sağlayabilir.
Bunun yanı sıra işyerlerindeki hiyerarşiyi, ast-üst ilişkisini çalışanlar lehine düzeltecek, yabancılaşma süreçlerini olabildiğince ortadan kaldıracak, hem üretimin hem de yönetimin yürütülmesine katılacak işyeri örgütlenmeleri üzerine de düşünmek gerekiyor. Hatta belki de mevcut kapitalizm şartlarında dahi alternatif şirket yapıları, kooperatifler, ortaklıklar üzerinde kafa yormak gerekiyor. Malum “Geleceği bugünden kuracağız”.

Kapitalizm özel mülkiyet üzerinde yükselir. Sosyalizmin can damarı ise kamusal mülkiyet olacaktır. Ama bu kamusal mülkiyet yaklaşımına olabildiğince yaratıcı yaklaşmak gerektiği kanısındayım. Kapitalizmdeki özel mülkiyete dayanan kurumsal yapılanma “adi şirketlerden” kooperatiflere, “risk sermayesinden” çok ortaklı karmaşık anonim şirketlere kadar uzanır. Sosyalist kamusal mülkiyeti de her şeye devletin sahip olduğu ve kontrol altında tuttuğu bir merkezi kurum olarak görmek yerine; insanların kendi gönüllü inisiyatifleriyle bir araya gelerek de oluşturabildiği ve olabildiğince yatay ilişkiler içeren, içinde sömürü ve yabancılaşmaya engel olacak subaplar geliştirilmiş alternatif mülkiyet modelleri olarak da bakabiliriz.

Kuşkusuz ekonomik ve siyasi demokrasi birbirinden ayrılamaz. Ekonominin yeniden örgütlenmesi, aynı zamanda siyasetin ve toplumun da yeniden örgütlenmesi demek olacaktır. Bunu aklımızdan asla çıkarmamalıyız. Piramitlere karşı eşitliği, duvarlara karşı özgürlüğü, devlete karşı toplumu, sermayeye karşı emeği ancak o zaman üstün kılabiliriz.